Medyascope okurları yazıyor | Hakikat iddiasından sorumluluğa: Bilimde, etikte ve entelektüel duruşta hakikat mücadelesi

Okurlarımızı, takipçilerimizi, izleyicilerimizi ve tüm destekçilerimizi görüşlerini Medyascope’ta dile getirmeye davet ediyoruz. Yazınız editoryal ilkelerimize uyar ve Yayın Kurulumuz tarafından da uygun görülürse, web sitemizde imzanızla yayınlanacaktır. Konuşan, tartışan, farklı fikirlerin dile getirildiği bir Türkiye istiyoruz. Hatice Özhan, “Hakikat iddiasından sorumluluğa: Bilimde, etikte ve entelektüel duruşta hakikat mücadelesi” başlıklı yazıyı kaleme aldı.

Medyascope okurları yazıyor | Hakikat iddiasından sorumluluğa: Bilimde, etikte ve entelektüel duruşta hakikat mücadelesi
Medyascope okurları yazıyor | Hakikat iddiasından sorumluluğa: Bilimde, etikte ve entelektüel duruşta hakikat mücadelesi

İnsan türünün zihinsel ve toplumsal evrimindeki en büyük ve en tehlikeli yanılsama, kendisini değişmez doğruların, tartışmasız yargıların ve mutlak haklılıkların merkezine yerleştirmesidir. Oysa bilgi üretme sürecimiz, değerler dünyamız ve toplumsal vicdanın temsilcisi olan aydın duruşu ancak kendi sınırlarımızla, yanlışlarımızla ve konfor alanlarımızla yüzleşebildiğimiz sürece anlam kazanır. Tarih boyunca bilgiye erişen, düşünce üreten ve bilimin zemininde duran öznenin önündeki en temel sınav, ulaştığı hakikatin getirdiği ahlaki yükü taşıyıp taşıyamayacağı olmuştur.

Prof. Dr. Halil Berktay’ın bir üniversite seminerinde bilimsel yönteme ilişkin vurguladığı bir gerçek, epistemolojik olduğu kadar ahlaki bir boyuta da sahiptir. Berktay, bilimin hiçbir zaman mutlak doğruların üst üste yığılmasıyla gelişmediğini, aksine zaman içinde yanlışların terk edilip kavrayışın düzeltilmesiyle ilerlediğini belirtir. Bu tespit, bilimi dogma ve ilkel biat biçimlerinden ayıran temel sınırı çizer. Bilim, sarsılmaz kabullerin üzerine inşa edilen dogmatik bir kule değildir. Aksine, kendi yanlışlarını teşhis edebilme, çelişkilerle yüzleşebilme ve kavrayışı daha üst bir noktaya taşıyabilme sürecidir. Bilimi bir yöntem kılan şey, vardığı sonuçların tartışılmazlığı değil; kendini sürekli eleştiriye ve revizyona açık tutmasıdır. Bir bilgi yapısı hatasını kabul edemiyor, verileri kendi anlatısına uydurmak için çarpıtıyorsa, orada bilimsel zihniyetten değil, kendi varlığını kutsayan bir doktrinden söz edilir.

Berktay’ın bilgi kuramı düzeyinde ifade ettiği bu özeleştirel tutum, felsefeci İoanna Kuçuradi’nin ahlak felsefesindeki o yalın ve sarsıcı sorusuyla doğrudan kesişir: “Haksızlığa mı karşıyız, yoksa haksızlığın bize yapılmasına mı?” Kuçuradi’nin bu sorusu, bilimsel yöntemde aranan yanlışlanabilirlik ve nesnellik ilkesinin etik alandaki doğrudan karşılığıdır. Bir birey veya toplumsal kesim, haksızlığa yalnızca ucu kendisine dokunduğunda itiraz ediyorsa —yani ihlali ilkesel olarak değil, sırf mağduru kendisi veya kendi aidiyet grubu olduğu için reddediyorsa— orada etik bir duruştan bahsedilemez. Bu tutum, kendi çıkarını ve aidiyetini mutlaklaştırma çabasıdır. Kendi yaptığı haksızlıkları görmezden gelip başkalarının uğradığı haksızlığa feryat etmek, bilimsel düzlemde kendi teorisine tutkuyla bağlanıp çelişkili verileri yok sayan dogmatizm ile aynı zihinsel altyapıdan beslenir.

Aydın kavramının tarihsel olarak politik ve etik bir özneye dönüşmesi, bilgi ile ahlaki sorumluluğun birleştiği bu kesişim noktasında gerçekleşmiştir. 19. yüzyılın sonunda Fransa’yı sarsan Dreyfus Davası, aydınların tarafsızlık kisvesi altına sığınamayacağının en tarihsel kanıtıdır. Yahudi kökenli bir Fransız subayı olan Alfred Dreyfus haksız yere casuslukla suçlanıp Şeytan Adası’na sürgüne gönderildiğinde, devlet mekanizması, ordu ve kamuoyu yargının hatasını kabul etmek yerine kurumsal saygınlığı korumayı tercih etmişti. Oysa hakikatin izini süren gazeteciler ve ilkeli subaylar, ortada açık bir sahtecilik olduğunu belgelemişti. İşte bu noktada Émile Zola, 13 Ocak 1898’de yayımladığı ünlü “Suçluyorum…!” (J’accuse…!) mektubuyla yalnızca bir yargı hatasına itiraz etmedi; entelektüelin toplumsal işlevini yeniden tanımladı. Zola, ününü, konforunu, özgürlüğünü ve ülkesindeki konumunu riske atarak devlet otoritesinin karşısına dikildi. Zola ve onu destekleyen Anatole France, Marcel Proust gibi aydınlar grubu, kendilerine yapılmayan ama gözlerinin önünde cereyan eden bir haksızlığa karşı hakikat safında yer aldılar. Dreyfus Davası, aydının sadece bilgi biriktiren değil, bilginin ve adalet kavramının yüklediği ahlaki sorumlulukla harekete geçen kişi olduğunu tarihe kazıdı.

Türkiye’de entelektüel duruşun ve adalet ısrarının en somut örneklerinden biri sosyolog İsmail Beşikçi’dir. Beşikçi’nin tutumu, Kuçuradi’nin sorusuna verilmiş en net ve bedeli ödenmiş yanıtlardan biridir. Bir akademisyen ve sosyolog olarak Beşikçi, bilimsel araştırmalarının ve toplumsal gözlemlerinin kendisini getirdiği hakikat noktasında durmaktan vazgeçmemiştir. Kürt meselesi ve insan hakları ihlalleri konusunda resmî söylemlerin ve yerleşik tabuların ötesine geçerek bilimsel yöntemin gerektirdiği olgusal gerçekliği savunmuştur. Bu tutumu nedeniyle hayatının 17 yıla yakın bölümünü cezaevinde geçirmesine, kitaplarının yasaklanmasına ve akademik kariyerinin engellenmesine rağmen ilkesel duruşundan milim sapmamıştır. Beşikçi’nin duruşunu benzersiz kılan unsur, savunageldiklerini hiçbir etnik, politik veya ideolojik aidiyete indirgemeden tamamen hakikat, adalet ve ifade özgürlüğü bağlamında ele almasıdır. Kendisi mağdur olduğu için değil, kime yapıldığına bakmaksızın haksızlığa ilkesel olarak karşı çıktığı için akademi ve düşünce tarihinde hakiki entelektüel duruşun abidelerinden biri olmuştur.

Bilim insanı ya da entelektüel olmak, yalnızca laboratuvarda veri toplamak, arşivlerde belge incelemek veya teorik metinler üretmekten ibaret değildir. Bilimsel tutum, doğası gereği hakikate sadakati gerektirir. Hakikate sadakat ise bilginin toplumsal ve insani alandaki sonuçlarıyla yüzleşmeyi zorunlu kılar. Bilimde hakikate sadakat, kendi yanlış teorini terk edebilme cesaretidir. Etikte hakikate sadakat, haksızlığı kimin yaptığına veya kime yapıldığına bakmaksızın reddedebilmektir. Entelektüel duruşta hakikate sadakat ise Zola’nın gösterdiği üzere bedeli ne olursa olsun adalet arayışında ses çıkarabilmek; Beşikçi’nin temsil ettiği üzere resmî dogmalara karşı olgusal gerçeğin arkasında durabilmektir.

Sonuç olarak ne bilim hatasız doğruların sarsılmaz yığınıdır ne de toplumlar kendiliğinden adil hâle gelir. Gelişim, hem düşünsel hem de ahlaki alanda kendi önyargılarımızı, konfor alanlarımızı ve çıkar hesaplarımızı aşabilme kapasitemize bağlıdır. Hakiki bir zihinsel olgunluk, bilimde yanlışlarımızla yüzleşmeyi, etikte adaleti kendi çıkarımızın üzerinde tutmayı ve toplumsal alanda haksızlık karşısında ilkesel bir duruş sergilemeyi gerektirir.

Hatice Özhan kimdir?

1984 yılında Doğubayazıt’ta doğdu. VAN Yüzüncü Yıl Üniversitesi Radyo-Televizyon Yayımcılığı, Anadolu Üniversitesi Sosyoloji ve İstanbul Üniversitesi Çocuk Gelişimi bölümlerinden mezun oldu. Dicle Haber Ajansı (DİHA) ve BASHABER Gazetesi’nde muhabirlik yaptı. Özgür Gündem ve Gazete Duvar’da yazıları yayımlandı; Sonhaber.ch sitesinde editörlük ve köşe yazarlığı üstlendi. Roman, öykü ve deneme türlerinde yayımlanmış yedi kitabı bulunmaktadır. Halen Özel Eğitim alanında Uzman Öğretici olarak çalışmakta ve yazı çalışmalarını sürdürmektedir.

Medyascope'u destekle. Medyascope'a abone ol.

Medyascope’u senin desteğin ayakta tutuyor. Hiçbir patronun, siyasi çıkarın güdümünde değiliz; hangi haberi yapacağımıza biz karar veriyoruz. Tıklanma uğruna değil, kamu yararına çalışıyoruz. Bağımsız gazeteciliğin sürmesi, sitenin açık kalması ve herkesin doğru bilgiye erişebilmesi senin desteğinle mümkün.

Paylaş