Yorum – Kadri Gürsel (9): S-400 Krizi: ABD’nin amacı ne?

Kadri Gürsel bu haftaki analizinde S-400 krizini ele aldı. Hiçbir dönemde ABD-Türkiye arasında bu kadar belirsiz bir krizin yaşanmadığını söyleyen Gürsel, S-400 alımının iki ülke arasındaki güvensizliği artıracağını ve Türkiye için ciddi olumsuz sonuçlar getireceğini savundu.

Yayına hazırlayan: Tania Taşçıoğlu Baykal

Merhabalar. Bugünkü konumuz, Türkiye ile ABD arasındaki S-400 Krizi. Bu ne kadar doğru bir tanım, ayrı mesele. Ama kamuoyunda yerleştiği kadarıyla, ‘’S-400 krizi’’ olarak tanımlıyoruz. Dolayısıyla, bunu kullanmak lazım. Neden S-400 ifadesinin bu krizi tanımlamakta yeterli olmadığını, konuşmanın ileri safhalarında kendi bakış açımdan zaten paylaşacağım sizinle. 

Bu kriz, Türkiye ve ABD arasında mükemmel bir fırtınanın yaklaştığını ilan eden bir tırmanmayı içeriyor. Yani, II. Dünya Savaşı’ndan sonra hiçbir dönemde, Türk-Amerikan ilişkilerinde bir kriz bu kadar öngörülebilir olmamıştı. Ne olacağını, kim ne yaparsa, hangi adımı atarsa, bunun sonucunun ne olacağının şimdiden belli olduğu bir kriz bu. Ve bu mükemmel fırtınaya doğru hızla ilerliyoruz. 

Enteresan bir gelişme oldu dün; Cumhurbaşkanlığı iletişim ofisinden açıklanan bir bilgi bu: Trump ile Erdoğan telefonda görüştüler. Aynen sadece bir cümle okuyorum; Zaten yapılan açıklama da bir cümleden ibaret. İçinde çok fazla bir bilgi yok. Deniyor ki: “Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan, ABD Başkanı Donald Trump ile görüşmesinde, Rusya Federasyonu’ndan S-400 Savunma Sistemi’nin tedariki konusunda çalışma grubu kurulması teklifini gündeme getirdi.” Teklifi gündeme getirmiş. Kabul edilmiş mi? Daha doğrusu, sıcak mı yaklaşılmış bu teklife, orası belli değil. Mutlaka Atlantik’in öte yakasındaki meraklı gazeteciler, bu konunun takipçisi olacaklardır. Biz de öğreneceğiz. Ama konunun sunuluşu enteresan. Çünkü, Rusya Federasyonu’ndan S-400 Savunma Sistemi’nin tedariki konusunda çalışma grubunu, Türkiye neden ABD ile kurar? ‘’Tedariki konusunda’’ diyor. ‘’Bu tedarikten vazgeçilmesi konusunda’’ demiyor, ya da ‘’tedarikin yarattığı, doğurduğu sorunlar’’ da demiyor. S-400 Savunma Sistemi’nin tedariki konusunda, Amerika’yla bir çalışma grubu oluşturulması hususu bir teklif olarak getirilmiş bu konuşma sırasında Trump’a. Bu, tabii her yönüyle enteresan. 

Birincisi, Mayıs ayı geldi artık. Mayıs, Haziran, şunun şurası Temmuz. Hatta ‘’daha erkene de alabiliriz’’ denmişti bu S-400’lerin tedariki konusunda biliyorsunuz. Bizzat Cumhurbaşkanı Erdoğan yerel seçimden önce yapmıştı bu açıklamayı. ‘’Tedariki Temmuz’dan önceye çekebiliriz’’ demişti. Şimdi neyin çalışma grubu oluşturulacak da, bu aşamada, bu tedarik takvimi bu kadar bağlayıcı şekilde dile getirilmişken sorunu çözümleyecek? Tabii eğer tedarik ertelenirse, bu mümkün. Fakat biz yine de şöyle düşünelim: Velev ki bu S-400’ler planlandığı gibi Temmuz ayında veya Temmuz’dan önce, Haziran ayında Türkiye’ye getirilsin ve konuşlandırılsınlar. Hatta konuşlandırılmasınlar da depolansınlar, bir hangara konulsunlar. Bu durumda, Türk-Amerikan ilişkilerinde bu öngörülebilir, mükemmel fırtına dediğimiz kriz şöyle cereyan edecek: Amerikan Kongresi’nden geçmiş 2017 tarihli ve Başkan tarafından da 2 Ağustos 2017’de imzalanmış bir yasa var. Yasanın kısa adı CAATSA “Amerika’nın karşıtlarına yaptırımlarla karşı koyma yasası. CAATSA’nın amacı iki yönlü aslında. Kongre’nin Trump’a bir açıdan dayattığı bir yasaydı bu. Kuzey Kore, İran ve Rusya’ya yönelik bir yaptırım yasası bu. Kuzey Kore, Rusya ve İran’la işbirliği yapan ülkeleri yaptırım altına da almaya dönük hususiyetleri var. Amerikan sisteminde Başkan’a önemli muafiyetler belirleme yetkisi verilmiştir. Misal, bir ülkeye bir yaptırım söz konusu olduğunda, bu, Başkan tarafından muafiyete tabi kılınabilir vs. 

CAATSA yasasında, Başkan’ın muafiyet uygulama, yani yaptırımları uygulamama kapasitesi, -öyle diyelim biz- yetkisi, son derece sınırlanmış durumda. Bu S-400 alımıyla ilgili yaptırımların bizi ilgilendiren yönü şöyle bir içeriğe sahip: 12 adet yaptırım var. Yasa, bu 12 adet yaptırımdan 5’ini, Başkan’ın, hedef olan ülkeye uygulamasını zorunlu kılıyor. Bundan bir kaçış söz konusu değil. Peki, hedef olan ülke ne? Rusya’dan kayda değer miktarda silah alan ülke demek bu “hedef olan ülke”. Yani, eğer S-400ler gelirse, bu ülke, Türkiye olacak. Çünkü S-400’ler Kalaşnikof mermisi değil, stratejik silahlar. Dolayısıyla, S-400 tedarikinde rol oynamış olan yetkililerin Amerika’ya girişlerinin yasaklanmasından başlayarak, hedefteki ülkeye ambargolar uygulanması, silah ambargosu, mali yaptırımlar uygulanması ve giderek ağırlaşan çeşitli yaptırımları içeriyor bu CAATSA yasası. O 12 yaptırım kalemi bunlardan oluşuyor. Misal, Türkiye’nin, eğer söz konusu olursa, uluslararası ve Amerikan mali kurumlarından, kuruluşlarından kredi almasını yahut mali yardım almasını da veto etme yetkisi, buna engel olma mükellefiyeti de yüklüyor Başkan’ın üzerine. 

Ankara tarafının da bir tezi var: “Biz S-400’leri alırsak, bu CAATSA yasası Türkiye’ye uygulanamaz. Çünkü Rusya ile aramızda yapılan bu anlaşma, CAATSA’dan daha önce yapılmıştı” diyor Ankara tarafı. Bunun da doğru olup olmadığı şüpheli. Çok ilginç bir şekilde, bu CAATSA yasasıyla, Türkiye’nin Rusya’dan S-400 alımı, neredeyse eşzamanlı bir şekilde gelişiyor. Yani, eğer iki taraf da bundan haberdar değilse, bu artık onların suçu diyebiliriz. 

Birincisi, Türkiye, Rusya’yla S-400 alımı konusunda müzakerelere Kasım 2016’da başladı. Resmen başladı, bundan öncesi var tabii ki. Yani resmen bir müzakereye başlamadan önce, bunun bir gayri resmi safhası olur, o daha önce yapılmıştır. Peki, ‘’Türkiye’nin, Rusya’dan S-400 alımı hususunda bir eğilim içine girmesine neden olan gelişme ne olabilir?’’ diye baktığımızda, bu 15 Temmuz 2016 başarısız darbe girişimi olarak karşımıza çıkıyor. Darbe girişiminde, Ankara’da, Amerika konusunda, Amerika’nın Fetullahçılar ve Fetullahçı şebekelerin, örgütlenmelerin, ordu içindeki durumu -ki bu darbenin niteliği çok açık, bunun tartışılmasına da gerek yok- bu darbeyle, ABD’deki bazı çevrelerin ilişkilendirilmesi söz konusu. Bunun yarattığı derin bir güvensizlik söz konusu. 

Artı, Fetullah Gülen’in ve çevresinin Amerika’da uzun yıllardır rahatça hareket edebilmeleri ve orada kalabilmeleri. Bir neden daha var tabii. 2014’ün sonbaharından itibaren artan şekilde, PKK’nın Suriye’deki uzantısı olan YPG’nin, Amerika tarafından silahlandırılması. Şimdi bu, derin bir güvensizlik oluşturuyor tabii ki. Bu derin güvensizliğin karşısında da, Amerika’nın Türkiye’ye duyduğu bir güvensizlik var. Bu, Türkiye’nin izlediği dış politikadan kaynaklanan bir güvensizlik elbette ve Suriye konusunda ciddi bir şekilde ortaya çıktı. Türk-Amerikan ilişkilerinde karşılıklı ciddi bir güvensizlik var. 

CAATSA’ya gelelim; CAATSA yasası da, 4 Ağustos 2017’de Trump tarafından onaylanarak yürürlüğe girdi. Peki, Türkiye S-400 alımını Rusya’yla ne zaman bağladı? Onun da tarihi, 2017 Eylül-Aralık dönemine denk geliyor. Yani CAATSA yasasının Amerika Başkanı Donald Trump tarafından imzalanmasından sonra oluyor bu. İlginçtir, 2013’te, Türkiye yine Hava Savunma Sistemleri alımı için bir ihale açmıştı. O zaman 4 yarışmacı vardı. Bir tanesi Patriot’tu. Bir Avrupa Konsorsiyumu vardı, S-400’ler vardı ve bir Çin Sistemi vardı. Türkiye o zaman Çin Sistemi’ni tercih etti. Yani S-400’leri tercih etmedi, Çin Sistemi’ni tercih etti. Bu ilginç. O zaman yani 2013’te Patriot için Amerikan şirketlerinin -onun üreticisi Raytheon- verdiği teklif ciddi bir teklif olarak görülmedi. Ancak daha sonra, Türkiye, Amerikan baskısı altında, Çin’den füze alımından vazgeçti. 

2016’dan sonra Türkiye’nin S-400’lere meyletmesinin ardında ise, 2016’nın Mayıs’ından itibaren, SU-24’ün düşürülmesinden sonra, Türkiye’nin Rus yaptırımları altında kalması ve ardından da Ankara’nın, Rusya’yla, Suriye’de bazı alanlarda ortak hareket etme kararı alması, artı, bu yaptırımların da ortadan kalkması ve ilişkilerin düzeltilmesi için de bir kararlılık içine girmesi yatıyor. Yani, 2016’nın ilkbaharından itibaren, Türkiye, resmen Suriye’deki rejimi değiştirme politikasından vazgeçti ve Astana sürecinin yolu açıldı bu şekilde. 

Şimdi, F-35’lerle, S-400lerin kıyaslanması, askeri açıdan mümkün değil. S-400’lerin Batı ittifakı tarafındaki muadili Patriotlar. Ama Türkiye S-400 alıyor diye, Türkiye’ye F-35ler verilmeyecek. Şu an zaten fiilen verilmiyor, askıda bu. Türkiye’ye 4 uçak teslim edildi ve bu 4 uçak, ABD’nin batı kıyısındaki Luke Hava Üssü’nde duruyor. Türk Hava Kuvvetleri’nin pilotları orada, bu uçaklarda eğitim görüyorlar. Fakat yerel seçimlerden hemen sonra, Amerika’dan yapılan bir açıklama ile Türkiye’ye F-35’lerle ilgili teçhizat ve personel aktarımının askıya alındığı bildirildi. Bir parantez açmak istiyorum burada; Bu açıklama, zamanlama olarak seçimlerden önce seçim malzemesi yapılmasın diye, özellikle 31 Mart’ın hemen sonrası tercih edildi. S-400 alıyor diye, Türkiye’ye F-35 verilmemesi söz konusu. Bunun gerekçesi olarak da, S-400 radarlarının, -kapasiteleri tam olarak bilinmeyen radarların- F-35’lerin, görünmez uçak olma özelliği hususunda, bazı bilgileri elde edebileceği. Yani, F-35’lerin görünmezlik kapasitesini azaltabileceği, tehlikeye düşürebileceği şeklinde bir kuşku var. Haklıdır ya da değildir, ayrı mesele. 

Ama benim açımdan, mesele, sadece S-400 radarlarının, zamanla F-35’lerin görünmez uçak olma kabiliyetine bir tehdit oluşturduğu, yani aynı hava sahasında F-35’ler uçarken, diğer taraftan, Ruslar tarafından opere edilen S-400 radarları ile radar sinyali son derece düşük olan F-35’ler hakkında bazı radar izlerinin toplanması ve bunların değerlendirilerek kategorize edilmesi. Ve daha sonra muhtemelen radarın da geliştirilerek, bu verilerin radarın bilgisayarına yüklenmesi yoluyla, F-35’lerin uçtuğunun belli bir süre sonra anlaşılabilir olması, mümkün olabilir mi, olamaz mı, bu uzmanların tartışacağı bir mesele. 

Konunun bir de ittifak ilişkilerini, müttefikliği ve güveni ilgilendiren bir boyutu var, bu pek tartışılmıyor açıkçası. Ben bu yorumda biraz buna girmek istiyorum. Şimdi bakınız; F-35’ler 5.nesil savaş uçağı. Ve aslında bugün dünyada, Rusya ve müttefikleri ile Avrupa ve Amerika’yı, Avrasya’da karşı karşıya getirme eğiliminde olan bu ‘’yeni soğuk savaşta’’, F-35’lerin alıcısı olan diğer ülkelere bir göz atalım.  Ama en başta, F-35’lerin ortak üreticisi olan ülkelere iyi bakmak ve değerlendirmek lazım. Şimdi bakın; ana üreticisi Amerika Birleşik Devletleri, tamam. Türkiye dışında 7 ortak üretici var. Bunlar sırasıyla, Birleşik Krallık, Kanada, Avustralya, Danimarka, İtalya, Hollanda ve Norveç. Bu saydığım ülkelerin bazıları, Amerika’nın gerçekten stratejik müttefiki. Birleşik Krallık, Kanada ve Avustralya, stratejik müttefiktir. Diğer ülkeler ise, Amerika’nın, Avrupa’da güvendiği ülkeler. ‘’Güvendiği müttefikler’’ diyelim. Bu ülkelerin yanı sıra, bu üretilen uçağın, yabancı askeri satışlar kanalından doğrudan alıcısı konumunda 3 ülke daha var; İsrail, Japonya ve Güney Kore. Ayrıca, Finlandiya ve Belçika’nın da bu mevcut savaş uçağıyla ilgilendikleri biliniyor. Bu ülkelerin hepsi, Amerika’nın ya stratejik müttefiki ya da güvendiği müttefikler. 

Peki, Türkiye’nin durumu nedir? Türkiye ile Amerika arasında bugün itibariyle, bırakın aslında bir ittifak ilişkisini, bir güven ilişkisi bile mevcut değildir. İki ülkenin yetkilileri, liderleri bir araya geldiğinde, aralarındaki ittifak ilişkisinden, ittifaktan söz etmelerine bakmayın. Birbirlerine karşılıklı olarak çiçek atmaları gerektiğinde, bu ifadelere başvurabilirler, bu çok normaldir. Resmen ve kurumsal olarak, Türkiye NATO ittifakının hala bir parçası. Ama Amerika’nın güvenilir müttefiki değil. Türkiye ve Amerika arasındaki ilişkiler, güvene dayalı ilişkiler değil. Bir “al-ver” ilişkisi ve bu al-ver ilişkisi de, fevkalade mahdut bir ilişki. Yürümeyen bir ilişki. Al-ver konularından ziyade, Türkiye ve Amerika’nın, birbirinden hangi alanlarda ayrıştığını, zıtlaştığını konuşmaya kalksak, bu konuşma çok daha uzun sürer. 

Sadede gelmeden önce, bir hususun daha altını çizmek istiyorum: Bu bölgede, Türkiye’nin bulunduğu bölgede, Türkiye’nin kısa ve orta menzilli balistik füzelere karşı bir savunma sistemine ihtiyaç duyduğu aşikardır. Bunun altı çizilmelidir. Bunu kimse inkâr edemez. Şu aşamada Türkiye’nin, bu konuda herhangi bir kapasitesi yoktur ve bu yıllardır böyledir. Çevreye baktığınız zaman, Türkiye’ye yönelik, kısa ve orta menzilli balistik füze tehdidi şu ülkelerden gelebilir, -‘’geliyor, gelmektedir’’ demiyorum, ‘’gelebilir’’ diyorum- Rusya, İran, Suriye ve İsrail. ‘’Türkiye’nin böyle bir füze sistemi, anti balistik bir füze sistemi yok’’ dedik, doğru. Bir soru daha soracağım ki cevabını da aslında biraz önce verdim aslında. Bu bölgede, F-35’ler başka hangi ülkede var? İsrail’de var. Şu an, Akdeniz havzasında F-35 uçuran İsrail ve bildiğim kadarıyla İtalya var. Birleşik Krallığa F-35’ler teslim edildi. Yani şu anda dünyada 300 küsur F-35 servistedir, operasyonel durumdadır. 

Buna mukabil, Türkiye’ye F-35 verilmediği takdirde, alternatif olarak, Su-57’lerden bahsediliyor. Bu, beni çok güldürüyor. Henüz 2-3 tane prototipi olan, Rusya’nın geliştirdiği, yine görünmezlik özelliğine sahip savaş uçakları. Ama F-35’lerin elektronik ağ kapasiteleri onda var mı, yok mu bilmiyoruz. Ayrıca da, daha seri üretimi falan da başlamış değil. Dolayısıyla, F-35lerin alternatifi yok. 

Bu S-400’lerin Rusya’dan alımı gündeme geldiğinde, ‘’Amerika, Türkiye’ye karşı, bir kayıtsızlık, bir umursamazlık, bir vurdumduymazlık havası içine girdi’’ deniyor Ankara’da. Yani, mealen denmek isteniyor ki; “Biz, Amerika’nın, bizim Rusya’dan S-400 almak istememize bu kadar şiddetle karşı olduğunu bilmiyorduk.” Bu arada tabii, müzakereler ilerledi, kontratlar imzalandı vs. Ve şu aşamada artık, Ankara’daki yetkililer, “Bu S-400 meselesi bizim için kapanmıştır’’ diyorlar. ‘’Demekteydiler” demek belki daha doğru. “Bu mesele bizim için kapanmıştır. Bu imzalanmış bir anlaşmadır.” 

Ama mesele aslında henüz daha kapanmış değil. ‘’Çalışma grubu oluşturalım’’ önerisini getirmeleri, zaman kazanmaya dönük bir öneri midir, onu da henüz bilmiyoruz ama birkaç gün içinde bu görüşmenin içeriğini öğreniriz mutlaka. Bu F-35ler konusunda çok ilginç bir noktadayız bence. 

Şu soruyu sormak lazım: Acaba, ABD’nin amacı, Türkiye’nin S-400 almasını önlemek midir? Yoksa Türkiye’ye F-35 vermemek midir? Tekrar ediyorum; ABD’nin amacı, acaba Türkiye’ye F-35 teslim etmemek midir? İkili ilişkiler bu kadar güvensiz bir zeminde yürürken, bir kriz atmosferinde yürürken, Batı ittifakının, -burada bu ifadeyi kullanmak zorundayım, her ne kadar Trump, Batı ittifakını ortadan kaldırabilecek veya buna zarar verecek birtakım tek yanlı adımlar atıyorsa da, F-35’ler, Batı ittifakının ortak üretim projesidir. O açıdan ‘’Batı ittifakı’’ ifadesini kullanıyorum- Batı ittifakının, önümüzdeki 40 yıl için, temel savaş uçağı olacak olan, son derece gelişmiş sensörler ve elektronik ağ yapısı içinde operasyonel bir kabiliyete sahip bu uçakların, bugünkü Türkiye’ye teslim edilmesi, ABD için ne kadar yönetilmesi mümkün bir risktir? 

Bence asıl konu, bunun bir adım ötesine geçince, biz bunu öyle alışılageldiği için ‘’Türkiye’nin S-400 krizi’’ olarak ifade ediyoruz ama konuşmanın başında da söylediğim gibi asıl mesele, Türkiye ve ABD arasındaki güven meselesidir. Eğer bir çalışma grubu oluşturulacaksa, bu çalışma grubu, öyle Cumhurbaşkanlığı İletişim Ofisi’nin yapmış olduğu açıklamadaki gibi, Rusya’dan S-400 tedarikini konuşmak üzerine kurulmamalıdır. Kurulacaksa, iki ülke arasındaki güven ilişkisinin, yeniden tesisinin mümkün olup olmadığını araştırmak üzere kurulmalıdır. Görülüyor ki, Obama yönetimi döneminde iyice belirgin hale gelen bu güvensizlik, Trump’ın gelmesiyle birlikte, öyle kaybolmamıştır. Trump her ne kadar bu bölgenin ve jeopolitiğinin cahili olsa da, Trump’ı sürekli arkasında idare eden bir ekip var, öyle anlaşılıyor. Dolayısıyla, Trump’la da kotarılabilecek bir hadise, çözülebilecek bir sorun değil. Çok daha derinde olduğu anlaşılıyor. 

Bir kez daha vurgulamak istiyorum; İsrail’in rolü. Aynı soruyu sormak istiyorum: Acaba, İsrail, bugünkü Türkiye’nin elinde, envanterinde F-35 olmasını ister mi? Benim cevabım, ‘’istemez.’’ İsrail, 2009’dan bu yana, ilişkileri çok ciddi krizler içine girmiş ve şu aşamada da, hiç de iyi olmayan İsrail ve Türkiye ilişkilerine şöyle bakacaktır. Ki hep böyle bakmıştır zaten, bütün komşularıyla, kavgalı olduğu komşularıyla ilişkisi açısından bölgede hava üstünlüğü tartışılacak olmayan bir ülke pozisyonunda kalmak. Yani, bölgede hava üstünlüğüne sahip olmak. Aynı zamanda da, bölgedeki -açıklanmamış da olsa- tek nükleer güç olarak kalmak. İsrail, bölgede tartışılmaz, ezici hava üstünlüğünü ve tek nükleer güç olma özelliğini korumak ister. İsrail’in böyle bir şey istemesi ayrı mesele, ama bu kez karşısında, Amerika’da Trump yönetimi gibi son zamanların, belki de gelmiş geçmiş en İsrail yanlısı bir Amerikan yönetimi var. Neden dışlayalım bu ihtimali? İsrail’in Amerika’da, Türkiye’ye F-35 verilmemesi konusunda kulis yapabileceği ihtimalini neden dışlayalım? 

Konuyu sonlandırmadan önce şöyle bağlayayım: Türkiye’nin karşısında güvenmediği bir Amerika var. Türkiye’nin acil savunma ihtiyaçları var. Özellikle 15 Temmuz 2016 darbesinden sonra, Türk Hava Kuvvetleri’nde dramatik şekilde azalan pilot adedi göz önüne alındığında, önümüzdeki birkaç yıl daha, Türkiye’nin yüksek irtifa ve uzun menzilli hava savunma sistemlerine ihtiyaç duyacağı çok açıktır. Sadece balistik füzelere karşı savunma sistemlerine ihtiyaç duymasının ötesinde, düşman hava güçlerinin önlenmesi açısından da buna ihtiyaç duyduğu açıktır. Amerika açısından da bakıldığında, özellikle 2009’dan beri, son 10 yıldır, ittifaktan ayrı hareket etme eğilimleri çok güçlü bir başkent var. Bağımsız güç kullanma eğilimleri içinde olan bir başkent Ankara. İdeolojisinden, siyasi kültüründen bağımsız olarak söylüyorum bunu. Dolayısıyla, F-35 konusu, geliyor, güvensizlik meselesine kilitleniyor ve burada düğümleniyor. Dolayısıyla, S-400, F-35 tartışmasının, eğer Amerika’yla yapılacaksa, güven arttırıcı önlemler ekseninde yapılmasında fayda var. 

Beni dinlediğiniz için teşekkür ederim. Başka bir yorumda buluşmak üzere, hepinize hoşça kalın diyorum. 

Medyascope'a destek olmak ister misiniz?

Yayınlarımızı sürdürebilmek ve daha kaliteli kılmak için desteğinize ihtiyacımız var

Merhabalar!

Medyascope olarak Ağustos 2015’ten itibaren, çölleşen haber ikliminde her kesimden herkese su verecek bir vaha olmaya çalışıyoruz. Özgürlüğümüzden, bağımsızlığımızdan, ve çok yanlı habercilik anlayışımızdan taviz vermemekte kararlıyız. Çoğunlukla gençlerden oluşan kadromuzla, dijital medyanın olanaklarını kullanarak yayın yapıyor ve her geçen gün hem içerik hem de teknik olarak büyüyoruz. Hedefimiz yayın gün ve saatlerimizi artırmak; içeriklerimizi daha da zenginleştirmek. Bu da sizin desteklerinizle mümkün. Çok teşekkürler.  

Öne Çıkanlar