Ghassan Salamé: “Milliyetçilikleri milletler yaratmaz, milletleri milliyetçilikler yaratır”

Share on facebook
Share on twitter
Share on pocket
Share on email
Share on print

L’Orient-Le Jour’dan Michel Hajji Georgiou ve Sandra Noujeim’in Lübnan’ın Kültür eski Bakanı ve Birleşmiş Milletler Genel Sekreteri’nin halihazırdaki Myanmar özel temsilcisi Ghassan Salamé ile yaptığı ve 16 Mart 2017’de yayınlanan söyleşiyi Haldun Bayrı çevirdi.

Bu iblislerle artık işimizin bittiğinin düşünüldüğü ülkelerde bile, popülizme bir dönüşle, aşırılıkların yükselişe geçtiği, İkinci Dünya Savaşı öncesini hatırlatan bir evrede olduğumuz duygusu var. George Steiner’in kastettiği anlamda kültürün bir nevi sonuna mı geldik?
Gerçekten de uluslararası sistemin bütünündeki evrimi görmeden, yerel ya da bölgesel sorunlara bakmak çok zor. Muayyen ana hatlarda anlaşan hakiki bir üçgenin, Washington-Pekin-Moskova üçlüsünün –ittifakının değil– gücünün arttığına tanık oluyoruz. Bu ana hatların ilki, en önemlisi, zor kullanma mantığına ve güç dengelerine dönülmesidir. Ukrayna ve Suriye’deki Rus faaliyetlerinin, Çin Denizi’ndeki büyük Çin faaliyetinin ve ABD’nin savunma bütçesindeki büyük artışın açıklaması buradadır. Bu üçlünün ikinci temeli, küreselleşmeden az veya çok ısrarlı bir tür vazgeçiştir. Amerikalılarda, Donald Trump’ın her gün övdüğü istihdam fırsatlarını yaratmak için Amerikan sermayelerini yatırım yapsınlar diye tekrar ABD’ye döndürme iradesine tanık oluyoruz. Rusya’da da benzer bir şeye tanık oluyoruz. Çin’e gelince, Batılılarla bir rol değişimine gitti; çünkü ilk kez, hem de simgesel anlam bakımından en yüklü yerde, Davos’ta, Çin Başkanı’nın gelip küreselleşmeyi savunduğunu gördük. Ama küreselleşmenin sadece bir dilimini savundu: Sermayelerin ve malların (commodities) küreselleşmesini. Buna karşılık, küreselleşmenin diğer veçhelerini, yani fikirlerin, görüşlerin ve insanların serbest dolaşımını reddetme hususunda Vladimir Putin ve Donald Trump’la hemfikir.
Ayrıca bu üçlünün üzerinde mutabık oldukları üçüncü nokta, benim popülizmden ziyade yeni-milliyetçilik diye adlandırdığım şey. Yeni-milliyetçilik çeşitli şekillere bürünür; bunun ana hattı, kişilerin serbest dolaşımının reddedilmesidir: Altı Müslüman ülkeye konan ABD’ye giriş yasağının ve Meksika sınırı boyunca bir duvar inşasının açıklaması buradadır. Son kitabı “Biz Kimiz?”de (Who are we?) ABD’yi istila etmeye gelen “koyu tenlilerin, Katoliklerin ve Latinoların” önünü kesmek için bir duvar inşa edilmesini salık veren Huntington’ı gülümsetiyor olmalı bu. Bu “histeri” Trump’ın politikasıyla gerçekliğe dönüşüyor. Bu üçlünün üzerinde anlaştığı dördüncü nokta, İslam’a, özellikle de radikal İslam’a karşı bir tür husumet. Elbette İslamofobiyle bir tutulabilecek bir husumet bu. Donald Trump’ın beyanlarında, Çinlilerin Batı Çin’deki uygulamalarında, Ortadoğu’daki tüm Rus politikasında, ayrıca Myanmar’da görülüyor. Bu üçgenin beşinci dayanağı, Avrupa’ya bir nevi acımaları. Müesses Avrupa, Merkel’in ve Hollande’ın Avrupası, ne 11 Eylül’ü ne de milliyetçiliğin dönüşünü anlamıştır onlara göre; çünkü bu Avrupa iradeci kalmaktadır, Avrupa Birliği denen uluslar-üstü bir yapıyı hâlâ ayakta tutmak istemektedir ve uluslararası hukukun önemli olduğunu, küreselleşmenin şirketlere olduğu gibi toplumlara da birçok yarar sağladığını düşünmektedir… hem de denizden boat people akınının “tehdit altında”yken, Doğu’daki bütün Afgan, Suriye ve Irak sefaletlerinin “tehdidi altında”yken… Temel dayanaklara, yeni-milliyetçiliğe dönüş gerçekleşmişken, aptal gibi ulus-sonrasıyla uğraşmaktadır. Ama o üçlü, Avrupa’nın sonunda bu dönüşü anlayacağı umudunu koruyor; Polonya’da Kaczyński’nin, Macaristan’da Orban’ın, Çekya’da Zeman’ın, Türkiye’de Erdoğan’ın cisimleştirdikleri umut… yani Doğu Avrupa’da yerleşmekte olan yeni-milliyetçiliğe dayalı umutlar. Bu umutlar aynı zamanda elbette Le Pen’i de içeriyor; çünkü sağ yeni-milliyetçiliğiyle sol yeni-milliyetçiliğinin (Syriza, Podemos) yolları kavuşuyor; aşırı sağ ile aşırı sol, kimlikçilikte birleşiyor.
Bu durum tespiti tabii ki önümüzdeki sene Fransa ve Almanya’da, muhtemelen İtalya’da da yapılacak seçimlere bağlı kalıyor. Avrupa’nın eski demokrasilerinde bir ürkeklik ve korku iklimi olduğu muhakkak, fakat ne Trumpçılar ne Çinliler, hele hele Ruslar, hiç bu duyguda değiller. Netice itibariyle, uluslararası sistemin bu yeni merhalesine damgasını vuran şey, iç dönüşümleri getiren jeopolitik dönüşümler değil artık; iç evrimler jeopolitikleri dönüştürüyor şimdi.

Zor kullanma mantığına dönüş, daha ziyade, ABD’nin izolasyonizme dönerek Rusya’yı güçlendirmesine bağlı değil mi?
Bu bir unsur. Ama bu unsurda ısrar edilecek, zira Trump, izolasyonizminde Obama’dan farklı değil. Yeni-milliyetçilik bu. Temel fark, 1989-sonrasında ve Batı’da yeni-muhafazakârlar ile yeni-liberallerin birlikte yükselişlerinde saptanmalı. Bu iki kesimin de ortak noktası, dünyayı değiştirmeyi istemekti; Batı uygarlığının evrensellik iddiasındaki tek insan uygarlığı olduğunu düşünmekti: Tarihin sonuna geliniyordu — yani piyasa ekonomisi ve temsilî demokrasi üzerine kurulu tek bir yönetim modeline. Soğuk Savaş’tan sonra yirmi yıl geçti artık. Bugün hem yeni-liberallerin hem yeni-muhafazakârların geri çekilişine tanık oluyoruz; bunun beraberinde, kültürlerin ayrılığı üzerine Huntingtoncı bir mantık, Batı’nın önceden sahiplendiği dünyayı değiştirme misyonundan istifası ve jeopolitik anlamda savaşı doğuran, kuşatılmışlık mantığına yönelten bir kimliğe kapanış hükmediyor ortalığa. Askerî harcamalarınızı artırarak ya da askerî müdahalelerinizi çoğaltarak bir kuvvet mantığı sergilediğiniz vakit, boşlukta iş görmezsiniz; bunu yapma istekleri olmasa bile sistemin diğer aktörlerini sizin gibi yapmaya iten birbiriyle bağlantı halinde bir uluslararası sistemde iş görürsünüz. Trump’ın, şayet üye ülkeler askerî harcamalarını artırmazlarsa NATO’ya ihtiyacı olmadığını söylemesinden sonra, iki hafta önce Brüksel’de, NATO ülkeleri savunma bakanlarının hepsi askerî bütçelerini artırma taahhüdünde bulundular. Çok süratli bir olaya tanıklık ediyoruz: ABD ve Rusya gibi nüfuzlu ülkeler bir zor kullanma mantığı teşhir eder etmez, diğer sistemler edilgen kalamıyor ve yarışa katılmak zorunda kalıyorlar. Özellikle Rusya’nın, Kırım olayında, Soğuk Savaş sonrası sınırların tekrar gözden geçirilebileceğini gerçekten göstermesine bağlı olarak, yeni bir silahlanma yarışına tanık oluyoruz dolayısıyla. Amerika tekrar silah yığınağı yapmaya başlıyor; Çin ise, her sene askerî bütçesini artırdığı gibi, Çin Denizi’nde yapay adalar inşa etmeye, Uluslararası Adalet Divanı’nın deniz egemenliği üzerine kararlarını tanımamaya ve Japonya’yla git gide daha bârizleşen bir gerginliği kışkırtmaya başlıyor. Bu da askerî harcamalarını önemli miktarda artırmaya itiyor Tokyo’yu. Bu dünyanın büyükleri, yani zikrettiğim üçlü, askerî harcamaların ve askerî aygıta başvurulmasının artık bir tabu teşkil etmediği yeni bir davranış kaideleri manzumesi dayatıyor uluslararası sisteme. Soğuk Savaş’ın bitişinden beri 25 yıldır büyük güçler hiç karşı karşıya gelmemiş olmasına rağmen, hiç kimse bu ihtimali bütünüyle denklem dışı bırakamaz.

Diller de çözülüyor ve azar azar, unutulduğunu zannettiğimiz bir anlamsallığa dönülüyor...
Evet. Dönüşümün kökeninin, jeopolitik hesaplardan ziyade iç kamuoyu dönüşümlerinde olması olgusuna da bağlı bu. Kolaylıkla hakaretlere müracaat edilmesi, esas olarak kendi seçmenine hitap etme olgusuna bağlı. Tanık olduğumuz bir diğer süreç ise aracıların (kamuoyu oluşturucular, halkla ilişkiler sorumluları, siyasî danışmanlar…) marjinalleşmesidir. Kahraman ile seçmeni arasında temas doğrudan kuruluyor. Hemen her yerde elit-karşıtı bir harekete tanık oluyoruz. Mesela ABD’de, Savunma Bakanlığı bütçesi % 60 artırıldı; aynı gün Dışişleri Bakanlığı’nın bütçesi ise % 37 azaltıldı. Artık diplomata fazla gerek kalmadığının güçlü bir göstergesi bu. Putin de doğrudan ahaliye hitap ediyor. Çin Komünist Partisi’nin orta yapıları için de aynı şey geçerli. Hepsi popülizm yapıyor ve şimdiye kadar işe yarıyor gibi görünen örnekleri izliyorlar: Bugün elit-karşıtı bir söylem kullanarak ilerleyen Orban’ı, Erdoğan’ı, Zeman’ı. Son 25 yıl elitlerin (STK’lar, kamuoyu oluşturucular, Rahibe Teresa modeli, düşünürler, İnsan Hakları İzleme Örgütü…) zafer yılları olmasına rağmen, yeni safha bu elitleri, özellikle de kozmopolit veya sınır-aşırı elitleri marjinalleştiriyor. Çünkü sınırsızcılık ideolojisinden aşırı-sınırcılık ideolojisine geçiyoruz; bu geçişi yeni-milliyetçilik diye adlandırıyorum. Dün dağılmakta olan iktidarı tekrar yönetimlerin lehine kapmak için çok kararlı bir kalkışmaya tanık oluyoruz bugün; yönetimler güçlenmekte.

Neden böyle bir gerileme yaşanıyor?
Hiçbir zaman tek bir sebep olmaz. Temel bir unsur, bizim yanılmış olmamız olurdu; 1989’da dağılmış olanın kimliği konusunda değil, kazananın kimliği konusunda. 90’lı yıllar bir şeyin sonu gibi takdim edilmişti — çiftkutupluluğun, Sovyetik Blok’un, devlet sosyalizminin, 1945’te yaratılan düzenin… Aslında kazanmış olan, liberal ekonomiden ziyade Amerikan açgözlülüğüydü, Wall Street’ti. Finans ekonomisinin, yani ille de üretken olmayan spekülatif ekonominin zaferine tanık olduk. Kazanan liberal ekonomi değildi, sınır-aşırılık da değildi, hele sınırsızcılık hiç değildi; kazanç yemiydi, vahşi kapitalizmdi. Başka bir milliyetten olup hedge fund’a/yatırım fonuna aynı ilgiyi gösteren kendi klonuyla karşılaşıldığı sürece beyaz yakalıdan kaygı duyulmuyordu.
Bugün, devran döndü… Küreselleşmenin kurbanları, elitlerinin ulusal ve uluslararası topluluklarına ihanetini saptayabildiler. İsyan ediyorlar; elitleri, yerleşik sistemi reddediyorlar; küreselleşmeye ve onun tüm simgelerine meydan okuduklarını haykırıyorlar ve öfkelerini çok daha iyi temsil ettiğini düşündükleri kimseleri seçtiriyorlar.

Bundan sonra açgözlü olmayan hümanizm nasıl yaratılır?
Sonunda uluslar-ötesi ve halk-aleyhtarı bir aristokrasi yaratmış olan kazanç yeminin de tehdidi altındadır hümanizm; bunun bedelini de halihazırda pahalıya ödüyoruz. Fakat hümanizm aynı zamanda aşkın/transcendantal işaret noktalarına abartılı bir tür bağlanmanın da tehdidi altında. Hümanizm haddinden fazla aşkınlık ve haddinden fazla değer ölçüsü paranın tehdidi altında ve bu iki cephede de mücadele vermesi lazım. Bireyciliğe, ırkçılığa ve şovenizme karşı yeni bir hümanizm icat etmek gerek. Zor zamanlardayız, fakat hümanizm örnekleri teşhis edilebiliyor; ünlü örnekler var, Vatikan’ı dönüştürmeye de girişen Papa Franciscus ve ondan çok daha az bilinen epey olağanüstü yerel dayanışma örnekleri gibi.

Ya kültür nasıl tekrar yaratılır?
Kültür esasen piyasa ekonomisinin tehdidi altında. 2000’li yılların başında mütevazı bir katkıda bulunduğum UNESCO Kültürel İfadelerin Çeşitliliğinin Korunması ve Güçlendirilmesi Sözleşmesi’nden (2005) tüm gerekli sonuçları çıkaramadık. Yaratıcı sanayi ile kültürel çeşitlilik kavramları arasındaki tartışmada, savaşın kazanılmamış olduğunu düşünenlerdenim; özellikle de UNESCO’nun kültürel çeşitlilik üzerine bu sözleşmeyi bilhassa piyasaların gücü nedeniyle işlevsel kılmayı başaramadığını düşünüyorum. Piyasa mantığı kültürel ürünler hiyerarşisine sızdı. Edebî yaratıcılığa yardımcı olmak için kurulan ve çok iyi işleyen Afaq Fonu’nda (Editör notu: Bu vakfı on yıl önce kurmuştur) buna tanıklık ediyorum. Ama bundan insanlara söz ettiğim zaman, bana sadece mal edinilmesi mümkün sanat eserlerinden bahsediyorlar; oysa teşvike ihtiyacı olanlar, mesela tiyatro gibi mal edinilmesi en az mümkün sanatlardır… Kültürel yeniden canlanmanın diğer safhası ise ne milliyetçi ne kozmopolit olan yeni enternasyonalizmler yaratmak olur. Milliyetçi fikir tanımı icabı ayrımcıdır (dinî entegrizm gibi…). Kozmopolit fikir ise, kimlikleri silmeye kadir olan, yeter miktarda ve küresel bir paranın varolduğu karinesini içinde taşır. Oysa tasarı kimlikleri silmek değildir; etkileşim halinde tutmaktır onları.
Esas muharebe şudur: 17.-18. yüzyıllardan itibaren, kültürün iki mümkün tanımı vardı: Şeyleştirilmiş, tanımlanabilir, sınırları belirlenebilir ve birbirine tutunan muayyen sayıda kültüre bölünmüş bir dünyanın tanımı ve 20. yüzyılda Amerikan sosyolojisi ve antropolojisinin tekrar ele aldıkları 18. yüzyıl İngiliz antropolojisinin tanımlaması. Şeyleştirilmemiş kültür fikri ise, ancak diğer kültürlerle etkileşim içinde varkalabildiğini anlamış olan bir dinamik fikridir. Elbette Huntington ilk ekoldendir. İlk kültür anlayışının ikinci karşısında zafer kazandığı andayız.

Ya otoritede durum nasıl? Bu düzeyde bir şey yitirilmiş gibi; Putin’deki gibi sert ve hayvanî güce, ya da “güçlü başkan” fikrine bir dönüşle…
Şu son otuz yıl boyunca otorite kavramı akışkanlaştı, çözüldü. Bunun sonucunda Fransa’da, özel olarak monarşik bir anayasada olunmasına rağmen normal bir başkan fikrine gelindi. Oysa halk kültüründe iktidar ne normal, ne sıradandı ve muayyen bir şatafatı da eksik etmeden babacı ve biçimci kalıyordu. Bugün halk kültürünü daha çok andıran eski usûl otoriteye bir dönüş çağrısı var. Fransa’daki Fillon vakası bir örnektir. Ernest Gellner farkına varılmadan önce keşfetmişti bunu; Gellner’i şu son yirmi yılda okumayı bırakmakla hata ettiğimizi düşünüyorum. Eşsiz çalışması “Milletler ve Milliyetçilik”te (Nations and nationalism), şimdi her zamankinden fazla geçerli olan bir tez savunur: Milliyetçilikleri yaratan milletler değildir, milletleri yaratan milliyetçiliklerdir. Aynı zamanda “high culture” ile “low culture” arasında da bir ayrım yapar. Normal başkan korkunç biçimde “high culture”ın bir parçasıdır; Élysée’de devlet işlerini idare ettikten sonra Lipp’te [Paris’te Saint-Germain Bulvarı’nda 135 yıllık bir restoran] yemeğe gitme fikrinin karşılığıdır bu. “High culture”dır bu; elit kültürüdür. “Low culture”, halk kültürü bundan hoşlanmaz. O ise mesela, yılda bir kez, Élysée’ye ayak basabildiği Ulusal Varlık Günü’nden hoşlanır. Putin normal bir başkan değildir. Yirmi yıl boyunca hiç kimse Rus iktidarından bahsederken “Kremlin” metaforunu kullanmıyordu. Bugün, eski usûl iktidarın dönüşüne tanık oluyoruz; “low culture”ın görmeye can attığına benzer bir şey… Ama klasik otoritenin bu geriliğini içeriden çökertmekte olan teknolojik devrim nedeniyle o kadar da karamsar değilim. Bugün bu otoritede bir erozyon vardır: “Low culture”ın beklentilerine cevap vermek için yeniden eski konumuna gelmeyi denemesine rağmen, teknolojik devrim onun simgelerini soldurmaktadır. Dolayısıyla bugün, geleneksel otoriteye doğru bir gerileme ile bu gerilemeyi müşkül durumda bırakan teknolojik devrim arasındaki gerilimi yaşıyoruz.

İnsan hakları geleneğini tekrar icat etmek gerekmez miydi? Kimlikler neden ille de anlaşmak zorunda olsunlar ki? Dinamik kültür artık her şeye cevap veremiyor…
İnsan gruplarının kültürel hatları uyarınca tefrik edilmesi en doğal şeylerdendir. Zorluk nereden geliyor? İçinde çok sayıda kültürel harç malzemesi bulunmayan tek bir insan varlığı olmaması fikrinden. Gerçekte, sabah uyandığımızda, kadın veya erkek, mühendis veya hekim olduğumuzu, Arapça ya da Çince konuştuğumuzu, evli veya bekâr olduğumuzu keşfederiz… Dolayısıyla bireysel kimliğin sonsuz sayıda harç malzemesi vardır. Özgürlüğün hakiki tanımının, her gün kendi farklı harç malzemelerimizi aklımıza estiği gibi tekrar düzenleme özgürlüğü olduğu bir yüzyılda yaşıyoruz. Bu yüzden, şeyleştirilmiş kültürler tezinin temel zayıflığı, bizatihi bireyde, her sabah bilinçli ya da bilinçsiz bir şekilde tekrar düzenlediği çok sayıda harç malzemesinin bulunmasıdır. Kültürün şeyleştirilmesi tezinin bir nevi ilk günahıdır bu; buna cevap bulamamıştır, oysa günümüzdeki evresinde kendi harç malzemelerini tekrar düzenlemeyi bizatihi özgürlük telakki eden kültürün dinamik tanımında, insan haklarına daha saygılı bir tanım vardır; bir insan grubuna “tıkılmama” hakkı da dahildir bunlara. Bu deyişi Lübnan Anayasası üzerine yaptığı ilk tahlilde Edmond Rabbath kullanmıştır; bu güzel ülkenin, yurttaşlarını kapalı topluluklara tıkmasını esefle karşılamıştır… hayvanlar gibi yani!

Bütün bu tartışma nazarında Lübnan nerede duruyor? Her zaman kıyıda kalmaya ya da gecikmeye hasredilmiş paryalar mıyız?
Lübnan’ın en özel sorunu, 2010’a kadar bölgesel ve uluslararası aktörlerin rahatlıkla yerel aktörlere yatırım yapabildiği ve bunun karşılığında bir şeyler elde edebildiği bir yer olmasıydı. Her zamankinden fazla mümkün bu: Adaylar burada. Sorun, bölgede daha geniş alanların yaratılmış olması ve bu alanların aynı rolü oynamaları; fakat Lübnan’dan çok daha trajik bir şekilde oluyor bu; yani Irak, Suriye, Mısır, Libya, Yemen ve diğerleri gibi bölgesel ve uluslararası güçler arasında bir rekabet alanı haline geldiler. Nispeten açık sistemi yüzünden, özellikle siyasî güçlerinin ve medya organlarının dışarıdan finansmanı yoluyla bir rekabet alanı rolü oynayabilen Lübnan, artık çok daha geniş ve nihayetinde bölge geleceği üzerinde çok daha belirleyici sahnelerle bizatihi rekabet halinde. Her tarafta saptadığımız, Lübnanlı aktörlerin dışarıdan finansmanının kurumasına yol açıyor bu; fakat aynı zamanda, Lübnan’dan çok daha geniş ve tutarlı sahalara beş-altı yıldır çok daha net bir tür yatırıma yol açıyor. Lübnanlılardaki muayyen bir kıyıda kalmışlık fikrini sivriltiyor bu. Kendilerini biraz tek çocuk gibi hissediyorlardı ve şimdi bölgede, nüfuz satın alınabilen yerlerde yaşayan bir sürü kardeşleri var. Bu çatışmalar kapanmadığı müddetçe bu yarışın süreceğine inanıyorum. Lübnan için her zaman güçlü bir rekabet olacaktır: İran, Türkiye ya da Suudi Arabistan, Irak, Suriye, Libya, Mısır, vb. diğer ülkeler düzeyinde.

Siyasî reisliğimizde tekrar kimlikçi sabırsızlanmalara –yeryüzünün artakalanı gibi– yol açan da ülkemizin artık o şımarık ve ayrıcalıklı yetim olmaması gerçeği mi?
Bu reisliklerin yaklaşık otuz yıl boyunca çok cömertlik gösterilerek ayakta tutulmasıdır sorun. Bugün kendilerini bir yoksullaşma durumda buluyorlar; onları daha da keneleştiriyor bu. Son derece endişe verici bir durum bu. Elbette devletlerin Lübnan’da alanlar satın almasından yana değilim, ama aşırı borçlanmış bir ülkenin iç mekanizmasından siyasî nakit çıkarma gerekliliğine bu tür bir yoğunlaşmadan yana da değilim. Kamu maliyesi üzerindeki tehlike önümüzde; bunu görmemek zor! Bu tehlike gerçek. Elbette, kamu maliyesi düzeyinde biraz altın ya da gayrimenkul rezervlerimiz var, fakat özellikle turizm ve ticaret için siyasî istikrarımıza çok bağımlıyız. 70 milyar doları aşan bir kamu borcu biriktirdik –borç ile GSYİH arası oran bakımından dünyada ilk üç arasındayız– ve Lübnan bankaları devletin ana finans tedarikçileri olduğu için kamu sektörüyle banka sektörünü siyamlı ikizler gibi yapıştırmışız. Başka yerlerde facialara yol açmış bir durum bu; Arjantin’de, Yunanistan’da… Eğer bu ikilemi baş kaygımız haline getirmezsek, bu vahim tehdidi görmezden gelirsek, vurdumduymazız demektir!

FransizKultur

Share on facebook
Share on twitter
Share on pocket
Share on email
Share on print

Medyascope internet sitesinde çerezlerden faydalanılmaktadır.

Sitemizi kullanarak, çerezleri kullanmamızı kabul edersiniz. Ayrıntılı bilgi için Gizlilik Politikası ve Çerez Politikası'nı inceleyebilirsiniz.

  • Medyascope
  • Medyascope Plus