İSTANBUL (Medyascope) – Medyascope Yayın Yönetmeni Ruşen Çakır, “Türkiye normalleşebilecek mi?” başlıklı yayınında, Türkiye’de artan kutuplaşmanın toplumsal birlikteliği tehdit ettiğini belirterek, “Türkiye normalleşmeye zorunda, normalleşmeye mahkum. Aksi takdirde bu ülke hiçbirimizin işine yaramayan bir yer haline gelebilir” dedi.
Video özeti
- Ruşen Çakır, Türkiye’deki kutuplaşmanın toplumsal birlikteliği tehdit ettiğini vurguladı.
- Kutuplaşma, iktidar tarafından sürekli olarak sürdürülüyor ve farklı kesimler hedef alınıyor.
- 2015 seçimleri sonrası süreç, Türkiye’nin kutuplaşmasını derinleştirerek otoriter bir yönetim anlayışına yol açtı.
- Çakır, Türkiye’nin normalleşebilmesi için hukukun ve özgürlüklerin yeniden güçlendirilmesi gerektiğini söyledi.
Bilmeniz gerekenler

Ruşen Çakır, İzmir’de katıldığı bir etkinliğin ardından yaptığı yayında Türkiye’deki siyasi atmosferi ve toplumsal kutuplaşmayı değerlendirdi. Çakır, ülkede giderek derinleşen ayrışmanın sürdürülebilir olmadığını vurgulayarak, “Türkiye çok ciddi bir kutuplaşma içinde ve bu durum ülkenin geleceğini tehdit ediyor” ifadelerini kullandı.
İzmir’de düzenlenen “8. Psikodrama Günleri” etkinliğine değinen Çakır, bu yılın temasının “aidiyet” olduğunu hatırlatarak, Türkiye’de birlikte yaşama fikrinin giderek zayıfladığına dikkat çekti. Kimlikler üzerinden yürüyen tartışmaların toplumsal bütünlüğü zorladığını belirten Çakır, “Bu ülkede birlikte yaşama iradesi sorgulanır hale geldi” dedi.
“2015 sonrası süreç kırılma yarattı”
Ruşen Çakır, değerlendirmesinde özellikle 2015 Haziran seçimleri sonrasına işaret etti. O dönemde Türkiye’nin “normalleşme” ihtimali yakaladığını ancak sürecin tersine döndüğünü söyleyen Çakır, yeniden seçime gidilen süreçte artan güvenlik krizleri ve siyasi gerilimlerin ülkeyi farklı bir rotaya soktuğunu ifade etti.
15 Temmuz darbe girişimi ve ardından ilan edilen olağanüstü hal sürecinin de bu kırılmayı derinleştirdiğini belirten Ruşen Çakır, Türkiye’nin giderek daha otoriter bir yönetim anlayışına sürüklendiğini savundu.
“Kutuplaşma siyasetin ana aracı haline geldi”
Medyascope Yayın Yönetmeni Ruşen Çakır’a göre iktidar, farklı dönemlerde farklı kesimleri hedef alarak kutuplaşmayı sürekli diri tuttu. Kürt meselesinden FETÖ ile mücadeleye kadar birçok başlıkta yeni ayrışma alanları yaratıldığını belirten Çakır, son dönemde ise Cumhuriyet Halk Partisi’nin hedef haline getirildiğini söyledi.
İktidarın Milliyetçi Hareket Partisi ile kurduğu ittifaka da değinen Ruşen Çakır, bu siyasi yapının karşılıklı bağımlılık üzerinden sürdüğünü ifade etti.
“Türkiye’nin hukuka ve özgürlüklere ihtiyacı var”
Türkiye’nin yeniden normalleşebilmesi için temel hak ve özgürlüklerin güçlendirilmesi gerektiğini vurgulayan Çakır, mevcut koşullarda bunun zor göründüğünü dile getirdi. “Hukuk ve özgürlükler olmadan normalleşme mümkün değil” diyen Çakır, toplumun farklı kesimlerinin ortak bir zeminde buluşması gerektiğini söyledi.
Ruşen Çakır, sözlerini “Türkiye’nin yeniden normal bir ülke haline gelmesi gerekiyor” diyerek tamamladı.
- Kutuplaşma Türkiye’nin kaderi mi? Ruşen Çakır & Prof. Emre Erdoğan tartışıyor
- Ekrem İmamoğlu: İlk izlenimler
- Artıları ve eksileriyle muhalefet: Ruşen Çakır ve Levent Gültekin tartışıyor
- Bekir Ağırdır ile söyleşi: Yeni yılda siyasi dinamikler
- Kılıçdaroğlu’nun Diyarbakır programı belli oldu
Video deşifresi
Hazırlayan: Gülden Özdemir
Merhaba, iyi günler. İzmir’den iyi pazarlar. Dün İzmir’e geldik. Bugün dönüyoruz. İzmir’de çok ilginç bir toplantıya davetliydik. Müge, yani eşim Müge İplikçi bir konuşma yaptı. Olay nedir? 8. İzmir Psikodrama Günleri. Bu yılki konusu, başlığı aidiyetmiş. Çok ilginçti, çok kalabalıktı. Çoğunluğunu kadınlar oluşturuyordu. Daha çok psikodrama deyince tabii ki psikologlar, psikiyatrlar ağırlıklı olmak üzere öğrenciler de vardı. İlginç bir deneyimdi benim için de ve şu anda gördüğünüz, benim kedilerin yerine onların o toplantı için hazırladıkları rozetle karşınızdayım ve aidiyet konuşuldu. Tabii ki çok boyutlu bir konu bu. Herkes ayrı açılardan ele aldı. Müge en son yaptığı “Sahte Cennetten Kaçış” romanından hareketle bir şeyler söyledi, anlattı. Çok güzel sorular geldi vesaire ve aidiyet üzerinden ben de bugün size bir şeyler söylemek istiyorum ama bunun ötesinde tabii ki kimlik meselesi, herkesin kimlikleri meselesi ama bir de bu ülkede, Türkiye’de hep beraber yaşıyor olma meselesi. O yaşıyor olma meselesini sürdürüp sürdürememe meselesi.
Türkiye çok ciddi bir şekilde kutuplaşma içerisinde, çok kritik dönemler yaşıyor ve İzmir benim için bu anlamda şöyle anlamlı. Şimdi tekrar baktım bu yayından önce; şu anda size bu kaydı yaptığım, kaldığım otele çok yakın bir yerde — o tarihte Periscope uygulaması vardı biliyorsunuz, zaten Medyascope‘un temelini de Periscope üzerinden yapmıştık — ben tek başıma HDP’nin Haziran seçimleri mitingini izlemeye gelmiştim ve o miting çok çarpıcı gelmişti bana. İzmir’de HDP, Selahattin Demirtaş, ki dün onu ele almıştım biliyorsunuz. Ondan sonra hemen ileride bir yerde miting bittikten sonra bir palmiyenin altına oturup, çöküp daha doğrusu, çok yorulmuştum, Periscope’ta canlı yayın yapmıştım ve miting değerlendirmesi, Mayıs’ın 20’si olsa gerek. 2015, benim ilk Periscope yayınlarımdan birisi. Artık Periscope yok. O tarihte vardı ve yeni yeni gelişiyordu. Acayip sayıda insan izliyordu. Bir pazar günüydü diye hatırlıyorum. Deli gibi insanlar izliyor, yorumlar yazıyor vesaire. Neye uğradığımı şaşırmıştım. Çok büyük bir ilgi vardı. HDP’nin yükselişi, HDP’nin Türkiye partisi olma iddiası ve %10’un çok üzerinde bir oyla zaten bunu gösterdi.
O dönem Türkiye’de çok önemli, kritik bir dönemdi. Türkiye’nin normalleşmesi dönemiydi aslında o. AKP iktidarının, ki o tarihte 13. yılındaydı AKP iktidarında, artık onun bitmesi ve Türkiye’de bir koalisyonun doğması dönemiydi 2015 Haziran seçimleri. AKP tek başına kazanamadı ilk kez ve Erdoğan ülkeyi oyaladı. Ve bu arada ülke tam bir kaosa sürüklendi. Her yerde, özellikle büyükşehirlerde çok sert terör eylemleri, katliamlar yaşandı peş peşe ve Erdoğan öylece ülkeyi yeni bir seçime götürdü. Şimdi biliyorsunuz bugünlerde ara seçim tartışmaları açmaya çalışıyor CHP. Erdoğan orada ülkeyi hızlıca birkaç ay sonra tekrar seçime götürdü ve o yarattığı anormal ortam sayesinde, güvenlik endişesine düşen seçmenin yeniden desteğiyle yeniden tek başına iktidara geldi Erdoğan ve ülkeyi normal yolundan çıkarttı. Ondan sonra da yaklaşık bir yıl sonra darbe girişimine tanık olduk. Fethullahçıların darbe girişimi. Onun ardından da olağanüstü hal vesaire diyerek Türkiye normal gidişatının çok dışına çıktı; ülke olağanüstü halle, baskıyla, otoriterliğin pekişmesiyle yol aldı ve bunu yaparken siyasi iktidar bir yandan da kutuplaşmayı teşvik etti.
Kutuplaşmanın değişik yolları var. Mesela kısa süre önce çözüm süreci yaptığı Kürtlerle, Kürt hareketiyle bir savaşa girdi ve terör üzerinden şeytanileştirdi. Bir kutuplaşma yarattı. Daha sonra birlikte yıllarca ittifak yaptığı Fethullahçıları düşman ilan etti. Oradan başka bir kutuplaşma yarattı. Böyle böyle kutuplaşmalarla Erdoğan Türkiye’yi yönetmeye devam ediyor ama tek başına yönetmiyor aslında. MHP ile kurduğu bir ittifak var ve iki taraf da birbirine mecbur. Ve burada son olarak başka bir şeyi gördük. CHP’yi kriminalize ederek kutuplaşmayı sürdürmek isteyen bir Erdoğan var. 19 Mart süreci bunun örneğiydi ve bu hâlâ sürüyor ve sürekli olarak insanları bir şekilde birbirleriyle çatışan taraflar haline getirmeye çalışıyor. Ya da CHP’ye diyor ki: “Gelin Ankara’da kalın, başka bir şey yapmayın.” Türkiye bunu hak etmiyor. Türkiye normalleşmek zorunda, normalleşmeye mahkûm. Aksi takdirde bu ülke hiçbirimizin işine yaramayan bir yer haline gelebilir. Bunu özellikle vurgulamak lazım. Erdoğan Türkiye’de kutuplaşmanın bütün unsurlarını teker teker, mümkün olan tüm kutuplaşma yöntemlerini teker teker kullandı ve bunları tüketti. Bunları tüketirken aslında Türkiye’yi de tüketti.
Şu anda Türkiye’nin çok ciddi bir şekilde normalleşmeye ihtiyacı var. Kutuplaşmadan arınmaya ihtiyacı var. Siyasi duruşu, etnik kimliği, mezhebi, dini inanışı ne olursa olsun herkesin onlara sahip çıkarak ama birlikte Türkiye’ye sahip çıkan bir perspektifte buluşması gerekiyor. Bunun olabilmesi için Türkiye’nin her şeyden önce hukuka ve özgürlüklere ihtiyacı var. Ve bunlar yok. Bunlar olmadığı için de Türkiye’nin normalleşmesi mümkün gözükmüyor. Türkiye’nin tekrar 2015 Haziran seçimi öncesini yaşayabilmesi ve ondan sonra 2015 Haziran seçimlerinden sonraki o kaotik dönemi bir daha yaşamaması gerekiyor. Şu haliyle bakıldığı zaman siyasi iktidarın böyle bir niyeti yok. Ülkeyi olabildiğince normallikten uzak, kutuplaşma temelinde yürütmeye çalışıyor ve buna karşı 19 Mart’ta — bir yılı geçti artık — tepkisini koyan toplumun, CHP’nin etrafında en azından yapmışlardı, buradan bir çıkış yolu bulabilmesi gerekiyor. Evet, bugün biraz iç dökme gibi oldu ama İzmir, İzmir’deki o palmiye ağacı, izlediğim toplantı bana bunları düşündürttü. Onun için tekrar söylüyorum: Umarım Türkiye en kısa zamanda yeniden normal bir ülke olur.
Peki, bugünün ithafı… İstanbul doğumlu ama çok erken yaşta göç etmiş, sinemanın çok büyük bir ismi Elia Kazan. Aslen Kayserili bir Rum ailenin çocuğu olarak İstanbul’da doğuyor ama küçük yaşta Amerika Birleşik Devletleri’ne gidiyor ve orada tiyatro, sinema derken sinemanın en büyük isimlerinden biri oluyor Elia Kazan. Şurada gördüğünüz filmlerin her biri bir başka şaheser. Öyle diyelim. ‘‘İhtiras Tramvayı’’, ‘‘Rıhtımlar Üzerinde’’, ‘‘Cennetin Doğusu’’, ‘‘Amerika, Amerika’’… Bütün bunların her biri oyuncularıyla da çok kıymetli. James Dean ya da Marlon Brando, birçok isimle birlikte çalışmış müthiş bir yönetmen Elia Kazan ve belli bir tarihten itibaren Türkiye’ye daha sık geldi. Türkiye’ye çok gelmiş 60’lı yıllarda. Ailesinin kökeni olan Kayseri’ye gitmiş. Oralarda gezmiş. Köyünü bulmuş. Daha sonra İstanbul’a gelmiş. İstanbul’da festivalde jüri başkanlığı yapmış ve hatta galiba Türkiye’deki bir filmde de oynamış diye hatırlıyorum. Hangi filmdi? Ona şimdi çok emin olamadım. Ha evet, şimdi baktım; Zülfü Livaneli’nin ‘‘Sis’’ filminde küçük bir rol almış. Sinema denince akla gelen bir isim Elia Kazan. Kolay kolay unutulacak bir isim değil ve tabii ki onun ülkemizin bir parçası olması bence apayrı bir gurur vesilesi. Öyle söyleyeyim. Elia Kazan 94 yaşında, 2003 yılında hayatını kaybediyor. Osmanlı’da doğmuş, yani 1909 yılında Osmanlı döneminde doğmuş. Daha sonra Amerika Birleşik Devletleri’nde, New York’ta – ki birçok filmi New York’u anlatır – hayatını kaybetmiş. Elia Kazan’a vatandaşımız diyelim bir şekilde. Elia Kazan’a saygılarımla. Söyleyeceklerim bu kadar, iyi günler.








