Bilişsel bir “big-bang” olmamıştır

Share on facebook
Share on twitter
Share on pocket
Share on email
Share on print

Filozof ve psikoloji profesörü Jérôme Sackur ile bilişsel sinir bilimleri doktoru Thomas Andrillon’un ortaklaşa kaleme aldıkları ve 31 Ocak 2018’de Libération’da yayınlanan yazıyı Haldun Bayrı çevirdi.

Bilişsel bilimler bugün zafer kazanmış gibi görünüyorlar. Bilişsel bilimci Stanislas Dehaene başkanlığındaki Bilimsel Ulusal Eğitim Konseyi’nin atanması, onların her yerdeki varlıklarının yeni bir ispatı gibi beliriyor. Ama yayıldıkları ölçüde, endişe de veriyorlar. Elli kadar şahsiyetin desteklediği SNUIPP (İlk-Ortaöğrenim Öğretmenleri ve Üniversite Profesörleri Birleşik Ulusal Sendikası), hükümete, eğitim politikalarını yönlendirme yaklaşımlarında daha büyük bir çeşitliliğe yer verme çağrısında bulunuyor. Bu çekincelerin bir temeli var mı? Bilişsel bilimlere sık sık yöneltilen, bireyi ve bağlamını hiçleştirerek onun yerine “laboratuvar beyinleri”ni koyan bir indirgemeciliğin taşıyıcıları oldukları minvalli sitemler haklı mı?

Yüzyıllar sürmüş bir düşünme çabasının mirasçıları

Büyük yenilik havalarına rağmen, bilişsel bir “big bang” [1] olmamıştır. Halihazırdaki bilişsel bilimler, zihnin işleyişi üzerine yüzyıllar sürmüş bir düşünme çabasının mirasçılarıdır. 20. yüzyılın özgün yöntem ve kavramlarıyla zenginleşmiş olan psikolojik bilimlerin uzantısından ibarettirler. Bilişsel bilimlere bir kurucu edim teşhis etmek gerekseydi de, kesinlikle, kendi payına zihnin davranışa indirgenmesini savunan davranışçılığa karşı çıkışları olurdu bu. Nitekim, 20. yüzyılın ilk yarısında, şartlandırma çalışmalarıyla gelecek kuşaklara intikal etmiş olan Pavlov gibi davranışçıların başı çektiği dönemde, birey az çok karmaşık bir refleksler toplamına indirgenmekteydi. Hayvan için ihsas, hatıralar ya da fikirler yoktu; uyarılma ile karşılık verme arasında tıkır tıkır işleyen bir mekanizma vardı.
Halbuki zihinsel hallerin varlığı nasıl yadsınır? Davranışlarımızı tıpatıp yeniden üreten bir makina, bizim ruhsal dengimiz olur muydu? Bilişsel bilimler zihni kara kutu gibi telakki eden bir psikolojinin teorik bakımdan nâtamam ve müphemliğe mahkûm olduğu tespitinden yola çıkarlar. Aksine, zihinsel tasavvurlarımızı yöneten ve mesela zihinlerimizin benzemesine yol açan yasaları anlamayı denemek gerekmektedir. Bu yüzden bilişsel bilimler etimolojik anlamları olan bilgi bilimleri olmaktan çok daha uzağa vardırırlar işi. Tabii bilgiyi en geniş anlamıyla –dünyanın, ötekilerin, kendinin bilgisi– almıyorsak.
Bilişsel bilimler sinirbilimleriyle sınırlandırılmaktan da uzaktır. Bilişsel bilimler zihnin bilimleridir, beyin buna sadece düşünce organı olduğu için müdahil olur. Kaldı ki bitkilerin ya da makinaların bilişsel bir bilimi de uç vermeye başlamaktadır. Tabii ki burada, zihnin anlaşılmasına sinirbilimlerinin katkısını yadsımak söz konusu değil. Fakat bilişsel bilimlerde, zihinsel olanın beyinsel olana düpedüz indirgenmesini görmemek gerekir.

MR ile yaşanan müthiş hızlanma

Bu anlamda, açıkçası, bilişsel bir devrim olmamıştır: Bilişselcilik, davranışçılığa karşı, zihinselin asıl biliminin psikoloji olduğu minvalli klasik fikre bir dönüştür. Bilişselciliği ön plana çıkaran, komşu bilimlerden gelme teorik ya da deneysel yeni araçlarla donanabilmesidir. Nitekim, 1990’lı yıllarda manyetik rezonanslı (MR) görüntülemeye bağlı olarak müthiş bir hızlanma görülmüştür. MR’lı görüntüleme, en mahrem düşüncelerimizle özdeşleşen beyinsel mekanizmada keşfe çıkma olanağı vermektedir. Bu araç sayesinde, bilim insanları bedenlerine hapsolmuş hastalarla iletişim kurabilir; gördüğünüz imgeleri, işittiğiniz sesleri tekrar yaratabilirler.
Yaklaşık yirmi yıldır, bu muazzam ilerlemeler bilimin sınırlarını tekrar çizmiştir: Biyoloji psikolojinin, nöroloji psikiyatrinin alanında serüvene atılmaktadır. Herhangi bir düşünce tipinin kafataslarımızın içindeki bir bölgenin etkinleşmesine, herhangi bir “yer”e tekabül etmesi gerektiği minvalli basit sezginin karşılığı olarak, beyin görüntüleri ve haritaları medyayı ve ortak muhayyileyi istila etmiştir.
Zihne böyle bir mekân bulmanın çoğu insan için rahatlatıcı bir tarafı vardır. Bir davranışı parmağımızla gösterebilir ve bu yolla onu anladığımıza inandırabiliriz kendimizi. Kimileri de bunu yeni bir frenolojiyle [Yunanca: φρήν, frēn, “zihin”; ve λόγος, logos, “bilgi”], meşhur matematik çıkıntısı gibi kafatası biçimlerinden karakter hatlarının çıkarılabildiği iddiasında olan o sözde bilimle karşılaştırmaktadır. Otoritelerini gerekçelendirmek için sinirbilimlerini kullanan her türden iletişimciler bu konuda yanılmamışlardır. Daha iyisi, psikoloji ile biyolojinin ittifakı, zihinlerimizde değişikliğe gitme, onu onarma, hatta iyileştirme olanağı sunar gibidir bize. Hafıza, dikkat, akıl yürütme, bilinç gibi her tür doğallaştırma biçimine direnir görünen o yetenekler, artık tekniğin alanına girer görünmektedirler. “Start-up” yaratma tutkusu, Avrupa Birliği’nin bir milyar avro tahsis ettiği Human Brain Project [2} gibi mega araştırma projelerinin çoğalması buna tanıklık etmektedir.

Bilişsel bilimlerden neyi bekleme hakkımız var?

Oysa bilişsel bilimler henüz genç ve kırılgan bilimlerdir. Devâsâ ilerlemeler katedilse bile, girişilen işin kapsamı da devâsâdır. 2015’te, bir grup bilim insanı bilişsel bilimlerin yeniden üretilmesindeki aksaklıklara işaret etmektedir. Üstelik laboratuvarda elde edilen sonuçları başka desteklerle teyit etmeden çabucak uygulama yolunda büyük bir eğilim vardır. Bir düzine kadar fare üzerinde kansere karşı etki göstermiş olan en ufak molekülün ilaç firmaları tarafından piyasaya sürüldüğünü tahayyül edelim isterseniz! Öte yandan, bilişsel sinir bilimleri çok sayıda epistemolojik meydan okumayla da karşılaşmaktadır. Korku hissettiğimiz esnada beynin herhangi bir bölgesinin etkin olduğunun bilinmesi, bize insan zihni üzerine ne öğretmektedir yani? Bununla bizatihi korku ihsası mı aydınlatılmış olmaktadır?
Dolayısıyla bilişsel bilimlerin büyük toplumsal, ekonomik ya da siyasî tartışmalarda bunca sıklıkla hakem tayin edilmesinden endişe mi etmek gerek? Bugün eğitimde, yarın da adalette mi? Kamu politikalarında mı? Dolayısıyla bilişsel bilimlerden neyi bekleme hakkımız var? Sadece ve sadece olguları, davranışlarımızın kökenindeki zihinsel mekanizmalar üzerine mümkün olduğunca nesnel bir aydınlatmayı… Zihin sadece beyin değildir, ama zihinlerimiz ancak beyinlerimiz aracılığıyla var olurlar. Yurttaşların ve siyasetçilerin psikolojideki ve bilişsel sinirbilimlerindeki keşiflerden mücerret tutulması saçma olurdu. Ama eleştirel bir bakış olmaksızın kendimizi bunlara emanet etmek de tehlikeli olurdu. Zihin denen bu kıtada çıkılan keşif gezisi, önümüzdeki yıllarda çok muhtemelen daha da hızlanacaktır. Bu yeni bilgi kütlesinin laboratuvar muhitini aşmaması büyük bir kayıp olur.

[1]. “Büyük patlama”, evrenin nasıl başladığına dair bir açıklama sunan teorilerden en bilindik olanıdır.
[2}National Institute of Mental Health’in giriştiği İnsan Beyni Projesi, 2024’e kadar geliştirilecek bir süper bilgisayarla insan beyninin işleyişini taklit etmeyi (simülasyonunu) hedefleyen kapsamlı bir bilimsel projedir.

FransizKultur

Share on facebook
Share on twitter
Share on pocket
Share on email
Share on print
  • Medyascope
  • Medyascope Plus