Yaşadığımız korkunç zamanlarda ihtiyacımız olan radikal ve vizyoner bir feminist: Andrea Dworkin

Erkek nefretçisi, seks karşıtı ve çirkin olarak etiketlendi; ama hem Trump’ın ve #MeToo’nun yükselişini tahmin etti hem de pişmanlık duymayan tavrı şu an herhangi bir zamandan daha da yerinde.

Julie Bindel’in Guardian’daki yazısından çevrilmiştir.

“Aslında çok istesem de, buraya bir arkadaş olarak gelemem.” Bunlar, Andrea Dworkin’in 1983’te cinsiyetçilik karşıtı erkeklerin bir toplantısında yaptığı, çok övülen konuşması “Tecavüzün Olmadığı 24 Saatlik Bir Ateşkes İstiyorum”da kullandığı sözlerdir. “Erkeklerin hayatta her gün kullandığı güç, kurumsallaşmış bir güçtür. Hukuk tarafından korunur. Din ve dini pratikler tarafından korunur. Üniversiteler, ki bunlar eril tahakkümün kaleleridir, tarafından korunur. Polis kuvvetleri tarafından korunur. Shelley’nin ‘dünyanın kabul edilmemiş kanun koyucuları’ olarak nitelendirdiği şairler ve sanatçılar tarafından korunur. Bu güce karşı, bizim sessizliğimiz var.”

2005 yılında kalp yetmezliğinden 58 yaşında ölen Dworkin, dünyanın en kötü şöhretli radikal feministlerinden biriydi. 14 kitap yazdı ve bunlardan en ünlüsü: “Pornografi: Erkeklerin Kadınları Ele Geçirmesi” (1981). Şimdi onun işleri, yazılarının bir derlemesi olan, “Last Days at Hot Slit” ile yeniden ele alınıyor.

Kendisi hakkında yazılmış makalelerin çoğu Dworkin’den nefretin kişileşmiş hali olarak söz etti. Medya genellikle erkeklerden, seksten, cinsel özgürlükten ve kesinlikle de soldan nefret ettiğini söyledi. 1998’te Londra Kitap Eleştirileri’nden bir yazar Dworkin’in görünüşü hakkında kendi fikrini (“şişko ve çirkin”) vermeyi uygun buldu ve “yeterince seks yapamamasının hüsranı”nın kendisini bir erkek nefretçisine nasıl dönüştürmüş olduğunu yazdı. Bir başkası ise, Dworkin’in ölümünden sonra, kendisinin feminizmin içinden çıkarıp atması gereken bir “üzgün hayalet” olduğunu ve deli olduğunu yazdı.

Ben gerçek Dworkin’i tanıdım ve on yıllık arkadaşlığımız bana sevgiye dair, nefretten çok daha fazla şey öğretti. Yaptığı işlere devam ederken nasıl akıl sağlığını koruduğunu sorduğumda bana: “Kadınların hikayelerini kalbimde taşıyorum” demişti: “Beni harekete geçiriyorlar ve yapılması gereken hakkında benim odaklanmamı sağlıyorlar.”

Dünyayı acı ve tahakkümden kurtarmak adına içten gelen bir istek ile motive oluyordu. Eğer daha fazlamız Dworkin’i on yıllarca süren aktivizmi sırasında dinleseydik ve işlerini ciddiye alsaydık; daha çok kadın şu an ana caddelerdeki tişörtlerin üstünde sloganlaşmış, bireyselleşmiş “kadın gücü” ve pantolon giyebilme üzerine olan eğlenceli feminizm yerine; bütün kadınları tiranlık ve tahakkümden özgürleştirecek kolektif bir hareket olarak tavizsiz bir feminizmin peşine düşerdi.

1996’da tanıştık. Kadına yönelik şiddete ilişkin uluslararası bir konferansın organizatörlerinden biriydim ve Dworkin ana konuşmacıydı. Anında kanımız ısındı, benzer bir espri anlayışına sahiptik ve birçok ortak arkadaşımız vardı. Konferanstan bir grup konuşmacı ilk gece akşam yemeğine gitti ve biz patriyarkayı bitirmeye yönelik çeşitli dileklerimizin listesini gürültülü bir şekilde tartışıyorduk. Ertesi sabah Dowrkin şunu söyledi: “İçeri girdiğimizde ‘hanımefendiler olduğumuzu; ama siparişimiz alınırken ‘ahbaplar’ olduğumuzu ve ayrılırken de büyük ihtimalle hayat boyu yasaklandığımızı fark ettin mi?”

1970’lerin başlarında, çok az kişinin bunlardan konuşabildiği bir zamanda, Dworkin cinsel istismar ve şiddet üzerine kendi deneyimlerinden hareketle konuştu. Ve günümüzün #MeToo ifşalarının ikliminde, onun, zamanının ne kadar ötesinde olduğunu görebiliyoruz. Yakın zamanda New York Times’da yayınlanmış bir metinde şöyle yazıyor: “Dworkin okumak; 1980’lerde ve 1990’larda çoğu kişi için sinirlendirici ve coşturucu üniversiteye özgü bir geçiş dönemiydi. Onun yazımı keskin ve kadınların gündelik yaşamlarını etkileyen sistemleşmiş önyargılara ham bir bakıştı.”

Dworkin’in 1983’te çıkardığı, Right-Wing Woman kitabı pekâlâ Trump’ın nasıl iktidara geldiğiyle ilgili olabilirdi. Kendisinin Trump’ın seçilmesindeki suçun çoğunluğunu beyaz kadınlara yüklemekte bu kadar aceleci olacağından şüphe etsem de; neden birçok kadının, kendi haklarını hakir gören bir politikaya bu kadar ilgi gösterdiği üzerine jilet gibi keskin eleştirisi bugün, herhangi bir zaman için olduğundan daha da önemli. Onun merkeze aldığı teori, sağın kadınların korkularını sömürmesi ve bizlere (kadınlara) bir beyaz atlı prens gibi koruma sunması idi. (Sağ), statükoyu değiştirmemize gerek olmadığı; ama bunu kabul etmemiz gerektiği ve hangi güce erişimimiz varsa bunu kullanmamız gerektiği konusunda güvence verir. Dworkin, bireyin yetenekleri, seçkin kadınların zirveye çıkması gibi konulara odaklanan ve bugün “Lean in feminizmi” olarak bilinen görüşten ümidini kesmişti ve “en alttaki” kadınlar özgürleşene kadar, hiçbirimizin özgürleşemeyeceğini her zaman söylemişti.

Onun tarzı (mest eden ve imtiyazsız) konuşmalar ve yazılar, modern kitaplıklarda sıkça gördüğümüz “eğlenceli-feminist” yazılara kıyasla ne kadar da dinçleştirici. Bu eğlenceli-feminist yazıların çoğunluğu, cinsiyetçiliğe gülmeye ve çeşitli muziplikler yapmaya odaklanan Caitlin Moran’ın “How To Be a Woman“ı gibi, canı sıkkın bireylere hitap eden kendine yardım kitaplarıdır. Dworkin derdi ki; işte bu da kadınların dikkatini nasıl bir “içinde kaçış olmayan aşağılanma sistemi içerisinde” yaşadığından başka yöne çeken şeylerden biridir.

Kadınlar için korkunç bir dönemde yaşıyoruz. Neyse ki, cinsel ve ev içi şiddete ilişkin küresel salgına karşı olan direnişimiz büyüyor. Ancak bu direniş kadınların sesinin kesilmesine yönelik (döneme) uyumlaştırılmış bir teşebbüs ile engellenmeye çalışılıyor – sadece ayrımcılık ve taciz hakkında konuşan kadınları susturmak için insafsızca artan gizlilik sözleşmelerine bakın.

Dworkin susturulamazdı. 1998’de bu gazetede yayınlanan, “Sevgili Bill ve Hillary’ye” metnini okurken Donald Trump gibi bir erkeğin iktidara geleceğini ve medyayı dolduran cinsel istismar skandalları nasıl göremediğimizi merak ediyorum.

Onlarca yıl önce Dworkin, Clinton’a yönelik cinsel istismar ve görevi suistimal iddialarına karşı, Başkan’ı sırf kadına yönelik şiddete karşı hareketi desteklediğini iddia ettiği için savunan liberal feministlere güçlü bir şekilde karşı çıktı. Şöyle yazmıştı: “Erkek politikacıların kadınlara yönelik politikaları önemlidir; ama cinsel istismar da önemlidir. Ülkenizin liderinin, halkın evinde iken, sikinin kendisinin yarı yaşında biri tarafından yalanmasına tamam diyemezsiniz. Kamusal hayatta erkeklerin kadınlara nasıl muamele ettiğini önemsiyorum.”

20 sene sonra ününün; kadınlara, “onları amlarından tutmak” da dahil olacak şekilde, istediği şekilde davranabileceği anlamına geldiğini açıkça ifade eden bir başkanımız olduğu düşünüldüğünde bu sözler ne kadar da kâhince duruyor.

Ve bir de çetrefilli pornografi meselesi var. Hukukçu akademisyen ve feminist yazar Catherine MacKinnon ile 1983’te, Dworkin-MacKinnon Anti-Pornografi Medeni Haklar Kanun Tasarısı‘nı oluşturdular, ki buna göre pornografi tarafından doğrudan zarar görmüş kişilere adli bir müracaat hakkı sağlıyordu, mağdurların yapımcı ve dağıtımcıları dava etmesine imkan veriyordu. Yaklaşıma ilham veren kişi ise, filmin çekilmesine zorlandığını ve yapımında kendisine tecavüz edildiğini söyleyen, Deep Throat’ın yıldızı Linda Lovelace’tı. 

Kanun tasarısı ABD’deki ve Birleşik Krallık’taki anti-pornografi feministleri tarafından desteklense de, genel anlamda popülerleşemedi ve sonunda öldü. Ancak anti-pornocu yazar Gail Dines’a göre: “#MeToo hareketinin ışığında, uzun süre gizlilik içinde tutulan gündelik cinsel şiddeti görünür kılan Dworkin’in işi daha da önem kazanıyor. Hâkim kültür, erkeklerin kadınları cinsel olarak hâkimiyet altına almasının seksi görülmesinde pornografinin yerini görmekten kaçınıyor; bu kendisinin [Dworkin’in] bilebileceğinden çok daha isabetliydi.”

Dworkin, güzelliğe dair pratiklerin hem kadınların tahakkümünden beslendiğini hem de bunu beslediğini detaylı bir şekilde yazan ilk ikinci dalga feministti. Woman Hating’de şöyle yazmıştı: “Kaşları almak, koltuk altlarını tıraş etmek… yüksek topuklu ayakkabılarla yürümeyi öğrenmek, burnunu yaptırmak, saçlarını düzleştirmek ya da kıvırmak; bunlar acı veriyor. Acı, pek tabii, önemli bir ders veriyor: Sonunda güzel olacak kadın için hiçbir ücret çok fazla değil, hiçbir süreç iğrenç değil, hiçbir işlem çok acılı değil.”

Feminist pornocu olarak adlandırılan kişiler çok yeni bir olgu; ama Dworkin’in pornonun etik bir şekilde yapılabileceği düşüncesine tahammülü olmazdı. Eğer görseydi, pornonun “ifade hürriyeti” kapsamında korunması gerektiğini söyleyen solcu argümanlara benzeteceğini tahmin ediyorum. Bir keresinde :”Yeni porno solun ölüme gittiği engin bir mezarlık. Sol hem orospularına hem de politikalarına sahip olamaz” demişti.

Ölmesinden aylar önce, ABD’de işlerini yayınlatamadığından giderek artan sıkıntısı sebebiyle, Dworkin’i bazı Guardian editörleri ile tanıştırmıştım. Bu toplantının sonucunda kararlaştırılan metinlerden biri de acı ve engellilik ile yaşamaya dairdi. Dworkin, kendisinden gelen son e-posta’da, değerini anlayan insanlar ile çalışmanın ne kadar da olumlu bir deneyim olduğunu söylüyordu: “Bana böyle saygılı davranan editörlerle çalışma tecrübem hiç -gerçekten hiç- olmamıştı. Bunun için çok müteşekkirim.”

Dworkin’in heteroseksüelliğe ilişkin kederli bir kehaneti vardı. Aktivist Caroline Criado-Perez (ki kendisi yakın zamanda “feminizmin kabul edilebilir yüzü” olarak nitelendi) Dworkin’in erkekler ve kadınlar arasındaki cinsel ilişkiye dair analizine atıf yapmıştı. “Bu konuya dair müthiş bir Dworkin sözü var” dedi ve ekledi: “Kadınlar kendilerine zulmedenler ile bir yatak paylaşan tek gruptur.”

Dworkin 1988’de cinsel ilişkiyi “zoraki” olarak tasvir ettiği için aşağılandı; erkeklerin, seks sırasında, kadınları penetre etmek üzerine vazgeçilemez bir hakkı olduğunu ve bunun patriyarkanın araçlarından biri olduğunu iddia etmişti. Bir yandan ise, daha geçen ay, yüksek mahkemedeki bir davada hâkimden, bir adamın karısıyla, karısının artık rıza gösterecek temyiz kudretine sahip olmadığı için, seks yapmasını engelleyecek bir karar alması istendi. Hâkim ise şöyle söyledi: “Bir adamın karısıyla seks yapması kadar aleni olan bir temel insan hakkı düşünemiyorum.”

Daha önceki yaşamına dair birçok sohbetimiz oldu. Her ne kadar takdire değer olsa da Dworkin’in kadın hareketine çok büyük bir minnet borcu olduğunu hissetmesi beni üzmüştür. Feministler genç yaşında çok şiddetli bir evlilikten kaçmasına yardım etmişlerdi. Kendisinden saklamış olsam da, bazı feministler Dworkin’e karşı çok kırıcı tavırlardaydı. Bir keresinde kamuoyunda iyi tanınan bir yazar şöyle demişti: “Andrea harekete hiçbir iyilik yapmıyor – Kendisi bir delifişek ve berbat gözüküyor.”

Dworkin’e yönelik içselleşmiş nefret, radikal feminist ile etkileşime geçmeme konusunda bir uyarı işlevi görüyordu. Ancak buna her zamankinden daha çok ihtiyacımız var. Tecavüz mahkumiyetleri çok nadir bulunuyor; birçok kadın ve kız için intikam pornosu gündelik bir gerçek ve seks ticareti için kadın kaçakçılığı çok yaygın. İngiltere’deki büyük pezevenklik çetelerine ilişkin yapılan bir soruşturma polisin mağdurları kaderlerinden dolayı suçladığını açıkça ortaya koyuyor. Şu an yaygın olan yumuşak feminizm, kadınların katlanmak zorunda bırakıldığı mizojinistik iklim için yeterli değil. Bireysel kimliğe, özellikle de üniversite mezunu ve genç kadınlara, ve yaşam tarzı tercihlerine odaklanmak erkek hakları hareketinin şiddetli saldırılarına dayanamayacaktır.

Dworkin’e dair hakikat her yerde; ama işleri ve siyasetine ilişkin çarpıtma da öyle. 1998’de Dworkin’i Brooklyn’deki evinde ziyaret etmiştim. Porno yanlısı feministler tarafından kendisine yapılan ve onu açıkça üzmüş olan saldırı hakkında konuşuyorduk: “Öldüğümden sonra sonunda anlaşılacağıma dair bir hissim var” demişti. Neyi kast ettiğini sorduğumda ise daha da açmamıştı. 

Her geçen sene daha da özlediğim uzun konuşmalarımız, kahkaha ve tutku dolu olurdu; ama her zaman üstünde dolanan bir kıyamet bulutu vardı. Dworkin ölmesinden sadece aylar önce bana şunu söylediğinde çok haklıydı: “Kadınlar feminizme geri dönecek; çünkü işler bizim için iyi gitmeden önce çok ama çok daha kötü olacak.”

Medyascope'a destek olmak ister misiniz?

Yayınlarımızı sürdürebilmek ve daha kaliteli kılmak için desteğinize ihtiyacımız var

Merhabalar!

Medyascope olarak Ağustos 2015’ten itibaren, çölleşen haber ikliminde her kesimden herkese su verecek bir vaha olmaya çalışıyoruz. Özgürlüğümüzden, bağımsızlığımızdan, ve çok yanlı habercilik anlayışımızdan taviz vermemekte kararlıyız. Çoğunlukla gençlerden oluşan kadromuzla, dijital medyanın olanaklarını kullanarak yayın yapıyor ve her geçen gün hem içerik hem de teknik olarak büyüyoruz. Hedefimiz yayın gün ve saatlerimizi artırmak; içeriklerimizi daha da zenginleştirmek. Bu da sizin desteklerinizle mümkün. Çok teşekkürler.  

Öne Çıkanlar