Irak’ta IŞİD ile savaşın gizlediği acı gerçekler

Share on facebook
Share on twitter
Share on pocket
Share on email
Share on print

Peter Harling ve Loulouwa Al-Rachid tarafından kaleme alınan bu yazı ilk olarak 27 Mart 2017’de İngilizce olarak yayınlandı. Haldun Bayrı, yazıyı 20 Nisan 2017’de Orient XXI’de yayınlanan Fransızca çevirisinden hareketle Türkçe’ye çevirdi.

Uzun yıllar Uluslararası Kriz Grubu'nda (ICG) Ortadoğu uzmanı olarak çalışan Peter Harling synaps.network'ün kurucusu ve yöneticisi
Uzun yıllar Uluslararası Kriz Grubu’nda (ICG) Ortadoğu uzmanı olarak çalışan Peter Harling synaps.network’ün kurucusu ve yöneticisi

Irak uzmanı olan Loulouwa al Rachid, Paris'te Uluslararası İnceleme ve Aeaştırmalar Merkezi'nde (CERI) When Authoritarianism Fails In The Arab World (Wafaw) programında görev yapıyor
Irak uzmanı olan Loulouwa al Rachid, Paris’te Uluslararası İnceleme ve Aeaştırmalar Merkezi’nde (CERI) When Authoritarianism Fails In The Arab World (Wafaw)
programında görev yapıyor

 

IŞİD’e karşı savaş üzerine anlatılanlarla iki ateş arasında kalmış sıradan insanların yaşadıkları arasında derin bir uçurum var. Irak’ta, IŞİD-karşıtı savaşın muhtelif oyuncuları basit ve uzlaşmacı bir öykü öneriyorlar: Musul şehrinin tekrar alınmasında ilerlemeler kaydedildikçe, teröristler tarafından rehin alınan siviller kurtarılıyormuş. Sivillere yardım edilirken, teröristler yok ediliyormuş. IŞİD’e karşı mücadele, hiçbir eşgüdümü olmayan yabancı kuvvetlerle Irak birlikleri ve yerel milislerin karmakarışık toplaşmasını ortak bir hedefte birleştiriyormuş. Bu hedefle, bütün bu aktörler arasındaki bölünmeler ve sürtüşmeler hasıraltı ediliyormuş.
Gerçekte ise, en savunmasız olanlar neredeyse hiç kimseye güvenemiyorlar ve aslında herkesten çekinmek durumundalar. Sayılarını tahmin etmek zor, fakat Musul’da sıkışıp kalmış yüz binlerce sivil olduğu söyleniyor. Şehirden çıkışlarını kolaylaştırmak için hiçbir insanî koridor açılmadı; hatta bu tasarlanmadı bile. Yoksunluklarla ezilen ve IŞİD tarafından peşi sürülen insanlar, kendilerini ağırlamak için fazla bir şey yapılmayan kentin güneyine doğru, yayan bir halde, yanlarında götürebildikleri eşyalarıyla, mümkün olur olmaz kaçıyorlar. Göçen ve Yerleri Değiştirilenler Bakanlığı’ndan yetkililer, her gün 10 bin kişinin geldiğini söylüyorlar. Bu yetkililer, özel sohbetlerde, gelenlere sunulan yardımların % 60 kadarının, bunlardan istifade etmesi gerekenlerin eline ulaşmadan buharlaştığını kabul ediyorlar. Kamplarda izdiham yaşanıyor ve temel sıhhi altyapılar da dahil olmak üzere donanım yok. Meclis seçimlerini hedefleyen politikacıların, canını kurtarıp gelenlere gülünç miktarda para dağıtırken kendilerini filme çektirmelerine engel olmuyor bu.

Büyük korkular ve küçük kârlar

Asıl rahatsız edici olan ise, kurtarılan kimselerdeki bâriz korku. IŞİD’in haşin hâkimiyet döneminin kalıcı izlerini taşıdıkları muhakkak; fakat onun elinden kurtulduklarında, beklenilebileceği gibi kaygıları azalmıyor. İlkin, savaşçılarla siviller arasındaki ayrım silindi. Savaşmayanlar üzerine düşmanla müzakere yürütmenin süfli ya da yakışıksız olduğuna hükmedildiğinden, herkesin öldürülebileceği bir savaş alanı muamelesi yapıldı Musul’a. IŞİD-karşıtı kuvvetlerin on binlerce teröristin yok edilmesini üstlendiklerini işitmek manidar; oysa sayılarının sadece birkaç bin olduğu söylenmişti önce.
Kamplardaki insanlar cihadcı örgütün üyesi ya da sempatizanı diye ihbar edilip tutuklanabiliyor, ya da elle tutulur kanıtlardan ziyade basit şüpheler ya da iftiralar zemininde ortadan kaybolabiliyor. IŞİD “yönetimi altındaki” ahalinin çoğunluğunun örgütle bir şekilde anlaşmaktan başka seçim hakkı olmadığından, şimdi başlarının üzerinde bir Demokles kılıcı sallanıp duruyor. Memurlar, varkalmak ve baskıdan kurtulabilmek için IŞİD’in kalabalık bürokrasisinin içinde erimişlerdi. Bu bürokrasiden kalan yazılı belgeler neredeyse tüm toplumsal grupları zan altında bırakıyor. Hekimler savaşçıları tedavi etmişlerdi. Kaçakçılar ise cihadcılarla gündelik alışverişe girdikleri dinamik bir ekonomi yaratmışlardı. Telafer’deki IŞİD cezaevinin eski bir mahpusu kesin konuşuyor: “Sadece bu şehirde, polisin istihdam ettiği 3000 kişi vardı. Hepsini terörist diye öldürürsek, kim kalır?” Fırsattan istifade eden muhbirler, 50 dolardan ucuza zanlı fotoğrafları satıyorlar. Tahmin edebileceğimiz gibi, tutuklama ve sorgulama koşulları içler acısı. İtiraflar koparmak için işkence edilen çok sayıda mahpus, şantaj yapılarak serbest bırakılıyor; bunun baş nedeni, onları daha uzun süre barındırtacak lojistik sağlanması durumunda askerî harekâtların seyrinin aksayacak olması. Başka tutuklular da televizyonda teşhir ediliyor ve neredeyse okuryazar bile olmayan perişan durumda adamların uluslararası düzeyde cinayetleri itiraf ettikleri görülebiliyor.
İkinci olarak, IŞİD militanlarının çoğu –orantısız bir ilgi konusu olan yabancılar dışında– yerel toplumla iç içeydi; bu durum, komşu kalmaya mahkûm olan kimseler arasında çok mahrem şiddet biçimleri yaratıyor. Irak’ın on yıllardır ihmal edilmiş bu bölgesinde iktidarın IŞİD’e geçmesi, hiçbir zaman istikrar kazanmamış olan hiyerarşileri sarsan bir sürü hırsızlık ve hesaplaşmaya yol açmıştı. Hükmedilenler, sınıf düşmüşler ve vasatlar, sosyo-ekonomik merdivende tırmanma fırsatını bulmuşlardı burada. Şu birkaç yıl içinde bunların çoğu, her yeni krizden herhangi bir meşrulaştırmayla kendi çıkarlarını öne çıkarmak için yararlanan “şiddet profesyonelleri” haline geldi. Saddam Hüseyin rejimi sırasında mücavir bölgeye yerleştirilmiş Sünni Arapların uzun zamandır göz koyduğu toprakların sahibi olan Ezidi inanışındaki köylülerin durumu ise aşırı bir vaka oldu. Sünni Araplar onları katledip köleliğe indirgeyerek, muazzam bir hilafet vizyonundan daha somut bir hedefle, verimli toprakları sahiplenebildiler. “Bir günde radikal Selefiler haline geldiler; sadece mallarımıza el koymak için” diyor hayatta kalanlardan biri. “Önceden, yemeklerimize ve bayramlarımıza katılıyorlardı, özellikle de sünnet düğünlerinde”.

Savaşın efendileri

Üçüncü olarak, kurtarılanların kurtarıcılarına güvenmek için pek nedenleri yok. Ezidiler iki yıl önce geri alınan Şengal Dağı’ndaki bölgelerine dönemediler. Hepsi onlar adına konuşan milisler tarafından savunuluyorlar genel olarak; fakat bu milisler gelir kaynakları için rekabet halindeler ve çoğu zaman savaş efendileri gibi davranıyorlar. Musul’un kuzeydoğusundaki Hıristiyanlar ise Şii ya da Kürt milisler arasına dağılmış olan çok sayıdaki kendi askerî oluşumlarından da bir o kadar sakınıyorlar kendilerini. Mücavir bölge Cezire’nin büyük Arap aşireti Şammarlar, önceden El Cerbe Ailesi’nin liderliği altında birleşmişken, şimdi her biri diğerleri nazarında üstünlük iddia eden çok sayıda hasım fraksiyona bölünerek dağıldılar. Tekrar ele geçirilen arazilerin güvenliğini sağlamakla yükümlü aşiretlere bağlı çok sayıda silahlı grup, savaş ganimeti toplama derdine düşmüş olup, bir IŞİD saldırısından kuşkulanır kuşkulanmaz alelacele geri çekilen, pikaplara binmiş iki ila üç yüz kişiden ibaret.
Ama bu söz konusu olanlar kıytırıklardır. Zincirden yukarı çıkınca, daha iri balıklar da iç rahatlatmamaktadır. Türkiye ve ABD tarafından desteklenen rakip Kürt milisleri, Suriye sınırı boyunu kapladıkları için stratejik önemi haiz bölgelerde nüfuzlarını yaygınlaştırabilecekleri en ufak fırsattan istifade ederek piyonlarını sürmekteler. Petrol yatakları zengin ya da sulanabilir topraklara sahip, ya Kürdistan Bölgesel Yönetimi topraklarına mücavir, ya da “korunma” talep ettikleri ileri sürülen azınlıkların yaşadığı bölgeler bunlar.
İran’ın desteklediği milisler de oyuna dahil. Yerel olarak tutunmak için Şii ya da neredeyse Şii grupların varlığını (Şengal ve Telafer’deki Şii Türkmenler ve Ninova’daki Şabaklar) bahane ediyorlar ve silah ve ücret sağlayana kendini satmaya hazır Sünni savaş efendilerinden aracılar istihdam ediyorlar. Birçok yüzü olan bu toplum mühendisliği çerçevesinde buldozerlerle tamamen yıkılan ya da kazınan köyler oldu. Bölgenin etnik-itikadî dokusunun tekrar oluşumu zalim hesaplaşmalar vaat ediyor.

Devletin güçsüzlüğü

Irak “Devlet”inden geriye kalanın pek yardımı olmuyor. Bu “Devlet”in çeşitli silahlı güçleri, eşgüdümsüz hareket ettikleri gibi, silah ve cephane tedariki için de rekabet halindeler. En çok itibar kazandıran zaferler, her biri tarafından ayrın ayrı üstleniliyor. Anti-terör birimlerinin çoğu zaman en ön safta olan özel kuvvetleri, ayrım gözetmeksizin bombardımana tutmakla suçladıkları federal polisteki meslektaşlarından yana yakıla şikâyet ediyorlar. Federal polistekiler ise kendilerini bu birimlerin ihanetine uğramış hissediyor ve sıkı bir destek alamamaktan yakınıyorlar. Düşük rütbeli askerlerin ve subayların çoğu başlarındaki komutanlarına güvenmiyor; komutanlarının gözünün kişisel kazanç, medyada görünür olmak ve bitli piyadelerin fedakârlıklarından kendilerine pay çıkarmaktan başka şey görmediğini düşünüyor.
Devlet, yönetim haklarının hiçbirini kullanamıyor. Adalet çoğu zaman “amaca özel”, bir toprağı ilk ele geçiren tarafından sağlanıyor. Her halükârda, yolsuzluğa batmış kifayetsiz adalet mekanizması, böyle bir ihlâl keşmekeşi içinde etkili biçimde işleyemeyecek derecede donanımsız. Köleliğin ve cinsel suçların hukukî tanımları olmadığında, mesela, IŞİD tarafından ele geçirilen ve satılan Ezidi kadınlar sorununu ele alırken yargıçlar genelgeçer bir “terörizm” kategorisiyle yetiniyorlar — sonradan ortaya çıkarıldığına göre her satış titizlikle kaydedilmekteymiş. Bir yargıç şöyle içini döküyor: “Tutukladığımız teröristler saydam olmayan rakip otoriteler tarafından paylaşılmış; yabancı devletleri de unutmayalım. Kurbanlar ise kendi paylarına düşecek tazminattan başka şey düşünmüyorlar, bunun için bütün kapıları çalıyorlar ve kendi imkânlarıyla öç almaya uğraşıyorlar.”
Devlet, göstermelik de olsa tekrar saygınlık kazanmak istiyorsa, toplumun tabanındaki hizmetlerini, buna en çok ihtiyaç duydukları anda çatışma kurbanlarını kapsayacak şekilde yaygınlaştırmalı. Bu noktada da tam bir hüsran var. Sağlık Bakanlığı, uluslararası bir hekimlik STK’sı üyelerinin dediklerine göre, “kurtarılan” bölgelerde boy göstermeyi bile denememiş.
Bu zaman zarfında, –2013’te çıkan karışıklıklarla Sünni Arap çoğunluklu bölgelerden kaçan dört milyon kişi olduğu tahmin edilen– Iraklı muhacirlerin, böyle hizmetlerin verilebildiği yerlere sığınmaları git gide daha çok engelleniyor. Bir kefil göstermeden bir yerde dolaşmaları ya da oraya yerleşmeleri yasak; onları hiçbir sağlık kuralına riayet edilmeyen “geçici” kamplarda ilanihaye sabit tutmak amacıyla, çoğu zaman kimlik belgeleri ellerinden alınıyor. Bazı valilikler, IŞİD’le herhangi bir bağı olduğu ortaya çıkmış –mesela harekete katılmış olmakla suçlanan bir akraba yüzünden– ailelerin tamamını tehcir ediyorlar. Şiddet kurbanları, “terörist evladı” olmaları, dolayısıyla da toplu bir cezaya çarptırılabilir olmaları şüphesiyle, sık sık doğum ya da ölüm belgelerini alamıyorlar. Yerel STK’ların, “yardım ettikleri” bu kişileri dayanılmaz bir yaşamın hüküm sürdüğü bâriz olan yerlerde tutmayı yeğlemeyi savundukları bile işitilebiliyor. Kimileri bu sefaleti kullanarak, onu çok az hafifletecek programlar için fon topluyorlar. Canını zor kurtarmış bir Ezidi haykırıyor: “Böyle bir travmadan sonra evimizde kalamayız. Bize acı çektirenler, kadınlarımıza tecavüz edenler hâlâ bize komşu. Ülkeyi terk edebilenlerin en azından tekrar bir hayat kurma şansları var.”

Cehennemi döngü

Uluslararası durum kuşkusuz büyük bir dayanışmaya elvermiyor. Daha da beteri; 50 bin dolara kadar yükselebilen fiyatlarla STK’lara tekrar satılan esir Ezidi kadınları etrafında hiçbir değer tanımayan bir business gelişti. Bu kadınların kurtarılmasının pazarlığını yaparak komisyonlar alan aracıların kaydadeğer biçimde örgütlediği bir pazar bu.
Bizzat STK’lar ve uluslararası ajansların da hareket kabiliyetleri sınırlı. Kamuoyu ilgisi azalıyor. Bu muazzam fiyaskonun insanî bedeli, savaşı cesaret abidesi Irak askerlerinin sivilleri IŞİD’in iğrençliklerinden kurtarması gibi sunan bir hikâyenin ardında kayboluyor. Yıllar süren Bizansvâri bir çatışmanın doğurduğu yılgınlık ve –Suriye trajedisinden Amerikan iç politikasına, bu arada Avrupa Birliği’nin beklenen çöküşüne– başka cephelerle meşgul olan medyalardaki ilgi eksikliği yüzünden kamuoylarının ilgisi asgariye iniyor ve insanî yardım git gide azalıyor.
Kullanılabilir kaynaklar ise, her biri kendi önceliklerini gözeten örgütlerin yürüttüğü çok sayıda eşgüdümsüz program arasındaki alışılmış dağınıklıkta heder ediliyor. Bu programlar tüm bir yelpazeyi kapsıyor: kültür varlığını oluşturan sit alanlarının korunması, altyapıların islahı, mayınların temizlenmesi, psikolojik destek, azınlıkların hakları, adalet ve barışma, hatta LGBT bireylerin korunması ve uluslararası ceza hukuku. İlk bakışta birçok veçhesi bulunan bir krize bütüncül/holistik bir yaklaşım gibi gelebilen bu tutum, sonunda eski bir Yunan fablini andırıyor: Bu cehennemî döngünün içinde yaşayanlar, yeryüzü nimetlerinden ancak acılarını depreştirecek kadarını nasiplenebiliyor.

Perspektifi olmayan bir çatışma

Carl von Clausewitz’in ünlü formülü, savaşı, “siyasetin başka araçlarla devamı” olarak tanımlar. Oysa Irak’ta baskın çıktığını gördüğümüz kısa vadecilik, bu iddiaya meydan okuyor. Erişilebilir hedefler için çalışmaktan ziyade, aktörlerin her biri, kendi yetersizliğinin şu veya bu şekilde ötekilerin yetersizliğinden az çıkması ihtimaline oynar gibiler. Az güvenilir milislere destek vermek için körlemesine bomba yağdıran uluslararası koalisyon, sanki Irak hükümeti şapkasından bir yardım ve kalkınma politikasıyla beraber herhangi bir uzlaşma çıkaracakmış gibi davranıyor; oysa bunların hiçbiri gündemde değil. Hükümet bütün başarısızlıklarını mazur göstermek için IŞİD’e; IŞİD’i yenmek için yabancı askerî yardıma; sahaya huzur getirmek için denetlenmemiş milislere ve denetlenemeyen aşiretlere; toplumsal dokuyu tekrar onarmak için kırılgan ve bîçâre bir “sivil toplum”a; tekrar inşa için de dış dünyaya güveniyor gibi. Türkiye, İran ve Kürdistan Bölgesel Yönetimi ise, haşin muameleye maruz kalmış ve tamamen dağılmış toplum sanki mucizevi şekilde istikrara kavuşacak ve onlara parsayı götürme fırsatı sunacakmış gibi, kendi piyonlarını ileri sürüyorlar.
Siyasetin ortadan kaybolduğu bu Hobbes’vâri distopyada, sıradan Iraklılar sadece terörizmden çekinmiyorlar; daha ziyade, savunmasız olduklarından –ve sözde yetkilileri tarafından yüzüstü bırakıldıkları, kurtarıcılarına yem oldukları, dünyanın artakalanı tarafından ihmal edildikleri için–, her yerde dehşete düşüyorlar. Bu düştükleri durumun en beter tarafı, kendileri için bir gelecek tasarlamanın zorluğu belki. Zira bugünün Irak’ında, savaşın başka araçlarla… yine savaşın devamı olduğunu iyi biliyorlar.

FransizKultur

Share on facebook
Share on twitter
Share on pocket
Share on email
Share on print
  • Medyascope
  • Medyascope Plus