İSTANBUL (Medyascope) – Medyascope Yayın Yönetmeni Ruşen Çakır’ın Ömer Taşpınar’la hazırladığı “Rusya’nın S-400 şartları | Boeing alımları ve Türk-Amerikan ilişkileri” başlıklı yayında yayında Türkiye-ABD ilişkileri, S-400/F-35 dosyası ve Ankara’nın dış politikadaki “stratejik otonomi” arayışı ele alındı.
Ömer Taşpınar, Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın Birleşmiş Milletler Genel Kurulu için New York ziyaretinin ABD açısından beklenen ilgiyi görmediğini belirtti. Erdoğan’ın Donald Trump’la resmi bir ikili görüşme gerçekleştirmemesine dikkat çeken Taşpınar, Türkiye’nin ABD açısından İran ve Çin kadar öncelikli bir gündem olmadığını savundu.
Türkiye’nin New York’a çok kalabalık bir heyetle gittiğini söyleyen Taşpınar, ziyaret kapsamında harcanan kamu kaynaklarının da tartışılması gerektiğini belirtti. Türkiye-ABD ticaret hacminin artırılması hedefinin uzun süredir gündemde olduğunu hatırlatan Taşpınar, buna karşın ekonomik ilişkilerin hâlâ hedeflenen düzeyin uzağında olduğunu ifade etti.
“Trump’ın söylediklerinden çok yaptıklarına bakmak lazım”

Yayında Türkiye’nin NATO Zirvesi sırasında F-35 programına dönüş ve S-400 meselesinde ilerleme beklentilerini de değerlendiren Taşpınar, Trump’ın açıklamalarının tek başına belirleyici olmadığını söyledi.
Taşpınar, “Trump’ın ne dediğinin hiçbir kıymeti harbiyesi yok” dedi ve ABD Başkanı’nın açıklamalarından ziyade Washington’ın attığı somut adımların izlenmesi gerektiğini belirtti. Türkiye’nin S-400’lerden vazgeçmemesi halinde F-35 programına dönmesinin ve CAATSA yaptırımlarının kaldırılmasının önünde engeller bulunduğunu söyledi.
Taşpınar, Rusya Dışişleri Bakanı Sergey Lavrov’un S-400’lerin üçüncü bir ülkeye devrine ilişkin açıklamalarının ise dosyada yeni bir aşamaya işaret ettiğini belirtti. Lavrov’un Türkiye’nin S-400’leri başka bir ülkeye vermesi için Moskova’nın onayının gerektiğini ve sistemlerin Ukrayna’ya gitmesinin Rusya açısından kırmızı çizgi olduğunu söylediğini aktaran Taşpınar, bunun Türkiye’nin S-400’lerden kurtulmaya çalıştığının Rusya tarafından da dikkate alındığını gösterdiğini ifade etti.
“Stratejik otonomi, stratejik kapasiteyle buluşmalı”
Programın ikinci bölümünde Ruşen Çakır’ın gündeme getirdiği Türkiye’nin Soğuk Savaş dönemindeki dış politika tercihleri ve “stratejik otonomi” tartışması konuşuldu.
Taşpınar, Türkiye’nin tarihsel olarak Batı ittifakı içinde yer alırken zaman zaman Sovyetler Birliği ve diğer ülkelerle ilişkilerini dengelemeye çalıştığını söyledi. Kıbrıs nedeniyle ABD ile yaşanan krizlerin Türkiye’yi alternatif savunma kaynakları aramaya yönelttiğini belirten Taşpınar, Türkiye’nin bugün de stratejik bağımsızlık arayışının bulunduğunu ifade etti.
Ancak Taşpınar’a göre stratejik otonomi yalnızca farklı güç merkezleriyle aynı anda ilişki kurmak anlamına gelmiyor. Fransa’nın Charles de Gaulle dönemindeki yaklaşımını örnek veren Taşpınar, bağımsız hareket edebilmek için öncelikle ülkenin kendi askeri, ekonomik ve teknolojik kapasitesini oluşturması gerektiğini söyledi.
Taşpınar, Türkiye’nin Rusya ve Çin’den savunma sistemleri alırken aynı zamanda ABD ve NATO’dan da teknoloji ve silah edinmeye çalışmasını “stratejik otonomi” olarak görmediğini belirtti. Bunun yerine Türkiye’nin kendi savunma sanayisini geliştirerek stratejik kapasite oluşturması gerektiğini söyledi.
Deşifreyi yayına hazırlayan: Tania Taşçıoğlu Baykal
Ruşen Çakır: Merhaba, iyi günler. ‘Transatlantik’le karşınızdayız. Maalesef bu hafta Gönül Tol yok, Ömer Taşpınar’la dünyayı konuşacağız. Ömer, merhaba.
Ömer Taşpınar: Merhaba Ruşen.
Ruşen Çakır: Dünya diyorum ama bugün Türkiye’yi de bayağı konuşuruz diye düşünüyorum. Erdoğan Birleşmiş Milletler Zirvesi’ne gitti, orada ikili temasları oldu. Birtakım beklentiler vardı ama benim gördüğüm kadarıyla çok da olağanüstü bir şey olmadı. Benim oradan aklımda kalan, Türk Hava Yolları’nın bir Boeing alacak olması, ki bunu zamanında Özgür Özel dile getirdiği zaman Erdoğan “Onu nereden çıkartıyorsun?” demişti. Boeing olayı anladığım kadarıyla daha çok Amerika’nın, Trump’ın istediği bir şey. Onun dışında Erdoğan’ın New York temaslarında neler vardı? Erdoğan’ın konuşmasıyla ilgili spekülasyonlar yapıldı. Mesela Erdoğan Konuşurken, Ahmet eş-Şara’nın telefonunda TikTok izlediği gibi şeyler vardı, görmüşsündür. Kimisi “Salon çok doluydu’’ dedi, kimisi “Salon boştu” dedi. Erdoğan’ın konuşması Filistin ağırlıklı bir konuşmaydı ama mesela Türkiye’deki “Ailem Güvende” operasyonlarına referans veren, cinsiyetsizliğe karşı mücadele gibi konular da vardı. Erdoğan’ın New York temaslarını nasıl özetlersin?
Ömer Taşpınar: Her şeyden önce bu, Amerika’nın gündeminde olmayan bir ziyaretti. Hiçbir şekilde Amerikan televizyonları ve Amerikan medyasında yer bulmadı. Erdoğan geçmiş dönemlerde geldiğinde, eğer Türkiye’de bir seçim dönemiyse veya Suriye’nin biraz daha gündemde olduğu dönemlerde, önemli Amerikan televizyonlarına söyleşi verirdi, CNN’de çıkardı veya burada kablo televizyonlarında değil de bütün herkesin seyredebildiği daha önemli programlara söyleşi verirdi. Bu sefer, Amerikan basınının ilgi duymadığı, Türk basınının da her zaman olduğu gibi biraz gereğinden fazla abarttığı bir ziyaret oldu.
Her şeyden önce şunu söylemek gerekiyor. Türkiye, inanılmaz büyük bir heyetle geliyor böyle toplantılara. Mesela, benim bildiğim kadarıyla Çin Birleşmiş Milletlere Zirvelerine Türkiye’nin katıldığı kadar büyük bir heyetle katılamıyor. Türkiye’den 500-700 arası kişi geliyor ve bunların çoğu tabii ki devlet parasıyla geliyor. Türkiye’de “Neden enflasyon düşmüyor?” tartışmalarında, bu kadar bol kepçe harcamalar da öne çıkıyor. New York’ta bunların hepsi otellerde kalıyor, güvenlik tedbirleri alınıyor, Manhattan’da büyük reklamlar yapılıyor. Bütün bunları göz önüne aldığımızda, Türkiye çok para harcıyor bu işlere. Temelinde de buna “Canım, özel sektör getiriyoruz, Türk-Amerikan ilişkilerinin100. yılını kutluyoruz. Ekonomik alanda çok önemli bir toplantı yaptık, yatırımcılar geldi gitti” diyecekler. Buna baktığımızda da ortada yıllardır konuşulan ticaret hacmini 100 milyara çıkarma gibi bir amaç var, ama onun çok uzağındayız. Ne nicelik ne de nitelik olarak öyle çok büyük şekilde Türk-Amerikan ilişkilerinde özel sektörün temelinde olduğu bir durum da yok. Türkiye, Amerika için sıkıştırılmış gaz konusunda bayağı büyük bir pazar haline geldi, ama bu tür toplantılar ekonomik olarak biraz Türk’ün Türk’e propagandası gibi oluyor. Mesela en önemli boyutlarından birisi de şu: Burada Hamdi Ulukaya’nın ‘’Chobani’’ adıyla kurduğu önemli bir yoğurt markası var. Türkiye’den bu şirkete iki nedenle tepki duyuluyor. Bir tanesi kendisinin Kürt olması, bir de buradaki yoğurtlarını Yunan yoğurdu olarak pazarlaması. Benim bir sürü arkadaşım o nedenle Chobani’ye biraz sinir oluyorlar. Ama çok büyük, milyarlarca dolarlık değeri olan bir şirket hâline geldi ve galiba o ekonomik toplantının sponsorlarından da biriydi. Mesela Erdoğan Hamdi Ulukaya’ya “Sizi Türkiye’ye bekliyoruz” diyor; Türkiye’ye yatırım için böyle bir şey söylüyor. Halbuki Türkiye’nin yatırım yapması gereken bir sürü başka Amerikan şirketi var. Herhalde bir Türk’ün veya bir Kürt’ün, bir Türkiye vatandaşının kurduğu bir şirketi Amerika’dan Türkiye’ye çekmek çok büyük bir başarı olmamalı.
Onun dışında Trump’la ikili bir görüşme de yok. Bu “Kim Trump’la ikili görüşme yapabilecek?” meselesi, her zaman için bir prestij meselesidir New York’ta. Orada da Trump’la liderler zirvesindeki kokteylde el sıkışma, biraz konuşma var. Birazcık daha detaylı olarak İran’la ilgili, Ortadoğu ile ilgili Körfez ülkelerinin de katıldığı toplantıda Trump’la bir araya geldi, ki geçmişte Türkiye daha prestijli bir şekilde bu tür toplantılarda liderlik yapardı. Ama Türk-Amerikan ilişkilerinin görüşüldüğü, “F-35’lerde neredeyiz?” veya “Suriye konusunda olsun, Ukrayna-Karadeniz gibi diğer stratejik konularda ya da İran konusunda neredeyiz?” gibi ciddi konuşulması gereken konular varken, böyle bir ikili görüşme yok. Trump orada kiminle görüştü? Orada Sezar’ın hakkını Sezar’a teslim etmek gerek. Amerika’nın çok elzem kabul ettiği meselelerle ilgili kişilerle görüştü. Bir tanesi Delcy Rodriguez, Venezuela’nın yeni başkanı. Amerika için bu, fethedilmiş bir toprak. Delcy Rodriguez orada yeni lider ve Trump tabii ki onunla petrol konusunu konuşuyor. İkincisi, Zelensky ile bir görüşme oldu, Ukrayna NATO çerçevesinde hâlâ Amerika için önemli.
Ama Amerika’nın şu anda en önemli ikili ilişkisi tabii ki Çin. Çin’le olan ikili görüşme de New York’ta değil, devlet ziyareti çerçevesinde Washington’da yapıldı. Geçtiğimiz hafta boyunca Çin Başkanı Şi Cinping yaklaşık 4 gün Washington’da devlet ziyareti çerçevesinde Beyaz Saray’da ağırlandı. Trump kendisini havaalanında kırmızı halıyla karşıladı. Trump’ın bir devlet başkanını havaalanında karşılaması Amerikan protokollerinde çok nadir görülen bir şey. Normalde protokol müdürü, belki en fazla başkan yardımcısı karşılar. Burada Trump’ın kendisinin gitmesi, Çin’e ne kadar önem verdiğini gösteriyor. İran dışında, Amerika’nın dış politikasındaki ana meselenin, âciliyet teşkil edenin asıl Çin meselesi olduğunun altını çiziyor.
Toparlamak gerekirse, Birleşmiş Milletler Zirvesi, Türkiye açısından büyük paraların harcandığı, büyük sansasyon haberlerinin yapıldığı bir ziyaret oldu. Fakat bu tür ziyaretlerde bence Türkiye çok abartıyor, gereksiz kalabalık heyetlerle geliyor. Fransa, Almanya, Türkiye’nin getirdiğinin onda birini bile getirmiyor, bazen yirmide birini getiriyor. Türkiye bu ziyaretlere neden bu kadar kalabalık geliyor? Sadece iş adamları değil, devlet protokolünde bu kadar insanın gelmesi garip.
Ruşen Çakır: Ömer, pardon sözünü kestim, biliyorsun son günlerin en popüler ismi Fatma Betül Sayan Kaya da New York’taki heyetteymiş.
Ömer Taşpınar: Onun dışında daha alt seviyede çok insan var. Niye bu kadar büyük bir bürokrat ve siyasetçi, iş insanlarıyla gidiliyor. Konuşulan bir rakama göre 700 kişi gelmiş. 700 kişilik bir rakam duyulmuş bir şey değil. Mesela Amerikalı yetkililerden duyduğum, Türkiye’nin, Çin heyetinden çok daha kalabalık olduğu. Avrupalı ülkelerin 10-15 kişiyle geldiği oluyor buraya. Fransa, tahmin ediyorum 50 kişiyle geliyor, hatta o kadar bile gelmiyor. 700 kişilik bir heyetle gelmek ne demek? Sonuçta bütün bu masraflar insanların vergilerinden ödeniyor. Türkiye’de bir medya olsa bunlar ciddi olarak ele alırdı. Onun yerine herkes sansasyonel haberler peşinde. Manhattan’da Erdoğan adına yapılan bazı reklâmlar, Türkiye’nin düzenlediği büyük toplantılar… Sanki Amerika’nın en önemli ikili ilişkisi buymuş gibi kendini bir dev aynasında görme durumu var. Türkiye jeostratejik açıdan önemsiz bir ülke değil, ama buraya baktığımızda İran heyetinin çok daha ciddi olarak gündemde olduğunu söylemek lazım. İran Dışişleri Bakanı Amerika’nın en önemli medya programlarında konuştu, çok önemli mesajlar verdi. Bunlar gündeme geliyor mu Türkiye’de, ondan bile emin değilim.
İran’la Katar üzerinden devam eden bir pazarlık var. Katar çok daha gündemde, Pakistan bu konularda arabuluculuk konusunda daha aktif. Mesela en önemli konulardan bir tanesi, İran’ın Amerika’ya son yaptığı teklifti. İran, “Eğer dondurulmuş olan fonlarımızı ve ekonomik yaptırımları azaltır, bizim petrol satmamıza izin verirseniz, 7 gün içinde Hürmüz Körfezi’ni açabiliriz” diye teklif etti. Trump bunu reddetti. Ama New York’ta arabuluculuk yapan Katar heyeti, bu görüşmelerin hâlâ devam ettiğini söylüyor. Mesela Trump konuşmasında her zamanki megalomanlığıyla “Her şey benim elimde, Ya İran’ı, bir medeniyeti yok edebilirim, ya da onlarla oturup konuşabilirim. Her şey benim elimde” dedi. Bunu Birleşmiş Milletlerde kürsüden söylüyor, Buna karşı İran Cumhurbaşkanı Pezeşkiyan “Biz hiçbir zaman tehditle hareket etmeyiz, diplomasiye de açığız ama savaşa da hazırız” gibi cevaplar verdi. Amerika’da bunlar konuşuluyor, Çin konuşuluyor. Yani Türkiye konuşulmuyor, onu demek istiyorum.
Ruşen Çakır: Ömer, temmuz ayında Ankara’da NATO Zirvesi olduğu zaman pembe balonlar uçuşuyordu biliyorsun; F-35 programına giriyorduk, F16’lardaki talepler yerine geliyordu filan. O dönemde NATO Zirvesi’ni değerlendirdiğimiz yayında https://medyascope.tv/2026/07/07/tum-yonleriyle-nato-zirvesi-transatlantik-video/ mealen özetleyecek olursam, ikiniz de bunların aldatıcı olduğunu söylediniz. Temmuz’dan bu yana bayağı zaman geçti, hiçbir kıpırdama yok. Geçen gün Rusya Dışişleri Bakanı Lavrov’un S-400’lerin üçüncü bir ülkeye satılmasını nasıl kabul edebilecekleri üzerine birtakım açıklamalarını gördük. Öncelikle Ukrayna’ya kesinlikle verilmemesi gerektiğini söylüyor. Bu ne anlama geliyor? Yıllardır bunu konuşuyoruz biliyorsun; S-400’leri Türkiye elinden çıkartabilecek ve karşılığında ABD’deki birtakım yaptırımların iptalini sağlayacak, F-35’lere dönecek. Tabii şu anda kullanılmıyor ama, S-400’lerin yerine koyabilecek hava savunma sistemi için yine ABD’den bir şeyler alabilecek. Yani özetle, tekrar aynı pilavı karıştırmaya başladık. Bunun bir anlamı var mı, hakikaten bir ışık olabilir mi bu konuda?
Ömer Taşpınar: Çok haklısın Ruşen. NATO çerçevesinde, hele Ankara’da yapıldığı için, bir kere Türkiye çok önemsedi bunu. Sanki NATO Zirveleri her yıl Avrupa’nın belirli şehirlerinde yapılmıyormuş gibi, Ankara’da yapıldığı için, “NATO Zirvesi Ankara’da olmasaydı Trump gelmezdi. Ankara’ya geldi, çok önemli şeyler söyledi, çok önemli vaatlerde bulundu’’ yorumları yapıldı. O da Türkiye’de tabii ki yandaş medya tarafından biraz şişirildi. Ama biraz Amerika’yı ve Trump’ı bilenler, -ki biz de onu söyledik- “Trump’ın ne dediğinin hiçbir kıymeti harbiyesi yok” dediler. Bugün geldiğimiz noktada bir Amerikan başkanının ağzından çıkan şeylerin bu kadar az inandırıcılık taşıması aslında çok düşündürücü. Dünyanın en önemli askeri gücüne sahip ülkenin “Ben İran’ı nükleer olarak yok edebilirim” dediğinde bile, bunun değeri birkaç saat sürüyor, çünkü “Trump’tır bu, öyle böyle konuşuyor” deniyor. Trump’ın gerçekten söylediğine değil, Amerika’nın yaptıklarına bakmak lazım. Çünkü Trump çok konuşuyor ve en büyük korkusu da konuştuğunda dinlenmemesi. Zaten o nedenle kendisini desteklemeyen CNN gibi kanallara bir ambargo getirdi ve dava açıldı geçen hafta. Şu anda CNN ve bir iki kanal daha tekrar Beyaz Saray muhabirler grubu içine kabul edildi. Diğer bütün medya kuruluşları boykot ederek, en başından istişare ve dayanışma içinde hareket ederek, Beyaz Saray’da kameraları kullanmama kararı aldılar. O nedenle Birleşmiş Milletlerdeki ziyareti, hatta Şi Cinping’le ilk günkü konuşmaları Amerikan basınına, televizyonlara fazla yansıyamadı. Çünkü bütün kanallar Trump’ın ne söylediği ne yaptığı konusunda, kamera getirmeyerek, mikrofon uzatmayarak bir protestoya girdiler. Burada basın dayanışması çok önemliydi ve arkasından, mahkeme kararı bozdu ve şu anda geri adım atılmış durumda. CNN ve Trump’ın istemediği kanallar, kademe kademe tekrar geri geliyorlar, haber yapmaya başlıyorlar.
Bunu niye anlatıyorum? Çünkü Trump’ın en büyük meselesi medya tarafından dinlenmek; yani söylediği her şeyin ciddiye alınmasını istiyor. Amerikan Başkanı olduğu için de medya ciddiye almak zorunda, bizler de ciddiye almak zorundayız. Ama analistler olarak, biraz biliyorsak, sonuçta onun söylediği şeyin pek bir kıymeti harbiyesi olmadığını kabul etmek gerekiyor. Çünkü ona kalsa, şu âna kadar Türkiye F-35’leri almış, CAATSA yaptırımları kalkmış, Türkiye ile ilişkiler bambaşka bir ticari aşamaya gelmiş olacaktı. Erdoğan gibi sevdiği liderlere bol keseden vaatler veren birisi Trump. Suudi Arabistan’da da aynı şeyi yapıyor, ama sonuçta bambaşka bir hareket içine girebiliyor. O nedenle S-400’ler konusunda bizim yıllardan beri söylediğimiz temeldeki mesele devam ediyor. Yani, Türkiye S-400’leri bir şekilde elinden çıkarmadıkça F-35 programına dönmesine, CAATSA yaptırımlarının kaldırılmasına ve Türkiye’nin Kaan uçak projesi gibi konularda yan sanayi ve motor gibi ihtiyacı olan şeyleri Amerika’dan almasına imkân olmayacak. Bu durumda hiçbir değişiklik yok.
O nedenle gözler birazcık da Rusya’ya çevriliyor. Çünkü Rusya’da da Putin gibi bir lider var. Putin çok az konuşan bir adam ama söylediğinin arkasında durabilen birisi ve Putin’in söyledikleri çok daha ciddiye alınıyor. Rusya Dışişleri Bakanı Lavrov çok önemli bir açıklama yaptı, ki bu durumu gösteriyor. Şu anda artık Türkiye’nin S-400’leri bir şekilde elinden çıkarmak istediği resmileşmiş durumda gibi. Çünkü bunu daha önce Kremlin ciddiye alıp resmî açıklamalar çerçevesinde cevaplamak istemiyordu. Ama bu sefer Lavrov’un söylediği şey çok net: “Bizim yaptığımız anlaşmalara göre, Türkiye bunu bizim onayımız olmadan üçüncü bir ülkeye veremez. Bizim onayladığımız bir şekilde bu yapılmalı ve bizim en önemli kırmızı çizgimiz S-400’lerin Ukrayna’ya gitmemesidir” dedi. Burada gerçekten somut bir şey ortaya çıkıyor: Bir, Türkiye’nin S-400’lerden kurtulmaya çalıştığını Rusya kabul etmiş oluyor. İkincisi, bunu kendisi satın almayacağını söylüyor, ancak üçüncü bir ülkeye verilebileceğini söylüyor. Üçüncüsü, bunun ancak kendi onayıyla olabileceğini söylüyor. Dördüncüsü, kesinlikle öyle bir ülke olacak ki o ülke onu Ukrayna’ya vermeyecek.
Bir süredir Türkiye bunu acaba Birleşik Arap Emirlikleri’ne verebilir mi?’’ diye konuşuyordu. Orada da 7 tane emirlik var, hangisi dediğimizde Dubai ortaya çıkıyor. Çünkü Dubai İran’la savaştan en çok etkilenen yerlerden bir tanesi ve ellerinde Amerikalıların Patriotları var. Ama şu anda elimizde bir veri var, bu İran Savaşı’nda, Amerika elindeki füze savunma sisteminin neredeyse üçte ikisini tüketmiş durumda. Çünkü Patriotlar, zaten buradaki sanayi zincirinin çok iyi ve verimli çalışmıyor olması nedeniyle, yapım süreci çok uzun süren füze savunma sistemleri. Benim bildiğim kadarıyla, 14 ülke sırada, Patriot almak için bekliyorlar. Bunların bir kısmı Bulgaristan, Romanya gibi NATO ülkeleri; Patriot bekliyorlar ve sıra 2 yıl sonra gelecek. Daha Türkiye o sırada bile değil. Diyelim Türkiye birine S-400’leri verdi, füze savunma sistemine ihtiyacı var, Patriot alacak; Türkiye o sırada değil, ancak 2-3 yıl sonra sıra gelebilecek ülkeler var. Türkiye o nedenle nasıl bir öncelik kazanacak, kazanabilecek mi, ondan da emin değilim.
Ama şu bir gerçek; Amerika zaten elindeki füze savunma sisteminin üçte ikisini harcamış durumda. Çünkü İran her balistik füze attığında, hatta bazen güçlü bir dron saldırısı geldiğinde, dronlar yaklaşık 40-50 bin dolarlık, en fazla 60-70 bin dolarlık silahlar olmasına rağmen, Amerika milyonlarca dolarlık Patriot füzeleriyle bunları vuruyor. Patriot füzelerinin tanesi, atıyorum şu anda 200 bin, 300 bin dolar olsun, daha fazla da olabilir ve aslında ekonomik olarak baktığımızda, burada büyük bir asimetri var. Ama daha önemlisi Amerika bunları tüketiyor ve İsrail’in savunmasındaki demir kalkan için elinde o zaten çok ciddi bir rakam tutması gerekiyor, ama onun dışında Körfez ülkelerini de koruması gerekiyor.
Bu ortamda Türkiye Patriot alabilir mi? Dubai, elindeki Patriot’lar azaldığı için muhtemelen ilgi duymuş olabilir S-400’lere. ‘’Türkiye onlara verebilir mi?’’ tartışmaları başlamıştı. Belli oldu ki, şu anda Erdoğan hükümeti F-35’e tekrar girebilmek için, belki S-400’leri Patriot’la değişmek için, bir de 5. jenerasyon Kaan uçağına motor parçası bulabilmek için, bunun bir şekilde ilerlemesi için, CAATSA yaptırımlarının azalması gerekiyor. Türkiye bu S-400’ler konusunda sıkışmış durumda ve burada belirli adımlar atmaya çalışıyor. Rusya da bunu gündeme getiriyor, bu bence önemli bir gelişme. Ama henüz daha kesinleşmiş bir karar yok. Türkiye bunu nereye verebilir? Azerbaycan’a mı verebilir? Suriye’ye mi verebilir? Bu ülkelerin kesinlikle Ukrayna’ya vermemesi gerekiyor ve tabii ki Moskova’nın da imza atması gerekiyor. Bu, belki de çok önemli bir gelişme. Tekrar edeyim: Trump’ın verdiği vaatlerden çok daha önemli bir anlamı var. Çünkü ancak ve ancak Türkiye S-400’leri elinden çıkardıktan sonra Amerika’ya dönüp F-35 ve Patriot diyebilir. F-35’lerde de ciddi sıra var, onun da altını çizeyim.
Ruşen Çakır: Bütün bu konuları bırakıp, sana beklemediğin bir yerden, aslında çok iyi çalıştığın bir yerden bir şey soracağım. Dün Doçent Behlül Özkan ile bir yayın https://medyascope.tv/2026/09/28/behlul-ozkan-ile-soylesi-menderes-inonu-demirel-ozal-dis-politikada-ozerklik-tarihi/ yaptık, gördün mü bilmiyorum?
Ömer Taşpınar: Seyredemedim, seyretmek istiyorum.
Ruşen Çakır: Soli Özel ile birlikte “Türkiye’de Cumhuriyet Tarihinde Stratejik Dış Politikada Stratejik Özerkliğin Tarihi” başlıklı bir makale yazmışlar… Esas olarak Soğuk Savaş ağırlıklı; Menderes, İnönü, Demirel, hatta Özal döneminde, nasıl hem NATO üyesi olup, ama aynı zamanda Doğu Bloku ile de ilişkileri koparmadıklarını anlatan, bir anlamda, ‘’stratejik özerklik’’ kavramı üzerine ve bunun Cumhuriyet tarihinde nasıl hayata geçirildiği üzerine bir makale. Tabii ki kavramı senin Charles De Gaulle bulmuş. Yayını yaparken, Behlül “De Gaulle” dedikçe aklıma sen geldin.
Bu makalede söyledikleri çok ilginç bir şey var; Erdoğan’a, Erdoğan dönemine atfedilen stratejik özerklik konusunda çok külliyat varmış, esas olarak onları eleştiriyorlar. Bunun ‘’stratejik özerklik’’ değil, ‘’stratejik sıkışmışlık’’ olduğunu söylüyorlar. ‘’Türkiye’de öteden beri stratejik olarak bir bağımlılık vardı, dış politika Erdoğan ile beraber özerkleşti’’ söylemiyle ilgili de geçmişteki örneklerden bahsediyorlar. Menderes örnekleri var, çok çarpıcı. Mesela, 1950’lerde, Doğu Almanya’yla, Batı Almanya’yı rahatsız edecek kadar yoğun bir dış ticaret ilişkisi olduğunu bilmiyordum. Ya da Sovyetler Birliği’nin Türkiye’de kurduğu fabrikalar var. Mesela İş Bankası’nın iştiraki Çayırova’daki Şişecam fabrikasının, Sovyetler tarafından kurulduğunu bilmiyordum. Bu aslında çok cazip bir konu. Maalesef Soli yayına gelemedi, sadece Behlül’le konuştuk.
Bu ‘’stratejik özerklik,’’ ‘’stratejik sıkışmışlık’’ hakkında sen ne dersin? Onların De Gaulle atfı çok önemli. Çünkü De Gaulle, senin birçok kez söylediğin gibi NATO’nun askeri kanadından çıkmak istiyordu, değil mi? Batı’da kalmak, ama askeri kanattan çıkmak. Türkiye hiç askeri kanattan çıkmayı hiç denememiş, NATO’dan çıkmayı aklına bile getirmemiş. Hatta Sovyetler Birliği ile ilişkilerin ilk aşamasında, Sovyetler, Türkiye’ye NATO’dan çıkma şartı da dayatıyor, Türkiye bunu kabul etmiyor. Bunun üzerine Türk topraklarının Sovyetler Birliği aleyhine kullanılmamasını istiyorlar ve Türkiye o iki casus uçağının uçuşunu yasaklıyor, bu meseleyi biliyorsun sen, herhalde o konulara bayağı bir hakimsindir. Bir sürpriz oldu ama tam senin konuların bunlar, onun için sana sormadan edemedim.
Ömer Taşpınar: Sağ olasın. Ben de daha izleyemedim fakat gördüm videosunu, bugün izlemeyi düşünüyordum. Bir kere her şeyden önce şunu söyleyeyim; Behlül Özkan gibi isimlerin Soğuk Savaş üzerine çalışmaları çok önemli. Soğuk Savaş dönemi, Türkiye’de dış politika açısından da sivil-asker ilişkileri üzerine çok fazla gündeme gelmeyen bir dönem. Hâlbuki çok önemli gelişmeler var orada. Temelde Türkiye çok önemli bir antikomünist mücadele içinde olarak görülüyor, askeri darbelere bakılıyor. Fakat gözden kaçırılan, aslında Türkiye’nin bir denge politikası da yürütmeye çalıştığı. Türkiye’nin bu denge politikası bazen sıkışmışlıktan da doğuyor. Yani o dönemlerde de Türkiye zorlanıyor. Mesela Kıbrıs konusunda, Türkiye bir NATO ülkesi olmasına rağmen, Amerika tarafından Türkiye’ye uygulanan ve 4 yıl süren bir ambargo var. Zaten o ambargo nedeniyle, biraz da iş başa kaldığı için, Türkiye askeri konularda alternatifler arıyor; her şeyden önce kendisi bazı şeyleri üretmeye başlıyor.
Bir ülkeye yaptırımlar gelirse, o ülke bir blok dışında kalırsa, biraz panikleyip bir şekilde kendisi alternatif yaratmaya çalışıyor. Türkiye tarihine baktığımızda, Kıbrıs nedeniyle Amerika ile ilişkilerimiz sık sık kriz yaşıyor. En önemli konulardan bir tanesi 1974’ten önce, zannediyorum 1963’teki Johnson mektubudur. Başkan Johnson’ın Türkiye’ye “Eğer Kıbrıs’a bir müdahalede bulunursanız ve bunun karşılığında Sovyetler Türkiye’ye bir müdahalede bulunursa, NATO’nun 5. maddesi otomatik olarak gündeme gelmeyebilir, başınızın çaresine bakarsınız” mealindeki mektubu, Türkiye’ye bir soğuk duş etkisi yapmış, İnönü’nün de çok önemli bir tespitle meydan okumasına neden olmuştu: “Gerekirse yeni bir dünya kurulur, Türkiye de o yeni dünya içinde yerini bulur” demişti. Türkiye baktığımızda, her ne kadar NATO’nun içinde anti Sovyet kampta olsa da, dönem dönem bir denge politikası izlemeye çalışıyor. Amerika’dan istediği silahları alamadığında, bazen demir perde ülkelerine dönüyor, Sovyetlerle ilişkilerini belirli bir dengede tutmaya çalışıyor.
Daha da ileri gideyim. Çünkü ben Avrasyacılık, ulusalcılık meselesine çok kafa yoran bir dönem yaşamıştım. O dönem, Türkiye’nin stratejik kültürüne baktığımızda, Atatürkçülüğün, Kemalizm’in, Türkiye’nin bağımsız bir dış politika izlemesine, ‘’tam bağımsız Türkiye’’ sloganlarına baktığımızda, aslında Türkiye’nin stratejik kültür reflekslerinin bağlantısız yönde olma eğiliminde olduğunu düşünmüştüm ve hâlâ da belirli açılardan öyle düşünüyorum. Tarih kitaplarında çok beyliktir bu ‘’Stalin II. Dünya Savaşı sonrasında Türkiye’den toprak talebinde bulundu ve Türkiye o nedenle NATO’ya girmek zorunda kaldı’’ konusu önemli. Biz neden Kore’ye asker yolladık? Kore’de bizim çıkarımız neydi? Türkiye’nin Kore’de savaşması için ulusal çıkarı var mıydı? Yoktu. Hatta neden Türkiye 1946’dan itibaren çok partili düzene geçme konusunda daha istekli hale geldi? Bunlarda hep dış politikanın çok önemi var. NATO’ya girme isteği neden önemliydi? Çünkü Sovyetlerin toprak talepleri, Sovyetler Birliği’nden korkma, Türkiye’yi bağlantısız olabilme lüksünden kopardı. Ama normal şartlarda eğer Sovyetler Birliği böyle bir demir perde kurmayıp, II. Dünya Savaşı’nda iki kutuplu bir dünyaya gitmeseydi, belki Türkiye’nin tercihi bu kutuplar arasında seçim yapmamak olabilirdi. Burada Atatürk’ün ve İnönü’nün dış politikasına da baktığımızda da, II. Dünya Savaşı’nda Türkiye taraf tutmayan bir ülke oldu, en sonuna kadar da taraf tutmak istemedi. En sonunda artık Naziler kaybedince, Türkiye de savaşa girip bir şekilde Marshall yardımı ve Truman Doktrini’nin içine girerek sonucu NATO’da buldu. Nihayetinde Türkiye NATO’ya girdi. Ama Türkiye’nin stratejik kültürü ve refleksleri, bence bugün bu hükümette de dahil, stratejik otonomi, bağımsızlık ve bir şekilde etki alanını genişletmek üzerinedir.
Bu arada şunun altını çizeyim; her ülke bunu ister. Bana dünyada bir tane ülke göster ki “Ben stratejik otonomiyle ilgilenmiyorum, ben olduğum yerden çok memnunum. Bütün egemenlik haklarımı da seçimlerimi de stratejimi de ulusal çıkarlarımı da belirli bir ülkeye endeksli olarak yapmayı tercih ederim. Ben egemen olmak ve otonom olmak istemiyorum, stratejik olarak bağımlı olmak istiyorum” desin. Bunu diyen bir ülke zaten kendini çok ciddiye almayan bir ülkedir. O nedenle, Türkiye’nin stratejik otonomi peşinde olması, bölgesel bir güç olarak, orta boylu önemli bir güç olarak gayet normal.
Bu stratejik otonomi konseptinin temelinde, zaten Behlül’ün de yerinde tespiti, senin de tebessümle karşıladığın gibi, Fransa’nın De Gaulle ile Amerika’ya karşı bir strateji geliştirmesi yatar. 1957’de Süveyş Kanalı ile ilgili yaşanan savaşta, İngiltere, Fransa ve İsrail, Süveyş Kanalı’nı işgal ettiklerinde, çok ciddi bir şekilde kendilerini Amerika’nın karşısında buldular ve buradan bir şekilde Nâsır kazançlı çıktı. İngiltere, İsrail ve Fransa bambaşka sonuçlar ve çıkarsamalar yaptılar buradan. İngiltere o dezavantajını şöyle yorumladı; “Ben bundan sonra Amerika’nın, Washington’ın kabul etmediği hiçbir stratejiye girmem, her şeyimi onlarla beraber düzenlerim” sonucuna ulaştı ve orada Amerika-İngiltere birliği oluştu. İsrail de buna benzer bir şekilde Amerika ile ilişkilerini daha iyi tutmaya çalıştı. Ama onlar da aslında 1950’lerin sonunda hâlâ denge politikası izlemek istiyorlardı. Fransa ise “Amerika’ya güvenemeyiz, kendimizin askeri kapasitesi olması gerekiyor” sonucuna vardı. Bu konu çok önemli, çünkü Fransa zaten kendini imparatorluk geçmişi olan çok önemli bir ülke olarak görüyor. II. Dünya Savaşı’ndan bir şekilde kazançlı çıkıyor. NATO içinde, Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi içinde. Ama 1950’lerde, 60’larda sömürgelerini kaybetmeye başlıyor. Amerika’ya rağmen gücünü elinde tutmak isteyen ve egemen olmak isteyen bir Fransa var. Bu stratejik otonomi gayet normal bir şey Fransa gibi ülke için. Ama De Gaulle’ün devreye girdiği konu şu: “Eğer stratejik kapasitemiz yoksa, stratejik otonominin hiçbir anlamı olmaz” diyor.
Seninle bugünkü konuşmamızı bununla bitirmek istiyorum; ‘’stratejik kapasite’’ dediğimiz şey, ‘’stratejik otonomiden’’ çok daha önemlidir. Çünkü her ülke stratejik otonomi ister, ama her ülke stratejik kapasite yaratamaz. Fransa ne yaptı? Sonuçta kendisine ait bir nükleer güç geliştirdi. Bugün Fransa o nükleer gücünü bütün Avrupa üzerine kurma konusunda adımlar atıyor. Macron, nükleer bir denizaltı yapım yerinden bir konuşma yapıyor ve “Eğer NATO içinde sorunlar varsa, biz Amerikan nükleer şemsiyesinden belirli soru işaretleriyle emin olamıyorsak, bizim de nükleer şemsiyemiz var, biz de nükleer olarak Avrupa’yı koruyabiliriz” diyor. Bu bir ‘’stratejik kapasite’’ meselesidir.
Bugün Japonya’nın, İngiltere’nin, Kore’nin stratejik, ekonomik, sanayi ve askeri kapasiteleri var. Türkiye, bu stratejik konuda kapasiteyi sanki Rusya’ya gitmekle buluyor gibi geliyor bana. Başta ne konuştuk? “Bütünüyle her şeyi NATO sepetine koymayalım, biraz da Rusya’dan alalım. Sadece Patriotlarımız olmasın, S-400’lerimiz de olsun, F-35’ler de olsun S-400’ler de olsun.” Bu, stratejik otonomi değildir, bu iki kutup arasında, biraz onunla bununla al-ver ilişkisi, öbürüyle de biraz al-ver ilişkisidir. Kendi kapasitesi üzerine egemen, Atatürk’ün istediği gibi veya Türkiye’de Kemalist stratejik kültürün istediği gibi tam bağımsız olabilen iki bloktan bir kapasite meselesi değildir.
Şimdi bugün geldiğimiz noktada, Sezar’ın hakkını Sezar’a vermek gerekiyor; Türkiye, her ne kadar teknoloji konusunda, motor konusunda sorunları olsa da tarihinde ilk defa belki askeri güç olarak son 10 yılda ciddi hamleler yapmış, savunma sanayiinde bir yere gelmiş bir ülke olarak belirli bir stratejik kapasite yaratıyor. Mesela silah satıyor, mesela askeri üsler kuruyor; Katar’da, Somali’de, Irak’ta, Suriye’de, Libya’da, Azerbaycan’da ve başka bir sürü yerde, Türk savunma sanayiinin ürünleri, o bölgenin güç dengesini belirleyebilecek adımlar atabiliyor. Burada bir stratejik kapasite söz konusu. Bu stratejik kapasite, stratejik otonomiye hizmet ediyor. O nedenle stratejik sıkışmışlık olabilir, ki S-400’ler konusunda var. Çünkü bizim henüz kendimize ait bir füze savunma sistemimiz yok, bunu yapmak istiyoruz. F-35’ler konusunda bir stratejik sıkışmışlık var, çünkü Türkiye’nin Kaan projesi, 2030-2035 zaman diliminde, ancak motoru yapabilirsek stratejik otonomi getirecek Türkiye’ye. Daha bu noktadan çok uzağız. Hâlâ, Rusya, Çin ve Amerika arasında gidip gelmeyi ‘’stratejik otonomi’’ zanneden bir zihniyet de söz konusu. Ama asıl stratejik otonomi, Fransa’nın, De Gaulle’ün kafasındaki stratejik otonomi, stratejik kapasiteyle buluşabilirse anlamlı olur. Daha henüz o noktada değiliz, ama o noktaya doğru da ciddi adımlar attığımızı kabul etmemiz gerekiyor. Türkiye’nin bugün savunma sanayiinde geldiği yer, silah satan bir ülke olarak çok da yabana atılabilir bir yer değil. Bu konuda Türkiye ciddi adımlar attı, ama henüz stratejik özerklik konumunda stratejik kapasiteden uzağız.
Ruşen Çakır: Ömer coştun! Evet, güzel oldu, seni hazırlıksız yakaladım. İzleyicilere de söyleyeyim, önceden başlıkları konuşuyoruz, ama bu başlığı torbadan çıkarttım, çok güzel oldu. Dün Behlül Özkan’la yaptığım yayın da bayağı iyiydi, her ne kadar insanlar bu tür şeylere çok ilgi duymasalar da, Behlül ve Soli’nin yaptıkları iş çok temiz ve güzel bir iş. Onun için bayağı verimli oldu. Ömer, çok sağ ol. Gönül’e de buradan selam iletelim. İzleyicilerimize de teşekkürler, haftaya buluşmak üzere, iyi günler.








