Ivan Krastev: “Popülistleri, onların politikalarını taklit ederek yenemezsiniz”

Share on facebook
Share on twitter
Share on pocket
Share on email
Share on print

Sofya merkezli Liberal Stratejiler Merkezi’nin başkanlığını yürüten Bulgar yazar Ivan Krastev’in New York Times’da yayınlanan makalesi, Polonya örneğinden yola çıkarak yükselişte olan sağ popülist iktidarlara karşı muhalefet yapma pratiklerini irdeliyor. Krastev’in sağ popülizmle mücadele hakkındaki bu yazısını Işın Eliçin çevirdi:

Polonya’nın efsanevi yönetmeni ve Dayanışma Sendikası aktivistlerinden Agnieszka Holland’ın 2014 tarihli “Yanan Çalı” adlı filmi, son yıllarda Orta Avrupa’daki en önemli kültürel etkinliklerden biriydi. Film 1969 yılında, Jan Palach adlı Çek bir öğrencinin Sovyetler Birliği’nin ülkesini işgalini protesto etmek ve yetkililerin müteakip Çekoslovak

(2014 tarihli Yanan Çalı filminin afişi)
(2014 tarihli Yanan Çalı filminin afişi)

yaşamını normalleştirmesi girişimlerine dikkat çekmek amacıyla, kendisini yakmasının hemen ertesinde geçiyor. Palach’ın amacının kötülüğün sıradanlaşmasını durdurmak olduğu anlaşılıyor.

Filmin gösteriminden üç yıl sonra 19 Ekim’de akşamüzeri, 54 yaşında iki çocuk babası Piotr Szczensy Varşova’da Komünizm döneminden kalma Kültür Sarayı’nın önünde kendini ateşe verdi. Szczensy’nin protestosu, Polonya demokrasisi için ölümcül bir tehdit olarak gördüğü iktidardaki Hukuk ve Adalet Partisi’nin aşırı sağcı politikalarına karşıydı. Kararlılığı intiharından kısa süre önce dağıttığı bildiriye de yansımıştı: “Özgürlüğü her şeyden çok seviyorum ve ölümümün birçok insan için vicdanı bir uyanışa vesile olmasını umuyorum.”

 

Piotr Szczensy’nin “Yanan Çalı”yı izleyip izlemediğini bilmiyorum ama eylemi hiç şüphesiz Jan Palach’ın yarım yüzyıl önceki fedasını hatırlatıyor.

Polonya’yı bölen intihar

Szczensy’nin kendini yakması Polonya’da hararetli tartışmalara neden oldu. Kimileri intiharının gerekçesinin politikadan ziyade depresyon olduğunu savundu. Diğerleri Polonya’da bir intihar dalgasını tetikleyebileceği gerekçesiyle haber medyasından bu şoke eden eyleme yer vermemesini istedi. Ve Agnieszka Holland gibi, Szczensy’yi Palach’ın gerçek halefi olarak selamlayan ve intiharını Polonyalıların mevcut durumun ağırlığının farkına varması için umarsız bir jest olarak yorumlayanlar da vardı.

“Ateş yok eder” diyordu Holland, “ama aynı zamanda aydınlatır da. Öfke gibi.”

Polonya’daki bu tartışma Avrupa’da popülist sağın yükselişine muhalefet edenlerin yüz yüze olduğu zorlu sorulara ışık tutuyor: Hiç hoşlanmadığınız ama kimseyi öldürmemiş, pek az kişiyi tutuklamış ve adil bir şekilde iktidara gelmiş, buna karşılık bildiğimiz şekliyle liberal demokrasiyi sona erdirme tehlikesi bulunan bir iktidarla mücadelenin en iyi yöntemi nedir? Nefret ettiğiniz partinin özgür seçimleri kazandığı bir demokraside yaşamakla, muhalefetin bir daha asla seçim kazanmasının mümkün olmadığı bir diktatörlükte yaşamak arasındaki sınırı nereden çizmeli? Avrupa’nın karşı karşıya olduğu en büyük tehdit popülistlerin “normalleşmesi”dir, yoksa popülistlerin muhaliflerinin histerisinden de korkmalı mıyız? Ve Komünistlerle faşist diktatörlerin aleyhine işleyen direniş yöntemleri, günümüzün demokratik seçimle işbaşına gelmiş özgürlükçü olmayan (illiberal) hükümetlerine karşı da etkili olur mu?

Demokrasi ile diktatörlük arasındaki çizgi nerede başlar?

Tarih, ne yazık ki, kesin bir yanıt sunmuyor. 1930’lu yılları yaşayıp hayatta kalabilmiş olanların anıları –Sebastian Haffner’in “Hitler’e Kafa Tutmak (Defying Hitler)” çok iyi bir örnek- diktatörlüklerin, özellikle de seçimle işbaşına gelen diktatörlerin, normalleştirilmesine karşı uyarılar içerir. Mantıklı. Fakat faydalı olabilecek karşı örnekler de var: 1970’li yıllarda radikal solcular Nazi Almanyası ile savaş sonrası Alman Federal Cumhuriyeti arasında önemli bir fark bulunmadığı fikrine öylesine kafayı takmışlardı ki, muhakemelerinde büyük yanılgıya düştüler ve kimi yerde terörist ya da demokrasi düşmanı haline geldiler.

Buradan çıkarabileceğimiz ders nedir? Demokrasi ile diktatörlük arasında ayrım yapabilmek tutku ve kişinin kendi değerlerini savunmaya hazır olmasını gerektirir. Ayrıca orantılılık da gerekir.

Mevcut popülist iktidarlara muhalefet etmek çok zor çünkü  bu popülistler, her şeyden önce demokratik politikalarda tutarlılığı değil yoğunluğu temsil ediyorlar. Siyasetin içi boşalır, sembollerden ibaret hale gelirse, popülizm serpilir büyür. Popülistlerin çekirdek seçmenleri –Polonya’da da başka yerlerde de- lvaat ettikleri politikaları hayata geçirmediği ya da fikir değiştirdiği zaman liderlerini kolayca affedebilirler. Ama onların “normal politikacılar” gibi davranmasına asla tahammül edemezler. İşte tam da bu nedenle 1930’ların Almanya’sında ya da 1970’lerin Doğu Avrupa’sında yaşıyormuşuz gibi davranmak popülistlerin ekmeğine yağ sürmek anlamına gelir.

Popülizmi, popülizmle yenemezsiniz

Faşist seleflerinden farklı olarak, günümüzün popülistleri toplumu değiştirmeye heves etmiyorlar. Aksine dondurup, olduğu gibi muhafaza etmek istiyorlar. Modern yaşamın sürekli devrimi anıştıran değişimlerine -teknolojik, ekonomik ya da demografik- karşı duyulan tepkinin, içerlemenin öfkenin timsali onlar. Dolayısıyla tek önerebilecekleri çözüm de, yıkım oluyor. Bu bağlamda günümüzün popülistleri devrimci bir yoğunluğu çok zayıf bir ideoloji ile birleştiriyorlar.

Piotr Szczensy kendini yaktığında, Komünist rejim kadar tehlikeli gördüğü Polonya’daki mevcut rejimin normalleşmesinin önüne geçmekte kararlıydı. Fakat bugünün popülistlerinin 1970’lerin Komünistlerinden farklı olarak normalleşme peşinde koşmadıklarını görememişti. Polonya’da aylarca süren protestoların ardından, hükümete destek tam aksine arttı. İktidar partisi toplumu kutuplaştırmak, kutuplu halde tutmak istiyor. Popülistleri, onların kutuplaştırıcı ve sürekli el yükseltmeye mecbur eden politikalarını taklit ederek yenemezsiniz.

 

Share on facebook
Share on twitter
Share on pocket
Share on email
Share on print
  • Medyascope
  • Medyascope Plus