Emma Sinclair-Webb: “Türkiye’de bu kadar tartışmalı bir seçim hiç görmemiştim”

Share on facebook
Share on twitter
Share on pocket
Share on email
Share on print

18 Nisan’da İnsan Hakları İzleme Örgütü’nden Emma Sinclair-Webb’le referandum öncesindeki yürütülen kampanyaları, seçim gününü ve AGİT’in seçimle ilgili hazırladığı raporu konuşmuştuk. Röportajın tam metninin çevirisini aşağıda bulabilirsiniz:

İlk sorum referandum öncesindeki atmosferle ilgili. Sizce kampanyalar nasıl bir ortamda sürdürüldü? Bu ortamın yaratılmasına neden olan önemli olayların ve faktörlerin neler olduğundan bahsedebilir misiniz? 

Bence bütün referandum kampanyası daha önce benzeri görülmemiş bir siyasi baskı altında gerçekleşti. Kampanya dönemini değerlendirmek için birkaç ay öncesine gitmemiz gerek çünkü bütün bunlar 15 Temmuz darbe girişiminin ardından ve olağanüstü hal altında yaşandı. Olağanüstü hal esnasında Türkiye’de inanılmaz bir baskı gördük. Bunun en bariz göstergelerden biri, aslında çok daha önce başlamış olan, medyaya yönelik saldırılardı. Bir diğeri yargıya ve mahkemelere yönelik baskılardı: Gülen ile ilişkili olduğu iddia edilerek görevinden alınan hakimler ve hükümetin mahkeme kararlarına direkt müdahale etmesi. Son olarak, HDP’ye yapılan baskılardan bahsedebiliriz. Buna ilişkin olarak gözardı edildiğini düşündüğüm bir konu var: Güneydoğu’daki yerel yönetimlere yapılan saldırılar ve seçilmiş birçok belediye yöneticisinin görevlerinden alınması. Bu bence bu hikayede biraz dışarıda bırakılıyor.

Sen önemli olayları sormuştun. Bence medya kurumlarının kapatılması, gazetecilerin hapse atılması çok önemliydi, neredeyse 151 gazeteci ve medya çalışanı hapse atıldı. Medya çalışanların da bahsetmenin önemli olduğunu düşünüyorum çünkü illa ki medyada bir şeyler yazmayan sadece medya kuruluşları için çalışanlar, yöneticiler hapse atıldı. Mesela Zaman ve Cumhuriyet’in yönetim kurulu üyeleri ve avukatları. Bunlar bence daha kampanyalar başlamadan önce medyada anayasa değişikliğine dair hiçbir kamusal tartıştıma olmamasına neden oldu. Bazı platformlar var Cumhuriyet gazetesi, Diken ve Artıgerçek gibi internet sayfaları var, buralarda tartışmalar oluyor ama onların basılı medya ve ana akım televizyon kanalları kadar geniş bir kitleye ulaşma imkanları yok. Yani ülkenin geleceği, nasıl yönetileceği konusunda çok önemli bir karar vereceğiniz bir anda bütün medyayı ortadan kaldırıyorsunuz. Oylanacak olan, ülkedeki bütün siyasi ortamı kökünden değiştirecek bir karar ve bunu vermeden önce bağımsız ve eleştirel medyayı yok ediyorsunuz. Bu medya aynı zamanda bir tartışma ortamının yaratılabileceği; hükümeti sorgulayabilecek, hükümete sorular sorabilecek ve hükümeti sorumlu tutabilecek bir yer. Medyanın tek rolü haber yapmak değil, aynı zamanda olanlarla ilgili hükümete sorular sormak, siyasi liderleri ve siyasetçileri kamuya karşı sorumlu olduklarını hatırlatmak görevi var. Siz medyanın bu rolünü elinden alırsanız, bir ülkedeki siyasetle ilgili tartışmaları yok edersiniz, kamusal alan neredeyse sıfırlanır ya da sadece iktidar sahiplerinin sesinin yankılandığı ve başka kimsenin sesinin duyulmadığı bir alan haline gelir. Hükümetin eleştirilmesi, mevcut siyaset ve siyasetin ne olması gerektiği ve siyasi liderlerin sorumluluklarıyla ilgili daha iyi ve etkili tartışmalar yapılması elzem.

Yargı ve HDP’ye uygulanan baskılardan da bahsetmiştiniz… 

Yargıya uygulanan baskı tabii ki çok uzun bir sürecin bir parçası. Son iki yıl boyunca, yolsuzluk iddialarının gündeme gelmesinin ardından, birçok hakim ve savcının görev yerlerinin değiştirildiğini ve görevden alındığını gördük. Bunlar AKP ve Gülenciler arasındaki iktidar kavgasının ardından yaşandı. 15 Temmuz’dan sonra hakimler hapse atılmaya başlandı. Eğer bir ülkede hakimleri hapse atıyorsanız bu çok ciddi bir durumdur ve yargı bağımsızlığını engeller. Tabii ki hakimlerle ilgili soruşturma başlatabilirsiniz ama hakimler ve yargıçları hapse atmak başka bir konu. Ama şu anda tanık olduğumuz sadece Gülencilerin yargıdan “temizlenmesi” değil, olanlar, mahkemelerin davalarla ilgilenme şeklini de değiştiriyor. Bunun en son örneği, bir süre önce, 21 gazetecinin tahliye edilmelerinin ardından hükümete yakın gazetecilerin yazdıkları ve tweetleri nedeniyle yeniden tutuklanmalarıydı. Bunun ardından bu gazetecileri tahliye eden üç hakim ve bir yargıç görevden alındı. Şu anda yargı üzerindeki baskının medya üzerindeki baskıyla bir araya geldiğini görüyoruz, bu çok tehlikeli bir karışım.

HDP üzerindeki baskılardan bahsetmiştiniz, ben bunun çok önemli olduğunu düşünüyorum. Bu baskılar “Hayır” kampanyasının gidişatını da önemli ölçüde belirledi. HDP milletvekilerinin tutuklanması ve belediyelere kayyum atanmasından biraz daha bahsedebilir misiniz? 

Bu tabii ki çok uzun süre önce yapılmış ve Mayıs 2016’da başlatılmış bir planın sonucu. Milletvekilerinin dokunulmazlığını kaldırmak çok sorunlu bir karardı. O kararla bütün milletvekilerinin dokunulmazlığı kaldırıldı ama HDP milletvekillerine yapılanlar diğerlerinden açıkça farklıydı ve adaletsizdi. Kasım 2016’da Selahattin Demirtaş ve HDP’liler tutuklandılar ve o zamandan beri de hapishanedeler. Anayasa değişikliğiyle ilgili tartışmalar Aralık ayında yapıldı ve onlar bütün bu sürecin dışında kaldılar. Bence bu parlamentodaki ikinci büyük muhalefet partisi olan HDP’yi siyasi arenanın dışında tutmak için bilinçli olarak uygulanan bir plandı. Böylece anayasa tartışmalarının ve kampanyasının bir parçası olamadılar. HDP’nin içindeki en öne çıkan, kendini en iyi ifade eden ve insanlara ulaşabilen sesler bu kampanyanın dışında bırakıldı. İdris Baluken tahliye edildi ve hızlıca yeniden tutuklandı. Bence iktidar sahipleri, bu sesleri kampanya sürecinden uzak tutmak için bilinçli bir karar aldılar. 13 HDP milletvekili bir anda resmin dışında kaldılar.

Bence göz ardı edilen önemli bir diğer mesele de Güneydoğu’daki belediyelerin ele geçirilmesiydi bundan “kayyum atamak” diye bahsediliyor ama bence bu yanlış bir adlandırma. Ben bunu, merkezi hükümetin seçilmişlerin yönettiği belediyelere el koyması olarak ifade etmeyi tercih ediyorum. Cezai soruşturma yürütülen belediye başkanlarını görevden alıp yerlerine parti içinden ya da yerel meclislerden başka birilerinin gelmesini istemek yerine buralara vali ya da kaymakam atadılar. Bu, vatandaşların seçilmiş yöneticilerini ellerinden almak demek. Onlara, sizin belediyelerinizi seçilmiş temsilcilerinizin yönetmesi hakkınız yok, merkezi hükümet en iyisini bilir demek. Şu anda belediyeleri merkezi hükümet yönetiyor. Bu aslında Güneydoğu’da yerel demokrasinin askıya alınması demek.

O zaman siz, AGİT’in hazırladığı raporda yaptığı gözleme yani “referandumun eşit olmayan bir ortamda gerçekleştiği ve iki tarafın aynı imkanlara sahip olmadığı” yorumuna katılıyorsunuz? 

Kesinlikle, zaten elimizdeki veriler de bunu gösteriyor. AGİT’in bunu söylemesine gerek yok. Bütün bu söylediklerimi bir arada değerlendirirseniz oldukça “eşitsiz bir ortam” yaratıldığını kendiniz görebiliriz. Kampanyada fırsat eşitliği yoktu.

Sizce AGİT raporundaki en önemli bulgular ve gözlemler neler?

Aslında AGİT’in raporu çok teknik bir rapor. Önce AGİT’in kendisi hakkında bir şey söylemek istiyorum. AGİT kendisine üye olan tüm devletlerde yapılan seçimleri gözlemliyor. Bu da 57 farklı devlet demek. AGİT, tamamen güvenlikle ilgili konular ve demokrasinin güçlenmesiyle ilgili çalışan bir örgüt. Altında çalışan bir çok kurum var. Seçim gözlem birimi AGİT’in birimlerinden sadece bir tanesi. Demokratik Kurumlar ve İnsan Hakları Ofisi, bu tür gözlemleri yapan birimin adı. Seçim gözlemcileri devletlerin kendi davetleri üzerine geliyor. Türkiye devleti kendisi AGİT gözlemcilerini seçimleri izlemeleri için davet etti. Bu standart bir prosedür. AGİT elde ettiği bulguları ve gözlemlerini yazacak. Avrupa konseyi ve AGİT standartlarına dayanarak, seçimlerin gerçekleştiği yasal çerçeveyi değerlendircek. Seçim gününde bazı sandıklara gittiler, oralarda gördüklerini yazacaklar. Ama yaptıkları sınırlı bir gözlem. Toplam 26 kişiler. Sadece birkaç seçim sandığına bakabiliyorlar, bütün ülkede ne olduğuna bakabilecek bir kapasiteleri yok. Referandum öncesinde olanlara, kampanyaların yürütüldüğü atmosfere ve yasal çerçeveye bakabiliyorlar. Seçmenlerin kaydı gibi konulara bakıyorlar ve bunlar çok teknik konular. AGİT’in raporu çok düz, ayrıntılı ve kuru bir şekilde yazılmış. Siyasi gözlem yapmıyorlar. Aradan çıkarabileceğiniz süslü cümleler yok. Polemik hiç yok. Siyasi bir değerlendirmeden çok teknik bir değerlendirme yapıyorlar.

Peki AGİT, raporunda “mevcut yasal çerçevenin demokratik bir sürecin uygulanmasına uygun olmadığına” dair gözlemini neye dayanarak yapıyor?

AGİT’in gözlemcileri birçok veriyi ve düzenlemeyi inceliyorlar. Mesela YSK’nın nasıl karar verdiği, bu kuralların ne kadar şeffaf olduğu ve itiraz mekanizmalarının nasıl işlediği gibi şeylere bakıyorlar. Burada birçok sorun gördüler. Hukuki düzenlemelerle ilgili olarak çok teknik şeylere bakıyorlar. Benim oldukça çarpıcı olduğunu düşündüğüm bulgulardan biri, bir olağanüstü hal kararnamesiyle televizyonların iki tarafın kampanyalarına eşit yer ayırması gerektiğine dair düzenlemenin kaldırılmış olmasıydı. AGİT, televizyonların tarafsızlığına dair bir düzenlemenin kararnameyle kaldırılmasını oldukça sorunlu buldu. Çünkü bunun sonucunda AKP ve Cumhurbaşkanı Erdoğan televizyonda çok daha fazla gözüktüler. AGİT’in araştırmasına göre Evet kampanyası televizyonlardaki referandum yayınların %76’sını, tüm medyadaki yayınlarını ise %77.5’unu kaplıyordu. Ve bunlar genellikle Evet kampanyasıyla ilgili olumlu yayınlardı. Hayır kampanyasıyla ilgili yayınlar ise genelde nötr bir dille yapılıyordu. Hayır kampanyası, hepimizin gördüğü gibi hem medyada hem de kamusal alanda belirgin bir şekilde daha az temsil edildi. Evet kampanyası her yerdeydi ama Hayır değildi…

Hükümet muhtemelen bunların AKP’nin daha güçlü bir parti olması ve daha çok destekçisinin olmasının bir  sonucu olduğunu söyleyecektir. Ama bu bir referandum, genel seçim değil. Herkesin medyada eşit oranda gözükmesi ve medyaya erişimin adaletli olması çok önemli. Bahsettiğim kanun hükmünde kararname oldukça eşitsiz bir durum yarattı.

Siz uzun yıllardır burada yaşıyorsunuz, hem yürütülen kampanyaları hem de seçimleri daha önce tanık olduklarınıza nasıl karşılaştırırsınız? 

İnsanlar seçim kaybettiklerinde usulsüzlüklere bakarlar, bu çok normal. Genelde itirazlar olur. Ama ben Türkiye’de herhangi bir seçime bu kadar itiraz olduğunu hiç görmedim. Burada YSK’nın tartışmalı kararından da bahsetmeliyiz. AGİT’in bugularından medyada en çok yer bulan, YSK’nın kararının mevcut yasaları ihlal ettiği ve seçimlerin güvenilirliğini sarstığıydı. YSK, günün çok ilerleyen bir saatinde mühürsüz oyları kabul etmeye karar verdi. Ben Türkiye’de bu kadar tartışmalı bir seçim hiç görmemiştim. İnsan Hakları İzleme Örgütü seçim gözlemlemiyor ya da sürecin ayrıntıları konusunda yorum yapma yetkisine ya da kapasitesine sahip değiliz. Ama toplumun seçimlerin adaletine olan inancı çok önemli bir şey. Hem hükümet hem de muhalefet için. En nihayetinde hiçbir hükümet seçimlerin adil olup olmadığının sorgulanmasını istemez. Şu anda seçim sürecinin kendisine dair çok fazla şüphe var. Adil olup olmadığı, YSK’nın kararına itiraz edilip edilemeyeceği ve bu itirazın bir işe yarayıp yaramayacağı tartışılıyor. Ben hiç böyle bir seçim görmedim.

AGİT’İn raporunun önemi nedir? 

AGİT’in raporu önemli çünkü aslında demokrasinin ve seçim sürecinin güçlenmesi için faydalı bir egzersiz. Ve bence kendine güvenen bir hükümet ve ülke, AGİT’in yaptığı bu önerilerden ve yardımdan çok fayda sağlayabilir. Bunlar ışığında demokratik süreçleri güçlendirebilir. Bence bu eleştirilere verilen tepki, bir ülkenin siyasi liderlerinin ne kadar kendine güvendiğinin bir göstergesi. AGİT ve Avrupa Konseyi’nin çok değerli bir fonksiyonu var..

Yani siz Türkiye hükümetinin kendisine güvenini kaybettiğini mi düşünüyorsunuz, böyle bir gözleminiz var mı?

Bu konuyla ilgili bir genelleme yapmak istemiyorum.  Eğer ülkenizdeki demokrasinin kalitesini yükseltmek istiyorsanız, yapıcı eleştirileri ciddiye almak, onlara cevap vermek ve değerli bulduğunu göstermek önemli. Ama hem Cumhurbaşkanı hem de Dışişleri Bakanı’nın yaptığı gibi bu eleştirleri değersizleştirmek yerine bunları ciddiye alıp demokratik süreçleri güçlendirmek için ciddi bir diyalog başlatmak daha iyi olacaktır.

Referandumun sonrasıyla ilgili bir sorum var. Bildiğiniz gibi OHAL uzatıldı, Cumhurbaşkanı Erdoğan, ölüm cezasının geri getirilebileceğini söyledi. Bir insan hakları savunucusu olarak bu konuda ne düşünüyorsunuz? 

OHAL’in uzatılması gerçekten büyük bir hayal kırıklığı oldu. Referandumdan zaferle çıktıktan sonra bile hükümet ve Cumhurbaşkanı hâlâ ülkeyi olağanüstü güçler ve KHK’larla yönetme ihtiyacı hissediyorlar. İnsanları gözaltına almaya, işlerinden kovmaya ve medyaya keyfi yasakları getirmeye, etkin bir yargı denetimi olmadan devam ediyorlar. Bütün bunlar çok üzücü, Türkiye’nin İnsan Hakları karnesine ciddi şekilde zarar veriyor.

Bunları yaparak, hukukun üstünlüğü ilkesine ciddi zarar veriyorlar. OHAL’i sadece Türkiye’de değil Fransa’da da eleştiriyoruz. Ama yargının hala düzgün bir şekilde işlediği Fransa ile yargının temelden sarsıldığı Türkiye’yi birbirleriyle karşılaştıramayız. Ölüm

cezasının tekrar tekrar masaya getirildiğini görüyoruz, bu çok ciddi bir gerileme olacaktır. Ölüm cezası zalimce ve geri döndürülemez bir ceza şekli ve insan hakları grupları bunu net bir şekilde reddediyor. Avrupa Konseyi de reddediyor. Türkiye ölüm cezasını tekrar uygulamaya başlarsa, Avrupa Konseyi ve imzaladığı uluslararası anlaşmalarla tamamen zıtlaşmış olacak. Ölüm cezası AKP’den önceki hükümet ve sonrasında AKP tarafından aşamalı olarak ortadan kaldırıldı. Bu AB üyeliği için şart olan en temel reformlardan biriydi. AB üyeliğini unutun, bu, tüm vatandaşların çıkarına olan çok pozitif bir reformdu. Türkiye’nin insan haklarına saygı duyan bir demokrasi olma yolunda ilerlediğine dair bir işaretti. Ölüm cezasını geri getirmek çok ciddi bir gerileme olacaktır.

Cumhurbaşkanı Erdoğan ölüm cezasının geri gelmesini referanduma götüreceğini de söyledi, buna dair yorumunuz nedir? 

Uluslararası kurumlar ve insan hakları kurumlarının duruşu, temel hak ve özgürlüklerin referanduma götürülemeyeceği şeklindedir. Herhangi bir ülkede bu yanlış bir karar olacaktır. Türkiye gibi kutuplaşmış bir ülkede popülist duyguları yeterince harekete geçirirseniz, ölüm cezasını savunacak birilerini bulabilirsiniz. Bu sadece Türkiye değil, benim ülkem İngiltere ya da herhangi başka bir ülke için de geçerli. İsterseniz tecavüzcülerin asılmasına yönelik halktan bir talep gelmesini sağlayabilirsiniz. Buna benzer şeyleri bir çok yerde duyuyoruz. Ama böyle bir siyasetin takip edilmesi, Türkiye’yi Avrupa, Avrupa Konseyi ve Batılı müttefiklerinin yanından başka bir hizaya kaydıracaktır.

Share on facebook
Share on twitter
Share on pocket
Share on email
Share on print

Medyascope internet sitesinde çerezlerden faydalanılmaktadır.

Sitemizi kullanarak, çerezleri kullanmamızı kabul edersiniz. Ayrıntılı bilgi için Gizlilik Politikası ve Çerez Politikası'nı inceleyebilirsiniz.

  • Medyascope
  • Medyascope Plus