İSTANBUL (Medyascope) – Işıl Öz, akademi ve ilaç sektöründeki deneyiminin ardından sağlık verilerini ve klinik araştırma sonuçlarını inceleyen “İkinci Okuma” yazı dizisini başlatan Bikem Akten Yalın ile konuştu. Yalın, Türkiye’nin klinik araştırmalardaki yerini, yeni ilaçlara erişimde yaşanan sorunları ve sağlık haberlerini değerlendirirken sorgulayıcı bir yaklaşımın önemini anlattı.

Sağlık haberlerinde veya klinik araştırma sonuçlarında karşılaştığımız abartılı başlıklar, gerçekte ne anlama geliyor? “Çığır açan” bir ilaç, hastanın günlük yaşamında ya da bir ülkenin sağlık sisteminde gerçekten bir karşılık buluyor mu?
Doktorasını ve akademik çalışmalarını tamamladıktan sonra kariyerinin büyük kısmını medikal strateji alanında geçiren Bikem Akten Yalın, tam da bu sorulara yanıt aramak amacıyla kapsamlı bir yazı dizisine başladı: “İkinci Okuma”
Yıllardır bir klinik çalışma sonucunun gerçekte neyi desteklediğini, verinin arkasındaki eksik veya gözden kaçan detayları anlamaya odaklanan bir isimden birinci elden bilgi edinmek oldukça kıymetli.
Bikem Akten Yalın ile akademi ve ilaç sektöründe geçen kariyer yolculuğunu, “İkinci Okuma” fikrinin doğuşunu, Türkiye’nin klinik araştırmalardaki durumunu, dijital çağda bilgiye şüpheci yaklaşmanın önemini konuştuk.
Söyleşimiz şöyle:
- Bize kendinden ve yolculuğundan kısaca bahsedebilir misin?
Boğaziçi’nden sonra ABD’ye doktoraya gittim ve doktoramı Tufts Üniversitesi Tıp Fakültesi’nde sinir bilimi alanında, biyolojik saatin genetik yapısını ayrıştırma üzerine yaptım. Ardından kısa bir süre MIT’de postdoc yaptım, sonra Harvard Tıp Fakültesi ve Boston Çocuk Hastanesi’nde spinal müsküler atrofi (SMA) üzerine preklinik araştırmalar yürüttüm. Akademiden ayrıldıktan sonraki on dört yılı ilaç geliştirmenin klinik ve medikal tarafında geçirdim. Bu süre boyunca nörolojiden immünolojiye, kardiyolojiden onkolojiye uzanan alanlarda bir ilacın klinik veriden hekime ve hastaya nasıl ulaştığı üzerine çalıştım. Kısacası hayatımın ilk yarısı veri üretmekle geçti. İkinci yarısı ise o verinin doktorlara, hastalara ve sağlık sistemlerine nasıl ulaştırıldığı, nasıl anlatıldığı, nasıl bir fark yarattığı ve yaratabileceğiyle ilgili yeni veriler toplamakla geçti.
Yazılarını ilgiyle okuyorum. Seni bu içeriği üretmeye iten temel ihtiyaç ya da kırılma noktası neydi?
Yıllarca bir klinik çalışmanın sonucunun basın bülteni başlıklarında başka, asıl makalede başka, hekimin muayenehanesinde bambaşka bir şeye dönüştüğünü gördüm. “Çalışma başarılı oldu” cümlesinin arkasında hangi hasta grubunun hiç çalışılmadığı, hangi ülkelerin masada olmadığı ya da çalışmanın elde ettiği ana sonucun gerçek hayatta, mesela doktor için, hasta için, hastanın ailesi veya ona bakanlar için, hatta sigorta sistemleri için ne anlama geldiği çoğu zaman sorulmuyor. Yazıları bu yüzden “İkinci Okuma” adıyla başlattım, çünkü bir veriyi ikinci kez okuduğunuzda ilk okumada kaçan soruları görmeye başlıyorsunuz. Aslında bu, sevdiğiniz bir filmi ikinci kez izlemek gibi, çünkü sonunu bilseniz bile o sona götüren ayrıntıları ikinci izleyişinizde çok daha iyi fark ediyorsunuz.
Yazılar hem İngilizce hem Türkçe değil mi?
Evet ama birbirlerinin çevirisi değiller. İngilizce yazılar biraz daha Amerika ve global pazar üzerine. Türkçe yazılarda ise bir adım daha ileri gidip o hastalığın Türkiye’deki sıklığını, geri ödeme durumunu, Türkiye’nin o çalışmalarda yer alıp almadığını ve bunun bizim hastalarımız ve sağlık sistemimiz için ne anlama geldiğini de soruyorum.
Bir örnek verebilir misin?
Örneğin meme kanserinde Türkiye, dünyadaki hastalık yükünün yüzde 1’ini taşırken Faz 3 çalışmalarına giren hastaların yaklaşık yüzde 5’ini veriyor, yani beklenenin beş katı hasta veriyor. Ama bugün onaylı 31 meme kanseri ilacından 12’sinin bedeli Türkiye’de ödenmiyor; Türkiye’ye hiç ulaşmamış yedi ilacın dördünün ana çalışması ise Türkiye’de yürütülmüş. Klinik araştırmaya hasta veriyoruz, ama ilaç şirketlerinin kurduğu bir sömürü sisteminde kadınlarımız bu ilaçlara ya ulaşamıyor ya da ulaşsa bile cebinden fahiş fiyatlar ödemek zorunda kalıyor. Pembe Ekim’de meme kanseri için farkındalık yaratmak ile ilaca erişimin aynı şey olmadığını gösteren bu tablo, benim için yazmaya değer bir hikâyeydi.
Peki, dijital dünyadaki yüzeysel söylemlere kapılan kalabalığa çabanı nasıl özetlersin?
Benim derdim kimseye “doğrusu budur” demek değil. Bilim insanı eğitimi aldığınızda ya da yıllarınızı akademide geçirdiğinizde, yaptığınız her işin temelinde şüpheci bir bakış açısı oluyor. Bu yüzden hiçbir zaman “bu budur” diye konuşmayı sevmedim, popüler bilimde bunu yapan meslektaşlarımı da eleştirdim. Çünkü bilim yazarlığı böyle olmamalı; okurun bir sonraki sağlık haberini okurken hangi soruyu sorması gerektiğini birlikte göstermemiz gerekiyor.
Bir çalışmada kaç hasta vardı, kimler dışarıda bırakıldı, ilaç plaseboya, yani boş şeker hapına göre gerçek bir fark yarattı mı, bu fark hastanın gündelik hayatında hissedilir mi, yan etkilere rağmen hastanın hayat kalitesini artırmaya değer mi, yani o ilaç ödediğiniz paraya değer mi diye sormayı alışkanlık haline getirdiğinizde, sosyal medyadaki abartılı başlıklar zaten kendiliğinden etkisini kaybediyor. Bu yüzden yazılarda tablo ve grafiklere çok yer veriyorum, çünkü bir zaman çizelgesi ya da iki sayının yan yana konması bazen bir paragraf açıklamadan daha ikna edici oluyor. Zaten beynimiz bu kadar bilgiyi bir anda alırken yorulabiliyor; en can alıcı bilimsel veriyi grafiklerle hızlıca göstermek okuyucunun aklında daha rahat kalıyor. Grafikleri bazen anneme, bazen eşime gösterip test ediyorum :)
“Türkiye’nin klinik araştırmadaki payı, bir avuç kurumun omuzlarında duruyor”
Okuyuculardan nasıl tepkiler ve geri dönüşler alıyorsun?
Yazılar henüz çok yeni; İngilizce ve Türkçe toplam on yazı çıktı ve okurlar sağ olsun, epey ilgi gördü. Ama beni en çok etkileyen şey kaç kişiye ulaştıkları değil, kime ulaştıkları oldu. “Klinik araştırmalarda Türkiye masada mı?” dizisinden sonra bu işin içinde olan, klinik araştırma merkezlerinin günlük işleyişini bilen kişilerden mesajlar aldım. Bu mesajlar, kayıtlardaki sayıların sahada nasıl karşılık bulduğuna dair, hiçbir veritabanında göremeyeceğim bir bakış açısı kattı. Bu da bir sonraki yazının çıkış noktası oldu.
Başka bir okur ise ülke düzeyindeki sayıların yetmediğini, bu yükü hangi hastanelerin taşıdığını görmek istediğini yazdı. Çok haklı bir soruydu, çünkü cevabı ülke ortalamasının gizlediği bir tabloyu ortaya çıkardı. Türkiye’nin yer aldığı çok uluslu Faz 3 çalışmalarında, Türkiye’deki klinik araştırma merkezlerinin yaklaşık üçte ikisi kamu üniversite hastanelerinde; Hacettepe ve Ege tek başına bu çalışmaların neredeyse dörtte birinde yer alıyor. Son yıllarda en büyük kamu yatırımı olan şehir hastaneleri ise bu klinik araştırma merkezlerinin yalnızca yüzde 8’ini oluşturuyor. Klinik araştırmalara en çok hasta verdiğimiz, en güçlü olduğumuz alanlardan biri olan kan kanserlerinde ise tablo daha da keskin, çünkü bu çalışmalarda Türkiye’deki her 100 klinik araştırma merkezinden yalnızca 3’ü şehir hastanesi. Yani ülkenin klinik araştırmadaki payı, bir avuç kurumun omuzlarında duruyor.
Bu geri dönüşler bana, doğru yöne bakmak ve karşılanmamış ihtiyacın gerçekte nerede olduğunu bulmak için bazen literatür taramasından çok sahadaki insanların sesini duymanız gerektiğini yeniden hatırlattı. Sahadan gelen tek bir mesaj, hiçbir makalede yer almayan bir hikâyeyi ya da bir bürokrasiyi önünüze koyabiliyor. O hikâye karanlıkta kalmış olabilir, ama pratikte önemi büyüktür ve ülke çapında hem hasta hem doktor için önemli bir sıkıntı yaratıyor olabilir. Bu durum da sonra yeni bir araştırmanın konusu haline geliyor. Bu yazıların benim için asıl önemi de burada, çünkü okurlar yazının bir parçası; bir sonraki soruyu onlarla birlikte soruyorum.
Sağlık okuryazarlığı ve içerik doğrulaması konusunda yapay zekâyı şu an ne kadar yeterli görüyorsun?
Yapay zekâyı açıkça kullanıyorum ve bunu yazılarımda da belirtiyorum; literatür taramasında Undermind’ı, PubMed, Amass ve clinicaltrials.gov gibi veritabanlarını, analiz ve yazım sürecinde de Claude’u kullanıyorum. Bazen grafikleri veya videoları Copilot’a yaptırdığım da oluyor. Açıkçası yapay zekâ, yıllardır aradığım araştırma ve yorumlama yardımcısı gibi; gecenin üçünde “bir de şuna bakalım mı?” dediğimde ne sıkılıyor ne de “yarın konuşalım” diyor.
Eşim Serhat Cenk Yalın film editörü ve video yapımcısı olduğu için videolarda onun da gözü ve emeği var; tabii bunlar farkındalık kazandırmak amaçlı kısa videolar. Bu araçlar benim haftalar sürecek bir taramayı saatlere indirmemi sağlıyor, ama son kararı ve yorumu hâlâ insanın vermesi gerekiyor. Çünkü yapay zekâ çok emin bir dille yanlış bir sayı ya da var olmayan bir kaynak verebiliyor, ya da bazen eksik bilgiyle çalışıp size çok yanlı bir fikir sunabiliyor.
Bu nedenle her rakamı orijinal kaynağına geri dönüp kontrol ediyorum, her yaptığını sorguluyorum, bazen onunla tartışıyorum. “Bir de şuna bak, bir de buna bak” dedikçe ya “haklıymışsın, yanlış bir sonuç çıkarmışım” diyor, ya da “hayır, bu doğruymuş, ama söylediğini araştırırken şöyle bir veri buldum” diyor. Bu gelgitler yüzünden yazıların başlangıç noktasıyla son noktası genelde birbirinden inanılmaz derecede farklı oluyor, ama gelinen nokta, güzel grafiklerle anlatılan kapsamlı bir araştırma oluyor. Genel okur açısından en büyük risk, yapay zekânın verdiği akıcı cevabın doğru cevapla karşılaştırılmaması. Sağlık okuryazarlığının yeni tanımı bence “bu bilginin kaynağı ne ve onu ben nasıl kontrol ederim?” sorusunu sorabilmek.
Son dönemde seni en çok heyecanlandıran, radarına takılan konular neler?
Türkiye’nin klinik araştırmalardaki yeri şu an en çok kafa yorduğum konu. Güçlü hekim altyapımıza ve geniş hasta havuzumuza rağmen pek çok önemli çalışmada ya hiç yer almıyoruz ya da çok küçük bir payla temsil ediliyoruz; bu da yeni tedavilerin Türk hastalarda nasıl çalıştığını bilmememiz anlamına geliyor. Meme kanseri gibi fazlasıyla yer aldığımız alanlarda ise bu kez, eski ya da yeni fark etmeksizin, bazı önemli ilaçların hastaya ulaşmadığını görüyoruz.
Alzheimer’da yeni antikor tedavilerinin gerçek dünya verileri ve Türkiye’de sağlık turizmi başlığı altında uzun süreli bakımın nasıl örgütlenebileceği de gündemimde. Genetik hastalık ilaçlarına erişim ve geri ödeme tartışması da yakında yazacağım konulardan biri, çünkü akraba evliliğinin bazı bölgelerde hâlâ yaygın olması nedeniyle Türkiye maalesef genetik hastalıklar açısından yükü ağır bir ülke. Daha uzun vadede ise kalp-damar riskinde tıp dünyasındaki yeni hedefler, yeni tedaviler ve Türkiye’nin duruşu ile psikedelik tedavilerin psikiyatrideki geleceği, bu ilaçların Türkiye’de toplum, Sağlık Bakanlığı ve SGK tarafından damgalanmadan nasıl karşılanacağı, belki de hiç kabul görmeyeceği beni heyecanlandıran alanlar.








