İSTANBUL (Medyascope) – Atmosferde biriken sera gazları gezegenin sıcaklığını artırıyor, sıcak hava dalgalarından deniz seviyesinin yükselmesine kadar uzanan etkiler hem insanları hem de diğer canlıları etkiliyor. Birleşmiş Milletler Çevre Programı’nın verilerine göre küresel sera gazı salımları 2024’te rekor seviyeye ulaştı.

Birleşmiş Milletler İklim Değişikliği Konferansı (COP31), 9-20 Kasım’da Antalya’da düzenlenecek. Ülkeler zirvede iklim krizi karşısında atılacak adımları görüşmek üzere bir araya gelirken, küresel sera gazı salımları ve sıcaklık artışı müzakerelerin temelindeki sorun olmaya devam ediyor.
İklim krizi, insan faaliyetleri nedeniyle dünyanın iklim sisteminde yaşanan hızlı değişimi ve bu değişimin doğa ile toplum üzerindeki ciddi sonuçlarını anlatıyor. Krizin temelinde, başta fosil yakıt kullanımı olmak üzere insan faaliyetleri sonucu atmosfere salınan sera gazları bulunuyor.
Birleşmiş Milletler Çevre Programı’na (UNEP) göre sera gazları, bir örtü gibi ısının atmosferde tutulmasına yol açıyor. Bu gazların miktarı arttıkça gezegen ısınıyor, sıcaklık artışı da iklim sistemini değiştiriyor. Peki iklim krizi nasıl ortaya çıktı, etkileri neler ve gelecekte neyle karşılaşabiliriz?
Küresel ısınmadan iklim krizine: Kavramlar nasıl değişti?
- Küresel ısınma: NASA’ya göre bilim insanı Wallace Broecker, 1975’te yayımlanan bir makalesinde “küresel ısınma” kavramını kullandı. Terim, 1980’lerin sonunda haberlerde de daha görünür hale geldi. İnsan faaliyetleri sonucu atmosferde biriken sera gazlarının etkisiyle dünyanın ortalama yüzey sıcaklığının uzun vadede artmasını ifade ediyor.
- İklim değişikliği: Sıcaklık artışının yanı sıra yağış düzenleri gibi iklim sistemindeki daha geniş ve uzun dönemli değişimleri kapsıyor. Bu kavram yeni değil. 1988’de kurulan Hükümetlerarası İklim Değişikliği Paneli’nin (IPCC) adında da yer alıyordu. Yale Climate Connections’ta yayımlanan, dört ABD gazetesini inceleyen bir analizde, “iklim değişikliği” kavramının 2009 itibarıyla bu gazetelerde “küresel ısınma”dan daha sık kullanıldığı görüldü.
- İklim krizi: Değişimin doğa ve toplum üzerindeki ciddi etkilerini ve harekete geçme ihtiyacını vurguluyor. Yale Climate Connections’ın analizine göre terim, incelenen gazetelerde 2018’in sonundan itibaren belirgin biçimde daha fazla kullanılmaya başladı. 2019’da İngiltere merkezli The Guardian da yayın rehberinde “iklim krizi” ve “iklim acil durumu” gibi kavramları tercih edeceğini duyurdu.

Sera gazları neden artıyor?
Kömür, petrol ve doğalgazın enerji üretimi, ulaşım ve sanayide kullanılması, atmosfere karbondioksit salınmasına yol açıyor. Metan gibi diğer sera gazları da ısınmada rol oynuyor.
UNEP’in aktardığı verilere göre küresel sera gazı salımları, kısa süreli düşüşler dışında 1850’lerden bu yana genel olarak arttı. Salımlar 2024’te yaklaşık 58 milyar tonla rekor seviyeye ulaştı.
Atmosferdeki gazların etkisi yalnızca salındıkları ülkeyle sınırlı kalmıyor. Küresel ölçekte biriken sera gazları gezegenin tamamını etkiliyor.
350 ppm nedir?
“Ppm”, milyonda bir parçacık anlamına geliyor. Atmosferdeki karbondioksit yoğunluğunun 350 ppm olması, kuru havadaki her bir milyon molekülün yaklaşık 350’sinin karbondioksit olması demek. Bu sayı, bir yılda salınan gaz miktarını değil, atmosferde birikmiş karbondioksitin yoğunluğunu gösteriyor.
İklim bilimci James Hansen ve çalışma arkadaşları, 2008’de yayımladıkları araştırmada, gezegenin yaşanabilir koşulların korunması için karbondioksit yoğunluğunun başlangıç hedefi olarak en fazla 350 ppm’e düşürülmesini önerdi.
Dünya Meteoroloji Örgütü’ne (WMO) göre, atmosferdeki küresel ortalama karbondioksit yoğunluğu 2025’te 426,8 ppm’e ulaştı. Sera gazları atmosferde ısıyı tuttuğu için bu birikim uzun vadeli ısınmaya katkıda bulunuyor.

1,5 derece ne anlama geliyor?
1,5 derece, belirli bir günün ya da kentin sıcaklığı değil, küresel ortalama yüzey sıcaklığının sanayi öncesi döneme göre artışını anlatıyor. 2015 tarihli Paris Anlaşması, sıcaklık artışını 2 derecenin oldukça altında tutmayı ve 1,5 derece ile sınırlamak için çaba göstermeyi hedeflemişti.
UNEP’in 2026 Emisyon Açığı Raporu, küresel ısınmanın 1,5 derece eşiğini aşma yolunda olduğunu gösterdi. Aşımın mümkün olduğunca düşük tutulduğu senaryoda bile sıcaklık artışı yüzyıl ortasında 1,7–1,8 dereceye çıkabilir. Raporda, hızlı ve kapsamlı salım azaltımları ile 2100’e kadar 1,5 dereceye veya altına dönme olasılığı ise yaklaşık yüzde 50 olarak hesaplandı.

İklim krizinin etkileri neler?
İklim krizinin etkileri herkes tarafından eşit yaşanmıyor. IPCC’ye göre yaklaşık 3,3–3,6 milyar insan, iklim değişikliğine karşı yüksek derecede kırılgan koşullarda yaşıyor. Düşük gelirli ülkelerde ve yoksul topluluklarda sağlık hizmetlerine, güvenli barınmaya ve afetlere karşı korunma imkânlarına erişimin sınırlı olması, kayıpları ağırlaştırabiliyor.
Çocuklar ve yaşlılar aşırı hava olaylarının sağlık etkilerine karşı özellikle risk altında. Kadınlar ise birçok yerde gelir, kaynak ve karar alma mekanizmalarına erişimdeki eşitsizlikler nedeniyle iklim kaynaklı afetlerden daha fazla etkilenebiliyor. Kuraklık ve seller, gıda ve temiz suya erişimi de zorlaştırarak mevcut eşitsizlikleri derinleştirebiliyor.

Değişim, kutup bölgelerinde de görülüyor. Arktik’te uzun süre donmuş halde kalan topraklar çözülüyor. “Permafrost” olarak adlandırılan bu toprakların çözülmesi, içlerinde depolanmış karbon ve metanın atmosfere salınmasına yol açabiliyor. Bu da ısınmayı daha da artırabilecek bir döngü yaratma riski taşıyor.
Isınma, deniz ve kara ekosistemlerini de tehdit ediyor. UNEP, sıcaklık artışıyla birlikte mercan resiflerinin kaybı ve büyük buz tabakalarındaki değişimler gibi geri döndürülmesi zor sonuçların olasılığının arttığını belirtti.
Buz kaybı ise deniz seviyesinin yükselmesine katkıda bulunarak kıyılardaki yaşam alanları açısından risk oluşturuyor. Isınmaya uyum sağlama veya yeni alanlara göç etme imkânı sınırlı türler de yaşam alanı kaybı ve yok olma riskiyle karşı karşıya.

İklim kriziyle mücadelede ne yapılabilir?
Ülkeler, iklim krizi karşısında atılacak adımları görüşmek üzere Antalya’da COP31’de bir araya gelecek. Ancak önceki zirvelerde alınan kararlarla uygulamalar arasındaki açık sürüyor. COP30’da 80’den fazla ülke fosil yakıtlardan çıkış için yol haritası çağrısı yapsa da böyle bir yol haritası zirvenin nihai kararına girmedi.
Bilimsel senaryolar, etkili bir mücadelenin enerji sistemlerinde kömür, petrol ve doğalgazdan uzaklaşmayı gerektirdiğini gösterdi. UNEP’in 2026 Emisyon Açığı Raporu’nda yüzyıl sonunda ısınmayı 1,5 dereceye geri döndürmeyi amaçlayan senaryoda küresel sera gazı salımlarının 2030’a kadar 2025’e göre yüzde 18 azaltılması gerektiği vurgulandı. Rapora göre ülkelerin mevcut taahhütleri tam uygulansa bile bu azalma yüzde 5 ila yüzde 8’de kalıyor.
Aynı senaryoda kömürden elektrik üretiminin 2035’e kadar 2025’e göre en az yüzde 75 düşmesi ve 2040’a kadar küresel ölçekte fiilen sona ermesi gerekiyor. Yenilenebilir enerji ve enerji verimliliğinin yaygınlaştırılması da dönüşümün parçası. İklim hareketleri, bu geçişin çalışanların ve toplumun haklarını gözeterek adil biçimde yürütülmesini savunuyor.
Öte yandan fosil yakıt şirketlerinin zirvelere erişimi, müzakerelerin bağımsızlığına ilişkin soru işaretleri yaratıyor. Uluslararası Şeffaflık Örgütü, COP30’da 9 AB ülkesi heyetinde fosil yakıtlarla bağlantılı 63 temsilci tespit etti.
COP31 hazırlıklarında da kömürlü santraller işleten YK Enerji’nin ortakları Limak ve IC Holding’in “iklim destekçisi” olarak yer alması eleştirildi. EGEÇEP bu durumu “yeşil aklama” olarak nitelendirdi. Şirketlerin destekçi olması, tek başına müzakerelerde lobi faaliyeti yürüttüklerini göstermese de iklim zirvesi ile fosil yakıt çıkarları arasındaki çelişkiyi tartışmaya açtı.







