NAZA belgeselini izlemeye çok çekinerek gitmiştim. Endişem meğer yersizmiş.
Belgeselde Gazzeli çocukların dayanılmaz görüntüleriyle karşılaşmaktan korkuyordum. Filistin’e Özgürlük Platformu’nun (FÖP) bir üyesi olarak, Filistinlilerin acılarıyla ve acı görüntüleriyle öyle hemhâl olmuş durumdayım ki, filmi ne kadar merak etsem de içimde güçlü bir direnç hissediyordum.
NAZA belgeselinde Gazzelilerin çilesine dair insanın göğsünü sıkıştıran görüntü hemen hemen hiç yok. Aksine, dingin, sakin, serin bir film. Filistin halkına yapılanların akıl almaz korkunçluğunun boyutunu, ancak film bu soğukkanlılık içinde katman katman ilerlerken ağır ağır, artan bir dehşet ve öfkeyle idrak ediyorsunuz.

Film, gece vakti Tel Aviv’in bir gökdeleninin çatısının mahremiyetinde geçiyor. 7 Ekim 2023’ten sonra Filistinlilerin kitlesel katliamında, bombalamalarında yer almış, çoğu erkek, çoğu elit-üst sınıf mensubu, konuşmaya gönüllü 24 askerin sırayla anlatılarını dinliyoruz.
Askerler anonim; ses ve görüntüleri yapay zekâ yoluyla tanınmaz hâle getirilmiş, dolayısıyla rahat konuşabiliyorlar. Kimliğini bildiğimiz tek bir kişi var: Bu askerlerle röportaj yaparak kullandıkları bombalama sistemine dair basit sorular soran yönetmen Yuval Abraham; kameraman ise eş yönetmen Rachel Szor.
Burası bir mahkeme, bir hesap verme yeri değil. Yönetmen bu söyleşiler sırasında askerleri yargılamıyor; belgeselin amacı bu değil. Belgesel, bu boyutta bir kitlesel öldürmenin nasıl mümkün olabildiğinin mekanizmasını, sistemi ve sivil ölümlerin boyutunu anlamaya ve bize anlatmaya çalışıyor.
Sosyal medyada sürekli gördüğümüz Filistinlilerin yardım çağrıları, ıstırabı artık kimseye dokunmaz oldu.
Bu belgeseli özel kılan, bu kez madalyonun diğer yüzünün, İsrailli faillerin anlatıyor olması.
Yapay zekâ
NAZA, İbranice nezek agavi, yani “yan hasar” veya “sivil kayıp”’ın kısaltılmışı. Bu kavram İsrail ordusu tarafından, tek bir hedefi ortadan kaldırmak için yaklaşık kaç sivil ölümün kabul edilebilir olduğuna atıfta bulunuyor. “Yan hasar” olarak öldürülen her bir sivil, bir NAZA. Örneğin, “on NAZA”, belli bir hedefin yok edilmesi için on sivilin öldürülebileceği anlamına geliyor. Çok önemli bir hedef söz konusuysa, o tek hedefin ortadan kaldırılması için NAZA sayısı, yani öldürülebilecek sivil sayısı 500’e kadar çıkabiliyor.
İsrail devleti, Filistinlilerin teknolojik altyapıya sahip olmasına izin vermeyerek bu altyapıyı zamanında kendileri kurmuşlar. Yapay zekâ yoluyla her bir Filistinlinin her bir hareketini gözetleme ve onları hedef yapma imkânına sahipler. İsrail ordusunun her bir Filistinlinin cep telefonu ile bağlantısı var: Yatak odalarına kadar bütün konuşmaları dinleyebiliyor, bütün mesajlaşmaları okuyabiliyorlar.
Filistinliler için hiçbir zaman hiçbir mahremiyet yok.
Filistinlileri takip mekanizmalarından birinin adı, “Baba Nerede?” Herhangi bir kişinin Hamas üyesi olabileceğine dair İsrail ordusunun kuşkusu varsa (kuşku olması yeterli; bunun gerçek olması gerekmiyor), şüpheliyi sokakta öldürmekle uğraşmaktansa evinde, ailesiyle birlikte ortadan kaldırmak daha kolay olduğundan, çocukların cep telefonlarını takibe alıyorlar. “Baba” kelimesini yakaladıklarında babanın evde olduğunu varsaydıkları akşam bütün apartmanı, komşularla birlikte onlarca insanı bombalıyorlar.
Pek çok kez yapay zekâ varsayımlar ve hedefler konusunda hata yapıyor. Hamas üyesi olduğundan kuşkulanılan bir kişi köşedeki fırından ekmek aldıysa, fırıncı da Hamas üyesi sayılıyor.
Askerlerin anlatımındaki Gazze
Askerler yapay zekâyı katliam için nasıl kullandıklarını serinkanlılıkla, metodolojik olarak, hatta kimisi çizimler eşliğinde anlatıyor.
Onların anlatımından dinlediğimiz ve zihnimizde canlandırdığımız Gazze, belgeselin bir katmanı.
Bombalamalar konusunda her birinin hissiyatı farklı. Suçluluk ve pişmanlık duyuyorum diye anlatan tek tük asker de var ama çoğunluk, sistemin içinde sadece bir vida olduğunu, görevini yerine getirdiğini söylüyor; yapılanları gururla, serinkanlılıkla anlatıyor.
Hepsinin hemfikir olduğu bir konu var: Evet, bu bir soykırım.
“Eğlenceliydi” kavramını kullanıyor birkaçı. Onlar için bu bir video oyunu gibi: Ne kadar çok öldürürsen o kadar yüksek puan alırsın. Örneğin, bir defada NAZA sayısını tutturamazsa, tatminsizlik, başarısızlık hissediyor.
Bir apartmanda karı kocanın yataktaki konuşmalarını, küçük çocuk kahkahalarını, az sonra bu insanları öldüreceklerinin bilincinde olarak dinliyorlar. Binayı bombaladıktan sonra çocuk kahkahalarının çığlıklara dönüşmesini de dinliyor, sonra arkadaşlarıyla buluşup keyifle bira içmeye gidiyorlar.
Öldürdükleri kişiler için kendi aralarında “kadın” veya “çocuk” kelimeleri asla kullanılmıyor: NAZA kullanılıyor.
Askerlerden biri, bombalamaktan aldığı zevki şu mealde anlatıyor: “Yukarıdan kendini bir tür tanrı gibi hissediyorsun: Müthiş bir iktidar, müthiş bir güce sahipsin.” Kullandığı, akla cinsel haz getiren bir dil.
Bu eğlenceli, tanrısal güce sahip olunan yüksek adrenalinli dönem tamamlandıktan sonra, bu askerler “sıradan sivil” konumuna düşmekte, dünyevi hayata adapte olmakta zorlanıyorlar. Fakat İsrail devleti kendilerine psikolojik danışmanlık hizmeti sunduğunda “Buna hiç ihtiyaç duymadım” diye anlatıyor askerlerden biri.
Yine de, bu belgesel için röportaj vermeyi ve yaptıklarını anlatmayı kabul etmeleri, ayrıca birkaçının, “Bazı şeyleri de anlatamayacağım” diye mırıldanması, bence her şeye rağmen aslında içten içe duydukları rahatsızlığı ve konuşmak, belki bir tür günah çıkarmak ihtiyacını ele veriyor olabilir.
Askerlerden biri, çok önceden Polonya’da Nazi toplama kamplarını ziyarete gittiğini, Nazilerin nasıl bu kadar çok insanı öldürebildiğine şaşırdığını, fakat kendisi Filistinlileri öldürmeye başladıktan sonra Nazileri anlayabildiğini anlatıyor.
(Bu asker, çok önemli bir şeyi es geçiyor: Naziler Dünya Savaşı ortamında Yahudilere yaptıkları kötülükleri ülke içinde ve dışında saklamaya çalıştılar; soykırım ülke için hâlâ büyük bir utanç konusu. Buna karşılık İsrail, Batı’nın desteği, bombaları, gelişmiş silah ve yapay zekâ teknolojisiyle donatılmış olarak, topraklarını çaldıkları tamamen savunmasız insanları öldürmekle kalmıyor; bununla böbürleniyor, bundan zevk alıyor, daha beterini de yapacağını dünyaya ilan ediyor.)
Tel Aviv’in ekranlarındaki Gazze
Söyleşilerin yapıldığı çatı, çepeçevre Tel Aviv’in modern, gece şıkır şıkır parlayan şık gökdelenleriyle çevrili. Tel Avivli ailelerin ikamet ettiği gökdelen dairelerinin çoğunun perdesi açık; o yükseklikte hem ihtiyaç hissedilmediğinden hem de ortalıkta bir tehdit olmadığından.
Askerler bu söyleşiyi yaparken ve Filistinlilerin her hareketini nasıl gözetlediklerini, en mahrem konuşmaları bile nasıl dinlediklerini anlatırken, kamera da ara sıra, etrafı kuşatan gökdelenlerdeki dairelere birkaç saniyeliğine zoom’luyor.
Belgeselin ikinci katmanını, burada kamerayla birlikte biz izleyicilerin de röntgenlediğimiz insanlar oluşturuyor. Evlerin birçoğunda televizyonlar açık: Çoğu Tel Avivli, akşam haberlerini aynı kanaldan izliyor. Haber spikerinin arkasındaki göz alıcı mavi fon, ekranlardan Tel Avivlilere, gökdelenlerin farklı noktalarındaki pencerelerden de biz izleyicilere göz kırpıyor.
Televizyondaki Gazze haberleri, Netanyahu görüntüleri eşliğinde İsraillilerin sakin ev hayatlarına tanık oluyoruz: Yemek yiyen aileleri görüyoruz; kucağındaki bebeği pışpışlayan anneyi, yataktaki insanları, uykuya hazırlananları, dişini fırçalayanı…
Tel Aviv’den sadece 60 kilometre ötedeki Gazze’ye atılan bombaların sesi hafif bir sarsıntı yaratarak duyulabilirken ve bu kadar yakında bir soykırım gerçekleştirilirken bu gökdelenlerde ev hayatı olağan seyrinde devam ediyor.
Askerlerin anılarıyla Tel Avivlilerin hayatları bazen harmanlanıyor, katmanlar birbirine giriyor: Bir mahallenin Gazzelilerden “temizlenmesi”’nin anlatımına, gökdelenlerden birindeki pencereden görünen bir kadının, yemekten sonra masada biriken kırıntıları bir el hareketiyle süpürmesi eşlik ediyor.
Bomba seslerinin yanı sıra ara ara tiz siren sesleri duyuluyor. Gökdelenlerden birinde bir adam telaşsızca balkona çıkıyor, dışarı bakıyor.
Böyle yaşamayı normalize etmiş bir toplum, İsrail toplumu.
Bitirirken
Yüksek teknoloji, mahremiyeti ne kadar da kırılgan hâle getirmiş. İsrail devleti, mahrem bilgilerden Filistinlileri katletmek için yararlanıyor; kamera yoluyla mahremiyetine tecavüz ettiğimiz Tel Avivlileri ise güzel yaşatmak için kullanıyor.
Biz izleyiciler, üçüncü katmanız.
Askerlerin itiraflarıyla, böbürlenmeleriyle, pişmanlıklarıyla faset faset Gazzelilerin hikâyesinin bambaşka boyutları çözülerek önümüze serilirken, Gazzeli aileler ve onlara reva görülenler yepyeni bir hayatiyet kazanıyor.
Ama askerlerin kişiliklerini de merak ediyoruz. Tel Aviv’de ikamet edenlerin nasıl yaşadıklarını, ne tür insanlar olduklarını da merak ediyoruz.
Tel Avivli ailelerin ise pencerelerinden, onların hayatındaki Gazze’ye tanık oluyoruz; Gazze sürekli onlarla birlikte, iç içe.
Tel Aviv şehri, Gazze’yi gece gündüz yaşıyor. Gazze, Tel Aviv’i görüntüleriyle, sesiyle, kokusuyla, solunan havayla, yerde yarattığı sarsıntıyla, ruhuyla kuşatmış, gözeneklerinden içeri sızmış.
Gazze’yi silkip atmak mümkün değil.
7 Ekim 2023’ten bu yana İsrail 73.000’den fazla Filistinliyi öldürdü, hâlen de öldürmeye devam etmekte.
NAZA belgeselinin Venedik Film Festivali’nde Jüri Özel Ödülü’nü kazanmış olmasına şaşırmamak gerek. İsrail’de büyük öfkeye neden olan belgeselin sürekli ölüm tehditleri alan yönetmenleri Yuval Abraham ve Rachel Szor’un hem cesaretine hem de film yapımcılığına; soykırım gibi bir hassas konuyu ateşli, öfkeli bir dille değil, farklı yönden ve yaklaşılabilir sükûnette ele alarak izlenebilir kılmalarına insan hayran kalıyor.

Kadıköy Sineması’nda izlediğim bu filmi kaçırmamanızı hararetle tavsiye ederim. Gittiğimde sinema bomboştu; dilerim dünyada gördüğü ve hak ettiği ilgiyi Türkiye’de de görür.
Kaçırırsanız: The Guardian ve JW Films prodüksiyonu bu film, Kasım 2026’dan sonra The Guardian web sitesi üzerinden ücretsiz, çevrimiçi izlenebilecekmiş.








