Toplum ve Siyaset (35) | Fransız milletvekili ve sosyolog Arnaud Saint-Martin ile söyleşi: “Hem Türkiye’de hem Fransa’da başka bir siyaset mümkün ve gerekli”

İSTANBUL (Medysacope) – Türkiye ve Fransa’da başka siyaset mümkün mü? Toplum ve Siyaset’in bu bölümünde Gülener Kırnalı’nın konuğu, Fransız milletvekili ve sosyolog Arnaud Saint-Martin oldu. Programda Pınar Selek davasından yeni barış sürecine, Ekrem İmamoğlu ve muhalefete yönelik yargı süreçlerinden Avrupa’nın Türkiye karşısındaki tutumuna uzanan geniş bir çerçevede Türkiye siyaseti ele alındı.

Fransa’nın sol partisi La France Insoumise’den milletvekili olan sosyolog Arnaud Saint-Martin, Gülener Kırnalı’nın konuğu oldu. Programda Fransa’nın önündeki tarihi seçimdi, 2027 cumhurbaşkanlığı seçimi öncesinde aşırı sağcı RN’nin yükselişi, Marine Le Pen’in iktidara gelme ihtimali ve Fransız solunun yeniden ortak bir cephe kurup kuramayacağı konuşuldu.

Saint-Martin, aşırı sağın zaferinin kaçınılmaz olduğu fikrine sert biçimde karşı çıktı. Ona göre belirleyici olan, sandıktan uzaklaşmış seçmenleri yeniden siyasete dahil etmek ve solun ortak bir program etrafında birleşebilmesi. Saint-Martin buradan hareketle hem Fransa hem de Türkiye siyasetine dair dikkat çekici değerlendirmelerde bulundu.

Toplum ve Siyaset’in son bölümünde Gülener Kırnalı’nın gerçekleştirdiği bu kapsamlı söyleşinin Türkçe çevirisini yayımlıyoruz.

Türkiye ve Fransa'da başka
Türkiye ve Fransa’da başka siyaset mümkün mü?

Söyleşinin çevirisi

  • Hoş geldiniz Arnaud Saint-Martin. Bugün stüdyomuzda olduğunuz için teşekkür ederiz. Pınar Selek davasının duruşmasını izlemek üzere başka Avrupalı parlamenterlerle birlikte İstanbul’a geldiniz. Duruşma 18 Eylül Cuma günü yapıldı ve dava 5 Şubat 2027’ye ertelendi. İlk olarak bu davayla başlamak istiyorum: Geçen hafta duruşma salonunda ne gördünüz? Ve bu duruşma, artık yaklaşık 28 yıldır devam eden bu dava hakkında size neler düşündürdü?

“Bir milletvekili olarak Pınar Selek’in davasının duruşmasına üçüncü kez katılıyorum. Şubat 2025’te gelmiştim, Nisan 2026’da geldim ve dün yeniden buradaydım. İlk ikisi çok ama çok kısa sürmüştü. Usule ilişkin meseleler vardı; iletilmemiş dosyalar ya da bir belgenin davayla ne ölçüde ilgili olduğuna dair tartışmalar söz konusuydu.

Bu kez fark şuydu: Davayı incelemesi gereken yeni bir mahkeme başkanı vardı. Dosyaya bütünüyle hâkim olmadığı izlenimini veriyordu. Savunmayı, Pınar Selek’in avukatını dinledi. Avukat 1998’den bu yana yaşananların bütün kronolojisini anlattı. Yani Pınar Selek’in işlemediği bir bombalı saldırıyla suçlanmasını ve masumiyetinin defalarca ortaya konmuş olmasını. Dört kez beraat etti. Bütün bu argümanlar mahkemede yeniden ortaya kondu.

Bu erteleme, Pınar Selek’e yönelik adli ısrarı biraz daha derinleştiriyor. Dolayısıyla kendisine destek olmak için 5 Şubat’ta yeniden buluşacağız. İmkânım olursa elbette destek komitesindeki herkesle birlikte yine geleceğim. Dün gördüğüm buydu.

Dışarıdan bakıldığında gerçekten biraz anlaşılmaz görünüyor. Çünkü bu dava zaten görüldü, Pınar Selek dört kez beraat etti. Balistik incelemeler de defalarca bunun bir bomba olmadığını, gaz patlaması olduğunu ortaya koydu. Dolayısıyla nihayetinde onun kesin olarak beraat etmesini sağlamak için daha ne ortaya konabilir? İnsan ister istemez bunu soruyor.

Dışarıdan, en azından duruşmayı izleyenlerin gözünden bakıldığında, sürekli erteleme üzerine kurulu bir oyalama yöntemi izleniyormuş ve kendisine bir biçimde mahkemede hazır bulunması dayatılıyormuş izlenimi veriyor. Oysa bunu yapamaz. Hakkında yakalama kararı var. Gelirse otomatik olarak tutuklanacak. Bizim açımızdan bu kesinlikle meşru bir yöntem değil. Onu desteklemeye devam etmemizin nedenlerinden biri de bu; bunun dışında tahmin edebileceğiniz bütün diğer nedenler de var.”

  • Sizin de söylediğiniz gibi Pınar Selek’e karşı yürütülen yargı süreci 1998’den beri devam ediyor ve kendisi dört kez beraat etti. Peki bu davadan hareketle daha geniş bir perspektife çıkalım: Bu dava size bugün Türkiye’de hukuk devletinin durumu, akademik özgürlükler ve insan hakları konusunda neler söylüyor?
  • Bu davayı takip etmek üzere Avrupalı parlamenterlerden oluşan bir heyetle İstanbul’a geldiniz. Burada bulunmak sizin için neden önemli? Ve böyle bir davada Avrupalı parlamenterlerin buradaki varlığı ne sağlayabilir?

“Her şeyden önce akademik özgürlükleri savunmanın gerekliliğini bize yeniden hatırlatıyor. Nitekim Pınar Selek’in araştırma yapması engelleniyor. İlk araştırma sahası olan Türkiye’de artık araştırma yapamıyor. 1990’ların sonunda bir sosyolog olarak burada saha çalışması yapıyordu. Dolayısıyla burada akademik özgürlüklerin savunulması meselesi var. Kuşkusuz akademik özgürlükler dünyanın birçok yerinde engelleniyor; Türkiye’de de durum böyle. 2016 sonrasında yaşananları, Barış İçin Akademisyenler bildirisini ve sonrasında yaşananları hepimiz biliyoruz. O dönem Fransa’da destek gösterileri yaptığımızı, hatta konferanslar düzenlediğimizi hatırlatmak isterim.

Ben École des hautes études en sciences sociales’deyim (EHESS – Fransa’nın en muteber yüksek okullarından biri). O dönemde Fransız, Fransız-Türk ve Türkiyeli meslektaşlarımızla birlikte akademik özgürlüğü savunmak için seferber olmuştuk. Dolayısıyla bu önemli bir boyut. Akademik ve bilimsel özerkliği doğrudan ya da dolaylı biçimde engelleyen her şey benim açımdan kesinlikle ve şartsız şekilde gayrimeşrudur; özellikle de kendisini demokratik olarak tanımlayan bir ülkede.

Bir de tabii bu davanın siyasi niteliği olduğunu unutmayalım. En azından bu bana oldukça açık görünüyor. Çünkü Pınar Selek üzerinden aynı zamanda bazı sesler susturuluyor. Nitekim onun araştırdığı ve görünür kıldığı şeyler, belirli toplulukların maruz kaldığı baskı ve ayrımcılık biçimleri. Özellikle LGBTIQ+ toplulukları ama aynı zamanda Kürt hareketi. 1990’larda ve 2000’lerde yaptığı çalışmaların konusu da buydu. Bu arada kısa süre önce yayımladığı Lever la tête adlı kitabına da bakmanızı öneririm (Kitabın tam adı Lever la tête : La recherche interdite sur la résistance kurde, Türkçeye henüz çevrilmemiş bu kitabın başlığını şu şekilde çevirebiliriz “Başını Kaldırmak: Kürt Direnişi Üzerine Yasaklanan Araştırma”). Selek, bu kitapta uzun bir zaman dilimi içerisinde araştırmalarının bütün tarihine geri dönüyor.

Dolayısıyla siyasi tahakküm süreçleri ve benzeri konularda ortaya koyduğu şeyler üzerinden, potansiyel olarak siyasi bir boyutu da bulunan akademik bir araştırma faaliyeti engelleniyor. Ben de milletvekili olmadan önce bir sosyolog olarak bu özerkliğin savunulması gereğine çok önem veriyordum.

Türkiye’den söz ettim ama Macaristan’dan da söz edebilirdik. ABD’den ve ABD üniversite kampüslerinde yaşanan baskı dalgasından da söz edebilirdik. Bazılarının “gerici enternasyonal” adını verdiği, bilime de saldıran ve “karanlıkçılık” üzerinden “akıl” fikrinin kendisini aşındıran bir olguyla karşı karşıyayız.

Dolayısıyla burada farklı mücadelelerin kesiştiğini görüyoruz ve bu mücadeleler Pınar Selek gibi sembolik bir isimde kristalleşiyor. Başka örnekler de bulunabilir ama Pınar Selek örneği önemli; çünkü bu durum çok uzun zamandır devam ediyor ve kendisi bilim alanında da önemli bir ses. Çalışmalarını okumanızı gerçekten tavsiye ederim. Bir sosyolog olarak beni çok etkiledi.

Türkiye’de olup bitenlere gelince… Türkiye’de artık çalışamayan, sürgünde yaşamak zorunda kalan bazı meslektaşlarım var. Benim açımdan bu kesinlikle kabul edilemez. Özetle, hâlâ Pınar Selek’i desteklemek için harekete geçmemin nedeni de bu. Ama aslında yalnızca Pınar Selek’i değil, dünyanın her yerinde sırf araştırmacılık mesleklerini yaptıkları için çalışmaları engellenen ya da tehdit edilen bütün akademisyenleri destekliyorum.”

  • İsterseniz biraz da Türkiye’deki yeni barış sürecinden konuşalım. Çünkü Türkiye’de olup bitenleri yakından takip ettiğinizi biliyorum. Size sormak istediğim asıl soru bu sürecin Fransa’da ve Avrupa’da nasıl algılandığı. Tüm bu yaşananlar orada nasıl yorumlanıyor? Ve sizce bu sürecin gerçekten kalıcı bir barış sürecine dönüşmesi için neler yapılabilir?

“Evet, yakından takip ediyorum ve bunu yapan yalnızca ben değilim. Fransa’da kamusal özgürlükler, hukuk devleti ve demokrasi konusunda son derece hassas çok sayıda parlamenter var. Bu saydıklarımın tehdit altında olduğu her yerde tepki gösteriyoruz. Ben de bir siyasetçi olarak bunlara bağlıyım.

Barışın ve demokratikleşmenin önünü açan, iç savaştan ve ölümcül çatışmalardan çıkış yolu oluşturan her şey, ilke olarak olumlu bir gelişmedir. Burada benim destek verip vermemden ziyade gözlemlediğim şey şu: Türkiye’de bazı siyasi güçler bu sürecin içinde aktif biçimde yer alıyor. Başta elbette PKK olmak üzere ve özellikle de Türkiye Büyük Millet Meclisi’nde çerçeve niteliğindeki birtakım düzenlemeler lehinde tutum alan siyasi partiler var.

Dolayısıyla bir sürecin başlamış olduğunu görüyoruz. Şubat ayında Abdullah Öcalan’ın yaptığı çağrı vardı. Ben de aynı dönemde İstanbul’daydım ve gelişmeleri yakından takip etme fırsatı bulmuştum. Bana kalırsa yöntem açısından son derece olumlu bir çağrıydı. Daha sonra PKK mensuplarının sembolik biçimde silahlarını bıraktıkları tören gerçekleşti. Fransa’da hem siyasi destek veren çevrelerde hem de Fransız diplomasisinde herkesin “bu olumlu bir gelişme” değerlendirmesinde birleştiğini biliyorum. Kuşkusuz ki bu emeller gerçekleşirse elbette bundan herkes memnuniyet duyar. Çünkü dışarıdan baktığımızda bir yanda rejimde sertleşme görürken burada potansiyel bir açılım görüyoruz.

Tabii ki ben her şeyi bilen biri değilim; bütün bilgilere sahip değilim. Gördüğümüz kadarıyla bir süreç başladı sadece. Elbette müzakerelerin bütün ayrıntılarını ve koşullarını bilmiyorum. Bütün bunlar Erdoğan’ın sarayından, iktidar tarafından oldukça sıkı biçimde kontrol ediliyor. Bizim görmek istediğimiz şey ise tahliyelerin gerçekleşmesi ve bu barışma sürecinin sembollerin ötesine geçerek Türkiye’deki siyasal alanın gerçekten barışçıl hâle gelmesini sağlaması.

Bu süreç aylardır devam ediyor, dün başlamadı. Dolayısıyla bir taraftan ilkesel olarak olumlu bir gözle izliyoruz ama diğer taraftan sonuçlarını görmek istiyoruz. Bir de eski PKK üyelerinin durumu meselesi var. İşin zor kısmına burada giriyoruz. Bir taraftan adına bütünüyle “barış süreci” denmese de böyle bir süreç yaşanıyor; diğer taraftan aynı anda ülkenin farklı yerlerinde siyasi sorumluların tutuklandığını görüyoruz.

Şunun altını çizmemiz lazım: Aynı şekilde Fransa’da çok yakından takip edilen bir İmamoğlu davası var. Gazeteciler sürekli bu davayı izlemek üzere Türkiye’ye geliyor. Biz de bunu yakından takip ediyoruz. Dolayısıyla aynı anda yan yana ilerleyen bu iki farklı zaman, iki farklı dinamik var. Bu nedenle ne düşüneceğimizi, bu sürecin kendisinden beklenen sonuçları ne ölçüde üreteceğini tam olarak bilemiyoruz.

Zaten adına “süreç” diyoruz. Bir sürecin ne zaman sonuçlanacağını bilemezsiniz; hedefinin tam olarak ne olduğunu da her zaman bilemezsiniz. Yön değiştirebilir, çeşitli nedenlerle ve çeşitli koşullar altında zaman zaman kesintiye uğrayabilir. Şimdilik verebileceğim tek cevap şu: Süreci dikkatle izliyoruz ve bu çıkmazdan çıkılmasını sağlamasını umuyoruz. Çünkü bu durum fazlasıyla uzun sürdü.

Abdullah Öcalan’dan söz ediyorduk. Bu hikâyede onun hukuki statüsü nedir? Sonuçta hâlâ bir mahkûm. Bir hücrenin içinden barış sürecine katılmak yine de oldukça soyut bir durum. Biz meseleye böyle bakıyoruz. Ve şunu düşünüyoruz: Amaç Türkiye’deki siyasal alanın bütününde barışı sağlamaksa herkesin bu sürece dahil edilmesi gerekir.

Buna aktivistler de, ulusal ölçekteki önemli siyasi aktörler de dahil. Örneğin Selahattin Demirtaş. Yaklaşık on yıldır hapiste. Hâlâ cezaevinde; oysa Türkiye siyasetinde son derece meşru bir muhatap ve siyasi kariyeri, hakkında ayrıca konuşabileceğimiz suçlamalar nedeniyle bir noktada bütünüyle durduruldu.”

  • Bundan biraz söz ettiniz ama isterseniz biraz daha açalım. Bir taraftan Kürt meselesi etrafında barıştan ve demokratikleşmeden söz ediliyor. Diğer taraftan uzun zamandır CHP’ye (artık eski CHP’ye diyebiliriz), muhalefet belediyelerine, seçilmiş belediye başkanlarına ve özellikle de sizin de biraz önce söylediğiniz gibi Ekrem İmamoğlu’na yönelik yargı süreçleri var. Önce şu genel soruyu sorayım: Bütün bunlar bugün Türkiye’de demokrasinin ve hukuk devletinin durumu hakkında size genel olarak ne söylüyor? Ve asıl önemli olan soru şu: sizce Fransa ve Avrupa bu gelişmelere yeterince tepki gösteriyor mu?

“Önce ilk soruyla başlayalım: evet, açıkça kaygılıyız. Siyasi sorumluların hapse atılması kabul edilebilir bir şey değil. Örneğin Türkiye İşçi Partisi milletvekillerinin cezaevinde tutulmasını ele alalım ki daha bu sabah Türkiye İşçi Partisi’nden isimlerle görüştüm. Bir insanın cezaevinden milletvekilliği yapmasını düşünmek gerçekten tuhaf ve anlaşılmaz. Bir hukuk devletinde, bir demokraside bu kabul edilemez.

Gerçekten de bir gerileme olduğunu görüyoruz. Buna ne ad vermeli? Demokratik gerileme mi? Bir sertleşme mi? Bir çöküş mü, bir dağılma mı? Otoriter, hatta diktatoryal bir eğilim mi? Bunu tanımlamanın birçok yolu var. Ben bundan daha ileri gitmeyeceğim. Ama her hâlükârda biz bununla ilgileniyoruz.

Tepkilerden söz edeceksek Fransa Ulusal Meclisi de bununla ilgileniyor. Geçen yıl Meclis’te bu konuda bir tartışma yapıldı ve partiler üstü bir karar kabul edildi. Bu karar Türkiye’de hukuk devletinin, demokrasinin, kamusal özgürlüklerin ve insan haklarının savunulması ve uygulanması gereğini hatırlatıyordu. Ekrem İmamoğlu’nun tutuklanması skandalına da dikkat çekiyordu. Dolayısıyla en azından Fransa’da siyasi bir tepki ve siyasi bir tutum var. Bu karar oybirliğiyle kabul edildi.

Türkiye’de cezaevinde bulunan bütün siyasi sorumlular ve aktivistlerle dayanışma içinde olduğumuzu ve durumdan kaygı duyduğumuzu ortaya koyan bir siyasi tepki söz konusu. Bu ilk nokta.

Ama bu açıklamalara ve kararlara nasıl daha fazla güç kazandırılacağı başka bir mesele. Sorun şu ki —ve bunun siyasi açıdan kolay olmadığını görüyoruz— bugün hâlâ bu açıklamalara gerçek bir siyasi otorite, hatta yaptırım gücü kazandırılmış değil. Bana göre Avrupa Birliği ve üye devletler hukuk devletinin savunulması gereğini hatırlatma konusunda yeterince güçlü davranmıyorlar. Zaman zaman tepkiler geliyor, o kadar. Fransız diplomasisinden de bazı açıklamalar yapılıyor. Tahmin ediyorum zaman zaman diplomatik temsilciler ve dışişleri yetkilileri arasında üst düzey görüşmeler de yapılıyordur. Ama genel olarak Avrupa Birliği’nin Türkiye’de yaşananları kınayan açıklamalar konusunda özellikle etkin olduğunu söyleyemeyiz kuşkusuz.

Örneğin geçen hafta LGBTIQ+ topluluğuna yönelik sert gözaltıları oldu. Biz La France Insoumise (Boyun Eğmeyen Fransa)’nın Meclis grubu olarak bu konuda siyasi bir açıklama da yaptık. Bunlar kabul edilemez. Açık söylemek gerekirse, bunu kamuoyu önünde de söylüyorum: Gözaltına alınan bazı dernek temsilcileriyle görüştüm. Onları tehlikeye atmamak için bunu ihtiyatlı biçimde yaptım. Bana yaşananları anlattılar. Bir hukuk devletinde böyle şeyler olmaz.

Ben sonuçta mütevazı bir milletvekiliyim; elimde yalnızca sesimi yükseltmek ve dayanışmamı göstermek var. Ama yürütme erkinde olsaydım ve Fransa adına konuşuyor olsaydım —benim cumhurbaşkanı olmamdan söz etmiyorum ama La France Insoumise’den bir cumhurbaşkanını destekleyen biri olarak söylüyorum, elbette çok daha yüksek sesle tepki verirdik. Ve en azından Türkiyeli muhataplarımızı, bunlara son verilmesi gerektiği konusunda çok daha güçlü biçimde uyarırdık. Bunu büyükelçilik üzerinden, olağan diplomatik ilişkiler aracılığıyla ama aynı zamanda devlet başkanından devlet başkanına görüşmeler yoluyla da yapabilirdik.”

  • Peki, Türkiye’den çok söz ettik. İsterseniz artık Fransa’ya dönelim. 2027 cumhurbaşkanlığı seçimi yaklaşıyor. Neredeyse bütün anketlerde aşırı sağcı Rassemblement National’in (RN, Ulusal Birlik) adayı Marine Le Pen ilk turda yüzde 30’un üzerinde görünüyor.
  • Uzun zamandır Fransa siyasetine dair en çok konuştuğumuz şeylerden biri RN’nin, Fransız siyasetinde giderek daha güçlü ve daha görünür hâle geliyor olması. Bu on yıllardır devam eden bir hikâye. Ama bu sefer, bazıları bu seçimin Fransa’nın siyasi tarihinde gerçek bir kırılmaya yol açabileceğini düşünüyor. Bugün seçimin dinamiklerine baktığınızda siz ne görüyorsunuz? Ve 2027’de RN, uzun zamandır iktidara gelmesini engelleyen “cumhuriyetçi cepheyi” gerçekten aşabilir mi?

“Evet, 2027 bir kırılma olacak; çünkü biz (La France Insoumise) kazanacağız. Kopuşu savunan sol 2027’de kazanacak.

RN’nin zaferinin, özellikle de anketler üzerinden kaçınılmazlaştırılmasının tersine çevrilebileceğini ve aşılabileceğini düşünüyorum. 2024 milletvekili seçimlerinde 27 anketin 27’si de RN’nin Matignon’a, yani hükümete geleceğini söylüyordu. Ama ne oldu? Halk sınıflarının ve artık sandığa gitmeyen ya da yeterince gitmeyen seçmenlerin harekete geçtiği demokratik bir silkiniş yaşandı. İnsanlar bunun varoluşsal bir sınav olduğunu kavradılar. O zaman da böyleydi, 2027’de daha da fazla böyle olacak.

Ve o felaket senaryolarını boşa çıkarmayı başardık. Hatta o kadar ki seçimi biz kazandık. Sol partilerden oluşan bir koalisyon olan Nouveau Front Populaire (Yeni Halk Cephesi) birinci geldi. Emmanuel Macron sağcı başbakanlar atamakta ısrar etmeseydi bizim hükümet kurmamız gerekirdi. Biz de bu hükümetleri sırayla güvensizlik oylarıyla düşürdük. İki hükümeti düşürdük. Beşinci Cumhuriyet tarihinde daha önce böyle bir şey görülmemişti.

Dolayısıyla Fransa’da aşırı sağın iktidara geleceği, geleceğin şimdiden belli olduğu fikrini inşa eden bütün bu söylemlere karşı benim siyasi bir sorumluluğum var: Hayır, böyle olmayacak.

Özellikle medyada bu sonucu sürekli kaçınılmaz bir gerçeklik gibi sunan bir tür hoşnutluk olduğunu düşünüyorum. Fransa’daki medyayı, kamu medyasını ve kamu yayıncılığını da konuşabiliriz. Sürekli olarak RN’yle nihai bir karşılaşmanın kaçınılmaz olduğu, ne olursa olsun Marine Le Pen’in cumhurbaşkanı olacağı fikrini inşa ediyorlar.

Sonra da “Peki ne yapacağız? Nasıl uyum sağlayacağız? Direnecek miyiz?” diye konuşuyorlar. Bunda bir tür kabulleniş görüyorum. Hatta bazı siyasi sorumlularda, sol içindeki bazı isimler de dahil olmak üzere, böyle davranmakta bir tür sorumsuzluk olduğunu düşünüyorum.

Johann Chapoutot adında çok iyi bir tarihçi var. Almanya’da 1930’larda bir noktada nasıl kırılma yaşandığını çalıştı. O dönemde siyasetçilerin ve burjuvazinin bir bölümünün, Nazilerin Almanya’da yükselişine uyum sağlamasında bir tür sorumsuzluk vardı. Oysa bu cehennemî gidişat bin farklı biçimde değiştirilebilirdi. Başka türlü davranılabilirdi. Bana göre bugün de aynı türden bir senaryoyla karşı karşıyayız.

RN’nin Nazi olduğunu söylemiyorum; gerçi bu benzetmeyi yapmak zaman zaman insanın içinden geçmiyor değil. Çünkü partinin tarihini biliyoruz: Eski Waffen-SS mensupları, Vichy dönemine nostalji duyanlar ve Fransız aşırı sağının ürettiği en kötü geleneklerden gelen insanlar tarafından kuruldu. Dolayısıyla benim mücadele ettiğim ideolojik atmosfer bu. Bir faşistleşme süreci hızlanıyor, doğru. Ama buna rağmen benim çalışma varsayımım ve siyasi varsayımım şu: Bu faşistler Fransa’da azınlıkta.

Bazen yanlış anlamalarla ve bütünüyle irrasyonel bir inşa süreciyle onları kaçınılmaz bir gerçeklikmiş gibi yerleştiriyoruz. Halbuki RN’nin tabanı aslında sanıldığı kadar geniş değil. Bu tabanda bir tür “hepsini gönderelim” duygusu var. Açıkça ırkçı bir seçmen tabanı da var; göçün Fransa’nın en büyük sorunu olduğunu düşünüyorlar. Onları ikna etmemiz zor.

Açıkçası Marine Le Pen’e oy veren kaba saba bir ırkçıyla karşılaştığımda onu ikna etmek için kendimi paralayamam. Onun durumu umutsuzdur. Ama nüfusun önemli bir kesiminin durumu bütünüyle kavramadığını ve bu insanların belki ikna edilebileceğini düşünüyorum. Bu da bizim çalışma varsayımlarımızdan biri.

Fakat asıl önemlisi, biraz önce sözünü ettiğim sandığa gitmeyenler. Bu çok büyük bir nüfus. Gidip onları ikna etmek gerekiyor. Onlara durumu iyi anlatmak gerekiyor. Gerçi herkesin meseleyi anladığını düşünüyorum; burada ders vermekten söz etmiyorum, daha çok halk eğitimi diyebiliriz.

Kaldı ki aşırı sağın zaferi yalnızca tehlikeli olmakla kalmayacak, kamusal özgürlükler açısından da ciddi tehditler yaratacak. Örneğin “ulusal tercih” ilkesinin kabul edilmesi anlamına gelecek. Bu da çok sayıda çifte vatandaşın Fransa’nın dışına itilmesine yol açabilir. Sosyal konutlarda Fransız vatandaşlarına öncelik verilmesi konusu var; bunun üzerine büyük bir tartışma yaşandı. Kamusal alanda başörtüsü meselesi var. Açıkça toplumu kutuplaştırmak, bölmek ve halkı birbirine karşı bölmek için buradalar. Bu, Fransız toplumu için korkunç bir sınav olur. Buna izin veremeyiz.

Jean-Luc Mélenchon’un yaklaşık on yıl önce söylediği gibi, sonunda “onlar ve biz” karşı karşıya olacağız ama o seçimi kaybeden onlar olacak. Benim açımdan her türlü yenilgici eğilimle ve tarihsel kaçınılmazlığa gark olan eğilimlerle de mücadele etmek gerekiyor.

Bugün gördüğüm şu: Biz kampanya yürütüyoruz ve muhtemelen kampanya konusunda en atak hareket de biziz. Sosyal adaleti, demokratik aciliyeti ve ayrıca iklim aciliyetini temel alan bir program savunuyoruz. İklim krizinin etkilerine karşı mücadele meselesi yeterince konuşulmuyor. Gerçek meseleler bunlar; göç değil. Biz bunları gündeme getiriyoruz.

Borç gibi teknik meseleleri de gündeme getiriyoruz. Servetin nasıl yeniden dağıtılacağını, zenginlerin nasıl vergilendirileceğini konuşuyoruz. Çünkü on yıllık Macron döneminin Fransa’yı ciddi biçimde yoksunlaştırdığını ve aynı zamanda toplumsal ve ekonomik eşitsizlikleri ağırlaştırdığını görüyoruz. Ve toplumu son derece gergin hâle getirdi. Bütün bunlardan çıkmak gerekiyor.

Bunlar karşılık bulan öneriler. Kampanyada insanlarla görüştüğümüzde, kapı kapı dolaştığımızda bunun karşılığını görüyoruz. Siyasete, cömert ve mücadeleci bir siyasete yönelik bir iştah var. Tutarlı ve düzenle kopuşu savunan bir sol olarak biz de bunu temsil ediyoruz.

2022’de de kampanyaya çok aktif biçimde katılmıştım. O dönemde daha çok kendimizi ortaya koyma aşamasındaydık: “Biz Boyun Eğmeyen Fransa’yız ve çok iyi bir programımız var.” Gerçekten de çok iyi bir programımız var. Ama şimdi bunu hayata geçirmek gerekiyor. Dolayısıyla kazanmalıyız.

Kazanmış olmak için değil; yönetmek için kazanmalıyız. Ve insanların hayatını değiştirmek için yönetmeliyiz. Bu nedenle son derece heyecan verici ve ciddi bir coşku yaratan bir kampanya yürütüyoruz. Üstelik kazanırsak bütün dünyaya da bir mesaj gitmiş olur: Köklerine sağlam biçimde bağlı, gerçek anlamda dönüşümcü bir sol Fransa’da iktidara gelebilir.

Bu başka yerlere de bir mesaj gönderebilir. Belki Türkiye’ye bile: Başka bir siyaset mümkün ve her şeyden önce gerekli.”

  • Peki son olarak size Fransız soluna ilişkin çok kısa bir soru sormak istiyorum. Çünkü bugün Fransız solu oldukça bölünmüş görünüyor. 2024’te Nouveau Front Populaire’nin geniş koalisyonu vardı ama bugün bu koalisyon artık aynı biçimde mevcut değil. 2027 cumhurbaşkanlığı seçiminden önce solun yeniden daha geniş bir ittifak oluşturması hâlâ mümkün mü?

“Biz bunun için çalışıyoruz. Çevrecilere, komünistlere ve sosyalistlere sürekli elimizi uzatıyoruz. Parti yönetimleri düzeyinde bu çağrılara her zaman karşılık verildiğini söylemek zor ama tabanda, bu partileri yaşatan aktivistler arasında birlik yönünde gerçek bir ihtiyaç olduğunu görüyorum. Biz de 2024’te hep birlikte oluşturduğumuz programı savunmaya devam ediyoruz. Kişisel hırslarla ve parti içi savaşlarla tabandaki birlik isteğini birbirinden ayırmak gerekiyor. Bugün, aşırı sağın iktidara gelme ihtimali ortadayken dağılmanın değil, ortak cephe kurmanın zamanı.

Biz daha önce bir araya gelmeyi başardık ve yeniden başarabiliriz. Bize katılan çevreciler, sosyalistler ve bizimle birlikte çalışan komünistler var. Çünkü biz bir hareketiz, parti değiliz ve hedefimiz çok basit: İktidarı ele geçirmek ve yönetmek. Defalarca elimizi uzattık; artık siyasi liderlerin niyetlerini göstermeleri ve gerekiyorsa müzakereye başlamaları gerekiyor. Ama kampanya belli bir noktaya geldikten sonra bunun için çok geç olabilir.

Elbette son dönemde ciddi anlaşmazlıklar da yaşandı. Özellikle hükümete ve bütçeye karşı nasıl bir tutum alınacağı konusunda sosyalistlerle farklı stratejiler izledik ve dayanışma eksikliğinin hissedildiği anlar oldu. Bunları unutmuş değiliz. Ama Jean-Luc Mélenchon cumhurbaşkanı olursa Ulusal Meclis feshedilecek ve yeniden seçimlere gidilecek. Ben yeni bir sol birliğin adayı olmaktan gurur duyarım; ancak bugün LFI’yle ittifakı reddedenlerin de zamanı geldiğinde iyi niyetle müzakereye oturması gerekir.

2022’de NUPES adına aday oldum, 2024’te yeniden aday oldum ve seçimi kazandım. 2027’de de herkesi temsil eden bir aday olmak isterim. Çünkü 2024 kampanyasında en heyecan verici şey, bütün sol seçmenlerin birlikte kampanya yürüttüğünü görmekti. Seçmenin karşısına bölünmüş hâlde çıktığınızda sürekli neden bölündüğünüzü açıklamak zorunda kalıyorsunuz. Birleşmiş hâlde çıktığınızda ise tartışma yeniden asıl rakiplerinize, yani sağa ve aşırı sağa dönüyor. Ben yeniden böyle bir durumda olmamızı istiyorum.”

Medyascope'u destekle. Medyascope'a abone ol.

Medyascope’u senin desteğin ayakta tutuyor. Hiçbir patronun, siyasi çıkarın güdümünde değiliz; hangi haberi yapacağımıza biz karar veriyoruz. Tıklanma uğruna değil, kamu yararına çalışıyoruz. Bağımsız gazeteciliğin sürmesi, sitenin açık kalması ve herkesin doğru bilgiye erişebilmesi senin desteğinle mümkün.

Paylaş