68 Mayis

Amador Fernández-Savater: “1968’deki sezgiyi kötü emellerine alet edenlerden geri almalıyız”

«68 sezgisini ortadan kaldırmak» isteyenlere karşı, İspanyol filozof Amador Fernández-Savater, Mediapart’a yazdığı bir metinle, Jean-François Lyotard’ın yazıları üzerine eğiliyor ve 2018’in «enerji avcısı rejim»i neo-liberalizmin tersine, «enerjileri düzenleyen bir rejim» olarak düşünüyor 68’i. 22 Mayıs 2018’de yayınlanan yazıyı Haldun Bayrı çevirdi.

amador
Amador Fernández-Savater

Bugün şeylerin gidişatını esaslı biçimde dönüştürmek isteyen bizlere 68 ne verebilir? Şayet inisiyatifi tekrar ele alıp kendimizi neo-liberalizm karşısında tepki konumundan çıkarmak istiyorsak, 68’de tezahür etmiş olan ve acilen geri almamız gereken o sezgiye dönüp bir bakmayı öneriyorum.

68 Sezgisi

20. yüzyılın devrimci tarihinde 1968 ne anlama gelmektedir? 1917 Ekim Devrimi’nden beri ortalığa hükmetmiş olan, iktidarın alınması yoluyla devrim varsayımının bunalım ve gerilemesinin o anda başladığını söyleyebiliriz.
68’i sadece Fransa’da olanlarla özetleyemeyiz. Zamanda ve mekânda fiilî olarak geniş bir dalga yayılmıştır ve ABD’de, Meksika’da, Çekoslovakya’da, İtalya’da, İspanya vb.’de görülmüştür bu. Bu ülkelerin hiçbirinde, bir öncü parti üzerinden iktidarı alma niyeti olmamıştır. O sezgi şöyle ifade edilebilir: Toplum (sadece) iktidar ele geçirilerek ya da üretim araçlarına el konarak değiştirilmez.
1917’den itibaren Sovyetler Birliği’nde ne olup bitmişti? Hiç kuşkusuz, siyasî iktidar düzeyinde muazzam bir değişim olmuştu. Aynı şekilde, üretim ilişkileri, rekabet vb. düzeyinde de önemli değişimler olmuştu. Bununla birlikte bürokratik kapitalizmin derin mantıkları kendilerini yeniden üretmeyi sürdürmüşlerdi: yöneticilerle uygulayıcılar arasındaki katı bölünme, karar alma erkindeki dikey yoğunlaşma, uzmanların “bilim”ine tapınma, emeğin taylorculaşması ( Taylorculuk: Frederic W. Taylor’ca önerilen, emeğin harcanması sırasında işçinin zaman kaybına yol açan bütün öğeleri ortadan kaldırarak yoğun biçimde, hızlı çalışmayı gerçekleştirme yöntemi, Ç.N.), en ileri hedefler olarak büyüme ve üretkenlik, vb..
“Sezgi”den söz ediyorum, çünkü o dönemde açık bir formülleştirme söz konusu değildi; bulanık, dili dolaşan ve farklı biçimlerde tavsayan bir şeydi bu. Bizzat Marksist-Leninist kavramsal çerçeve içinde SSCB’yi eleştirenler de vardı; iktidarın alınmasının bir kültür devrimiyle beraber gerçekleştirilmesi gerektiğini düşünenler de vardı (o dönemde Mao’nun ve Che’nin mesajıydı bu), vb.. Fakat herkeste ortak bir duygu vardı: “Bir siyasî devrim tek başına yeterli değil”. Öyleyse ne?

Siyasî ekonomi, libido ekonomisi
Fransa’da 70’li yıllar çok büyük felsefî üretim yılları oldu. Arjantinli düşünür León Rozitchner şöyle diyordu:  “Halklar mücadele etmezse, felsefe de düşünmez.” Felsefenin kapalı devrede işlemeyip toplumda ortaya çıkan dürtülerden ve meselelerden beslendiğini kastediyordu bununla. Halklar mücadele ederse, felsefe de çabalarını azamiye çıkarır. Fransa’da 70’li yıllarda olup biten de budur.
Bu felsefî üretime can verenin, 68 sezgisini fikirler düzleminde üstlenme yolundaki farklı teşebbüsler olduğunu tasavvur etmeyi öneriyorum. Tüm 70’li yıllar boyunca, iktidar, bilgi, cinsellik, hayalgücü, simgesel değiş tokuş, vb. hakkında karmaşık tanzimler çıkacaktır ortaya. Münhasır ya da imtiyazlı çerçeve olarak Marksizm’i aşan genel bir yeni kavramlaştırma söz konusudur. Fiilî olarak hâlâ bugün de beslenmeye devam ettiğimiz bir yeni kavramlaştırma.
Jean-François Lyotard 68 sezgisini felsefî düzeyde üstlenme teşebbüsünü gösteren düşünürlerden biridir. 50-60’lı yıllarda özerklikçi/otonomist “Sosyalizm ve Barbarlık” (Socialisme et Barbarie) grubu içinde militanlık yaptıktan sonra, 68 fırtınasını tam göbeğinde yaşamıştır: Nanterre Üniversitesi’nde ve 22 Mart Hareketi’nde (1968’de 22 Mart Cuma gecesi Nanterre’de kurulmuş olan, otorite-karşıtı ve anarşizm esinli öğrenci hareketi, Ç.N.).

jean-francois-lyotard
Jean-François Lyotard

Bugün Lyotard çehresi sıkı sıkıya post-modernlik mefhumuna bağlıdır. Oysa yaşamı boyunca başka düşünce yolculukları da yapmıştır. Nitekim 70’li yıllarda, Gilles Deleuze ile Félix Guattari’nin daha çok bilinen felsefeleriyle diyalog içinde, arzu etrafında karmaşık bir felsefe geliştirmiştir.
Mayıs 68 sezgisine Lyotard nasıl bir biçim vermektedir? Onun önerisini, daha sonra açıklayacağım tek bir cümleyle özetliyorum: “Libido ekonomisiz siyasî ekonomi olmaz”. Bu ne anlama gelir? Muayyen bir arzu konumu tarafından desteklenmeyen; ötekiler, dünya ve genel olarak hayat karşısında bir tavır, motivasyonlar ya da eğilim tipi tarafından desteklenmeyen bir üretim biçimi olmadığı anlamına geldiğini söyleyebiliriz.
Çok ufak olmadan çok büyük de olmaz. Öznellik sorununu hesaba katmadan köklü toplumsal değişimler getirmeye çalışmış olan devrimciler, büyük başarısızlığa uğramışlardır. İçerikleri değiştirmiş, fakat biçimlere dokunamamışlardır; bunun sonucunda ise, her birimizin sadece dışında olmayıp içinde de derinlemesine bulunan tahakkümü yeniden üretmişlerdir.

Arzu konumundaki değişim

Lyotard toplumsal dönüşümü “arzu konumunun köklü bir dönüşümü” olarak tasavvur etmeyi önerir.
Niçin “konum?” Çünkü bir arzu nesnesinin yerine bir başkasını koymak söz konusu değildir sadece; bizatihi arzulama “biçimi”nde, arzunun çıkış noktası olan “mahal”de bir değişiklik vardır: Sadece neyin istendiği değil, aynı zamanda istenenin “nasıl” istendiği. Sadece başka politikacılarla olmaz bu; politikayla başka bir ilişkiyle olur; sadece bir başka işle değil, işle bir başka ilişkiyle, vb..
Başka şeyleri arzulamak, farklı biçimde arzulamak. Sözünü ettiğimiz değişim, arzu edilenin ve edilmeyenin, önemli olanın ve olmayanın, tüylerimizi ürpertenin ve bizi umursamazlaştıranın sil baştan yeniden ayrıştırılması anlamına gelir. Sadece ideolojik tarzda değil, beden ve ten düzeyinde.
Eninde sonunda, Lyotard’a göre toplumsal değişim bir başkalaşım meselesidir. Bizzat beşerin şekillenmesinde bir değişimdir. Bazı antropolojik dikişlerin atmasıdır, farklı bir insanlığın ve başka varoluş imkânlarının üretilmesidir: “Bir deri değişimidir”.
Mesut, çizgisel ya da elzem bir süreç gibi görülmesi katiyetle yanlış olan bir başkalaşım; zira hem sevinçli hem acılıdır, binlerce şey tarafından çekiştirilir ve büzüştürülür, yükseldiği anlar da vardır alçaldığı anlar da, öne doğru sıçramaları da vardır gerilemeleri de. Kirlidir; kanla çamurla lekelenmiştir, katiyetle murdardır… İstenmiştir, üstlenilir, ama ürkütür ve dışlanır da. Bazen aynı zamanda iki şeydir; aynı kişiler tarafından, aynı anda.

1968 : Enerjileri düzenleyen bir rejim
60’lı yıllarda, Fordizm ve sanayi toplumu döneminde hâkim olan arzu konumu nedir? Lyotard, bedenleri “normalleştirme”ye ve sadece ortalama, vasat yoğunluklar üretmeye yönelen, enerjileri “düzenleyen” bir rejimden söz eder.
“Emek alanında” ise, bizzat Taylor’ın beyan ettiğine göre, “işçi bir orangutan ve robot karışımı olmalıdır”. Görevlerin standartlaştırılmış tanımı getirilir, emek davasına her tür duygusal katılım ya da müdahale dışlanır, bir hiyerarşiye ya da piramit şekilli bir yapıya mutlak itaat sağlanır. 60’lı yılların kapitalizmi yüksek derecede baskıcı ve disiplincidir: Belirlenen mahallerde ve işlevlerde bedenleri sabitleyen otoriter bir iktidar icra eder. Elbette fabrikada, ama ailede de; okul, hastane, hapishane, ordu vb.’de de.
“Tüketim alanında”, değişim değerinin mutlak zaferidir: Para karşılığı değişime sokulabilirse her nesne sisteme girip dolaşabilir. Hiçbir şey kutsal değildir, hiçbir şey “dokunulmaz” değildir, her şeye karşı “saygıda kusur edilebilir”: satılabilir, satın alınabilir, ticarîleştirilebilir. Para, var olan diğer tüm ölçüleri, geçmişte üretimi ve malların dolaşımını yöneten kapitalizm-öncesi kaideleri yok eden mutlak ölçüdür. Şeyler yoktur, kişiler yoktur, faaliyetler yoktur; ne bilgiler ne inançlar vardır: Değişim değerinin farklı maskeleri vardır sadece.
Bu şekilde üreyen ve kendini tekrar üreten “insan tipi”, hesap, tasarruf ve pazarlık edip çıkarlarını savunarak çalışan “homo economicus”tur. Uysal, ağırbaşlı, ciddi ve ılımlıdır. “Arzusuz” bir varlık söz konusu değildir; arzusu itaatkârdır ve soyutun gücü tarafından, değişim değeri tarafından şekillendirilmiştir.

1968’de arzunun sapması

60’lı yılların hareketlerini Lyotard’ın önerisinden yola çıkarak nasıl anlarız? Mahalleri ve sınırları, talepleri ve istekleri belli olan toplumsal hareketler söz konusu değildir; “arzunun sapmaları”dır bunlar. Toplumdaki tektonik tabakaların hareketleridir.
Bir yandan, yerleşik kanalları ve nesneleri usaresizleştiren muazzam bir arzu “çekilmesi”ni gerektirirler: geleneksel aile, fabrika işi, dizi halinde bireycilik, otorite, para, tüketim ve mülkiyet, ötekiyi kendi mülkü olarak gören çift aşkı, vb.. Devasa ve görünmez erozyon: Bürokratik kapitalizmin önerdiği insan tipi ne eleştirilir ne kınanır; fakat libidoya bağlı bir yatırım kaydırması üzerinden kitlesel olarak “kaçılır” ondan.
Önceden arzulananlar arzulanmaz artık. Arzu artık yerleşik kurumlar üzerinden düzenlenmez; disipline bağlı iktidarın muayyen bir beden tipini üretmesi ve yeniden üretmesi kabil değildir artık. Gençler artık kendi kendilerini tanıyamazlar ve artık “homo economicus” olarak davranamazlar; sistem çalışmıyordur.
Diğer bir yandan, arzu bir başka biçimde oluşturulur; farklı biçimde işlemeye başlar; başka şeylere ve başka “değerler”e yatırım yapar: Disiplin ve otorite karşısında özerkliğe. Dünyadaki araçsal bağlar karşısında tutkuların yoğunlaşması; toplumsal atomların kapalı bireyciliği karşısında topluluk. 60’lı yılların siyasî ve karşı-kültürcü tecrübeleri hakiki bir paralel ya da alternatif topluma biçim verirler; bunlar toplulukçu mekân ve projelerden, yardımlaşma ağlarından, tutkulu bağlardan oluşmuştur. Toplumsal arzu bir “dış”a doğru kaçar.

68 sezgisini silmek

60’lı yılların hareketleri bugün nasıl görülüyor? Sağ, çağımızın bütün korkularını üzerine yönlendirdiği günah keçisi haline getirdi onları: Değerlerin çöküşünün, umumîleşmiş yön şaşkınlığının ve günümüz toplumundaki ‘kargaşa’nın suçlusu, prekarizasyon ve yaşamın korunmaması değil de 60’lı yıllar imiş.
Ama 60’lı yıllar diğer yakadan gelen eleştiriye de konu oluyor. Bugün, sağla tuhaf bir suç ortaklığı içindeki bazı sol eleştirmenlerin 60’lı yılların hareketlerine yüklendiği yazılar okuyabiliyoruz. 68’in aslında kendini beğenmişlikten tüm gelenekleri ve disiplini reddedip bireyciliği teşvik ederek işçi sınıfını bölen ve tüketim toplumu ile ‘modernliğin’ su yüzüne çıkıp sağlamlaşmasını hızlandıran liberal bir hareket olduğunu ileri sürüyorlar.
İpe sapa gelmez tahliller bunlar. Ama bu eleştirilerin ima ettiğini ihmal etmemek gerekir: “Arzu politikalarını bırakmak ve klasik politika biçimlerine dönmek gerekir”miş. Parti ve iktidarın fethi (seçimle), kurbanlık teşhisi konmuş halkın temsili, taşıyıcı ve kaldıraç olarak kimlik ya da ahlâk, sol, vs.. Politikanın yegâne mümkün ufku, bu eleştirmenlerin bize dediğine göre, paramparça olmakta olan Refah Devleti’nin savunulmasıymış.
Böylece, “68 sezgisini ortadan kaldırmak” istenmektedir.
Benim düşüncem tam aksi yönde gidiyor. Bugün neo-liberalizmin bu kadar güçlü olması, aldattığı ve baskı uyguladığı içindir; özellikle de kendini “kaçınılmaz ve arzuya değer” göstermesindendir. Onlarca yıldır yaşanan neo-liberal karşı-devrimi sadece ücretlere ve işçi sınıfının bileşimine bir saldırı gibi değil, bilhassa “arzu bakımından bir karşı-saldırı” gibi görmek gerekir.
60’lı yıllar esnasında, hareketler önden gidiyor, devlet de onları izliyordu; genç haylazları kulağından tutup evlerine döndürüyordu falan… Bugün, bunun tam tersi oluyor. Mesela Airbnb örneğini alalım (verilebilecek bin örnekten biri): Neo-liberalizm girişimde bulunuyor ve sol politika bunu ‘kurallandırmak’la sınırlıyor kendini — daha beterini yapmıyorsa. Sermaye derin toplumsal akımları okuyor, arzuyu çekiyor ve enerjileri paraya tahvil etmeyi biliyor, icat edip yaratıyor. Ve bu sırada solun, piyasa akışlarına şu veya bu vergiyi dayatmaktan başka derdi yok.
Özgürleşme/Vesayetten kurtulma güçlerinin halihazırda bu kadar zayıf olması, tam da 68 sezgisiyle teması yitirmiş olmalarındandır. Arzu edilebilir ya da edilemez yaşam biçimleri etrafında mücadele etmezler artık. Eleştirel görüş beyanıyla, iletişim politikasıyla, hiçbir şeye direnmeyen bir direnişle sınırlarlar kendilerini.
İnisiyatifi yeniden almak hiç kuşkusuz mücadeleyi yeniden arzu düzleminde tasarlamaktan geçer: Ne tipte insan varlığıyız ya da olmak istiyoruz? Fakat bunu içinde yapmak zorunda olduğumuz koşullar değişmiştir; zira bugün, 60’lı yıllardan hayli farklı bir arzu ekonomisinde yaşıyoruz.

2018: Enerji avcısı bir rejim
Bugün arzunun hâkim konumu hangisidir? 1974’te Lyotard, ufuk açıcı birkaç sayfada, “enerji avcısı” bir rejimden söz eder.
Buradaki “avcı”, kanla beslenen bir vampir değildir sadece. Lyotard’ın önerdiği çehre farklıdır; daha karmaşık ve daha ilginçtir: Avcı, enerjileri coşturur (akabinde bunları çalmak için), aşırı tahrik edilmiş enerjileri yağmalar.
Bu çehrenin günümüzdeki yankısı, fetih biçimleri olarak finanstaki sermayedir; yerin altını üstünü birbirine katan politikalardır; kuralsız spekülasyondur; sermayenin canlı varlıkta şimdiye kadar dokunulmamış yeni katmanlara duhul etmesidir (insanî ve insanî olmayan); yağma, talan ve maço şiddetidir. Bunu da neo-liberalizm diye adlandırıyoruz.
Ya arzu? Neo-liberalizm sadece baskı ve disiplin uygulamaz; “enerjileri yoğunlaştırır”: Seferber eder, canlılık katar, teşvik eder. Onun ürettiği ve yeniden ürettiği “insan tipi” artık “homo-economicus” değildir; “hep-daha-fazla” arzusu tarafından itilen, “azamileştirici” diye adlandırabileceğimizdir. Azamileştirici ne ılımlılıktan, ne itidalden, ne mâkulden tasarruf etmeye uğraşır; onun derdi “kendini sürekli aşmak”tır: devamlı bir yetişme süreci, azami esneklik, daimi değer tespiti, kesintisiz rekabet, vb..
Kafasının sigortası atan Wall Street ‘kurdu’dur bu; hep dopingli, savurgan, ölçüsüz, cinsel temas avında, sabırsız, hayâsız, küstah. Daima tırmanış halinde: Neo-liberalizmin bize önerdiği yoğunluk tipi “tırmanış”tır.

Can sıkıntısından iç daralmasına
Neo-liberalizm artık bize hayır (“yapamazsın”) demiyor, daima evet (“yapabilirsin ve yapmalısın”) diyor. Bizi zorlayan bir dış iktidar gibi işlemiyor; içsel ve gönüllülüğe dayalı. Tatmini bastırmıyor (ya da baskıya tatmin karıştırmıyor), ama tatmine yol açıyor. Arzuda, elinden kurtulunması muhtemelen çok daha zor olan bir ton değişimi bu.
Ama başka bir şey de icap ettiriyor: Arzu üstüne kalınca, ona kötü muamele gösteriyor ve muazzam bir acıya yol açıyor. O var olma rahatsızlığından, o acıdan yola çıkmak gerektiğini düşünüyorum. Bu ne anlama geliyor peki?
Düzenleyici eski rejim baskı ve disiplin uyguluyordu; bedenleri katı biçimde mekânlarda ve işlevlerde sabitliyordu; bu da umumî bir “can sıkıntısı”na yol açıyordu.
Tutku-suzlaşmış hayat olarak, tatminin asgarîleşmesi olarak can sıkıntısı, 60’lı yılların devrimci itirazındaki en önemli konu olmuştur. “Açlıktan ölmeme garantisinin bedeli can sıkıntısından ölme riski olan bir dünya istemiyoruz” diye yazıyordu sitüasyonist Raoul Vaneighem — daha sonra popüler bir slogana dönüşecekti bu.
Avcı rejim seferber eder, zorlar ve talep eder; böylece İspanyolca’da halk dilinde “agobio” [1] diye adlandırdığımızı üretir. Aşırı görev yüklenilmesinden, zihinsel enerjilerin kesintisiz seferber edilmesinden, dikkatin sürekli uyarılmasından, sonunda yaşamın tamamını kaplamaya başlayan çalışma zamanının sınırsızlaşmasından ileri gelen bir kaygı ve gerginlik karışımı.
Can sıkıntısından strese; –yönlendirilen, bir raya oturtulan, daraltılan– yaşamın baskılanmasından, –aşırı yüklenilen, aşırı tahrik edilen, aşırı uyarılan– yaşamın seferber edilmesine. Stresten “yorgunluğa”; “orangutan ve robota” dönüştürülmüş emekçinin yorgunluğundan hayli farklı olan, gündelik bütün konuşmalarımızda sözünü ettiğimiz ve strese, iç daralmasına, “sürekli geride kalma”nın verdiği suçluluk duygusuna bağlı bir zihinsel yorgunluğa tekabül eden bir tükenmişlik. Ve yorgunluktan çöküntüye: enerjilerin kökten düşüşe geçmesi, motivasyon kaybı, avcı rejiminin B yüzü.
Arzu bugün elektroşoklanmakta ve bölümlere ayrılmaktadır. “Elektroşoklanmaktadır”, çünkü dışarıdan taleplerle baskılanmakta ve gerilmektedir. Daimî kesintililik ve süreksizlik, her tür sürenin parçalara ayrılması ve aşınması içinde de “bölümlere ayrılması”.

2018’de arzunun sapması

60’lı yılların ünlü eleştirel denemesi “Tek Boyutlu İnsan”ın (çev: Seçkin Çağan, May Yayınları) sonunda, Herbert Marcuse, Walter Benjamin’den bir alıntı yapar: “Ancak birilerinin umutsuzluğu pahasına umut ederiz.”
Bugün hâlâ doğru bu. Umut, “artık yapamadıklarını”, “artık istemediklerini” belirtenlere dayatılan randıman zorunluluğunun doğurduğu var olma rahatsızlığında bulunuyor.
İçi daralanlar, boğulanlar, geberikler, yıpranmışlar, ezilmişler, batmışlar, işi başından aşkınlar, bitkinler, stresliler, elektroşoka uğramışlar. Günümüzdeki arzunun hâkim konumunu, “hep-daha-fazla”yı çatırdatabilecek olanlar onlardır (bizleriz).
Bugün kesintiye uğratan nedir peki? Randıman zorunluluğundan kendimizi nasıl kurtarabiliriz? “Azamileştirici”nin çehresinden nasıl firar edebiliriz? Neo-liberalizmin “libido ekonomisi”ne yeni bir saldırı lüzumu vardır; onun arzu örgütlenmesine bir saldırı. Arzu eden enerjilerimizde bir “kesinti”.
Bu “mücadele” ille de epik, kahramanca ve kolektif olmayabilir. Üstelik ufak ufak firar etmeyi ve kişisel kesintileri hor görmemek gerek. Bu anlamda, David Le Breton, “kendi olma” zorunluluğuna, sürekli biçimde bağlantıda ve amade olma zorunluluğuna, aynı zamanda da daima seviyeyi tutturma zorunluluğuna itaatsizliğin incelikli yolları üzerine bir araştırma yapmıştır. “Sessizlik”ten ve “yürüyüş”ten bahseder. Bunları “siyasî” direniş biçimleri olarak görmeyi önerir. Sürekli bağlantıda olmanın doğurduğu gürültünün etkin kaçakları gibi; bir Benlik’le değil de bizatihi arzuyla tekrar temas kurma şekilleri olarak; her birimizin kuvvetine (ritim, beden, soluma) dikkat gösterme alıştırmaları olarak; metalaştırılmamış ve “sermayeye dönüştürülmeyen”, amaca ulaşmanın araçları olmayan hazlar olarak.
Bir de kolektif kesinti anları vardır. Toplumun bazı kesimleri o zaman birlikte titreşime girerler. Bazen bir şey talep ederler, bazen de etmezler. Bazen hazırlanmış bir söylemleri vardır, bazen de yoktur. Asıl önemlisi, onların örgütlenme şekillerinin neo-liberal yaşam biçimini sorgulamasıdır. Yaşam farklıdır ve farklı şekilde var olma hazzı yerleşir. Bir anlığına, iç daralması, kaygı ve deney faresinin çılgın koşusu durur. Çalışma ve tüketme enerjileri kolektif yaşamı ayakta tutmaya yöneltilir. O yerden başka bir yerde olmak istenmemektedir artık. İstediğiniz kadar zamanınız vardır. Enerjinin azami yoğunlaşmasıdır. Tükeniş, ama “mesut” tükeniş. Gündelik yaşamın marazlarından çoğu bu koşullarda ortadan kalkar ve arzu kendini yeniler

Ölü zamanlarla yaşamak ve prangalardan zevk almak
Mayıs 68’de Paris duvarlarına biri şöyle yazmıştı: “Ölü zamansız yaşamak ve prangasız zevk almak”. Can sıkıntısına karşı bir slogan. Ama bugün biz, ölüme karşı yaşamı, baskıya karşı kurtuluşu, eskiye karşı yeniyi, can sıkıntısına karşı yoğunluğu, içe karşı dışı çıkaramayız sadece. Kesintiler tam da o esnada düşünmek için durduğumuz ölü zamanlardır; ağırlık merkezi olarak arzumuzla tekrar temas kurarız. Ebeveynlerle, işle, çevreyle ilişiği kesmek söz konusu değildir; her şeyle ilişkimizi yöneten avcı mantığında “kesintiye gitmek” söz konusudur. Toplumu bırakıp “kurtarılmış bölgeler”e gitmek söz konusu değildir; dönüşümü “bulunduğumuz yerde” zorlamak söz konusudur. Sürekli tırmanış halinde olmak söz konusu değildir; başka yoğunlukları vurgulamak ve bu yoğunluklarla (inişleri ve çıkışlarıyla daha incelikli) başka bir ilişki kurmak.
Farklı bir biçimde yaşamaya başlamak, şeyleri özlü bir biçimde değiştirmeyi mümkün kılmanın tek yoludur. 68’in sezgisi budur. Koşullar ve meydan okumanın ifadeleri değişmiştir sadece.

Bazı referanslar:
Dérive à partir de Marx et Freud, Jean-François Lyotard, Éditions Galilée, 1973.
Des dispositifs pulsionnels, Jean-François Lyotard, Éditions Galilée, 1973.
Economie libidinale, Jean-François Lyotard, Éditions de Minuit, 1974.
“Hep-daha-fazla” rejimi üzerine ayrıca bkz. La nouvelle raison du monde. Essais sur le néolibéralisme, Christian Laval y Pierre Dardot, Éd. La Découverte/Poche, 2010.

 

[1] Agobio aynı zamanda şu anlamlara gelir: iç daralması, endişe, baskı altında olmak, rahatsızlık, kaygı, tasa etmek, soluksuz kalmak, can sıkıntısı, daralmak, bezginlik, yorgunluk, tükenmişlik, azap, yılgınlık, keder, ıstırap, vesvese, acı.