Michel Serres: Thierry Henry’nin eli

Share on facebook
Share on twitter
Share on pocket
Share on email
Share on print

18 Kasım 2009’da Fransa, Dünya Kupası elemelerinde İrlanda Cumhuriyeti’ni kaptan Thierry Henry’nin elle yaptığı asist sayesinde atılan golle eledi. France Info radyosunda Pazar sabahları filozof Michel Serres ile yayın yapan Michel Polacco kendisiyle büyük skandal yaratan bu olayı konuştu. Haldun Bayrı’nın çevirisiyle yayınlıyoruz.

Michel Serres

Thierry Henry’nin eli konusuna gelelim ; İrlanda’ya karşı o korkunç maçtaki o el olmasaydı, Güney Afrika’daki Dünya Kupası’na gidemeyecektik, ama utanmak zorunda da kalmayacaktık. “Zaferin her türlüsü mubah değildir, her ne pahasına olursa olsun diyerek kazanılamaz” diyor kimileri ; “Hakem hataları sıradan bir şey” diyor başkaları. Sanırım siz de onlardansınız, değil mi Michel ?

Michel Serres: Evet, isterseniz hakem hatalarından bahsedelim, ama önce olaya biraz mesafeli bakalım. Çünkü sporla ilgiliyim. İki tür spor vardır. Biri, sağlıklı yaşamak için yapılanlar; diğeri ise kalabalıkları çeken bir gösteri sunanlar…

Yani show-bizz

Pekâlâ, gösteri sporlarının iki hedefi vardır : İlkin bir müsabaka veya karşılaşma düzenlemek ; çünkü bildiğiniz gibi, şiddet gösterinin dikalâsıdır. İkinci olarak, madem ki bu bir müsabaka ve karşılaşmadır, şiddeti idare etmek gerektir. Şiddet ise ancak kurallarla idare edilir. Tabii maçına göre de –basket, rugby, ya da Anglo-Saksonların soccer diye adlandırdığı futbol–, saha kuralları –yani saha ebatı–, zaman kuralları –yani devrelerin süresi, kırk, otuz ya da kırk beş dakika–, özellikle de beden kullanımları vardır —futbolda topa elle dokunamazsınız, rugby’de rakibinizi tutabilirsiniz, ama gırtlağına yapışamazsınız vb.. Demek ki özel kullanımlar vardır. Özellikle de, bir hakem vardır. Ve bu hakemden söz etmek istiyorum. Öncelikle, hakem sözcüğünü İngilizceye çevirmek istiyorum ; bunun iki çevirisi vardır, hakeme İngilizcede “referee” denir — ki burada hemen Fransızca “referans” sözcüğünü tanırız. Bir diğer adı “umpire”dır, tek demektir. Hakem tektir. Gerçekten de sahada iki takım vardır, çift sayıdadırlar ve kararı sadece tek olan verir, çünkü çoğunluğu belirleyen elbette odur. İlk makalelerimde de tam olarak, bir spor pratiğinin pedagojik bakımdan ilginç olduğunu, çünkü şiddeti idare etmeye imkân verdiğini ve şiddeti hukuk yoluyla idare ettiğini söylemiştim. Kurallar, haklar hakemin elindedir ; çünkü hukuk sizi şiddete karşı korur ve hakem karar vererek sizi şiddete karşı korur. Nitekim bir serbest vuruşa yol açtığınızda, kendi ekibinizi cezalandırırsınız. Şimdi hatalara geldik : Hakemin hiçbir zaman kararından dönmediğini farketmişsinizdir ; sadece, istisnâen yan hakeme mesela taç konusunda danıştığında, ya da rugby’de televizyon görüntüsüne bakıldığında. Oysa televizyon görüntüsü de çoğu zaman hiçbir şeyi halletmez, çünkü hakemin görüş açısı kadar karar verilmezdir. Bunun sonucunda da, hakemin asla kararından dönmemesi nasıl açıklanabilir ? Çok basit bir şekilde: Yanılabilir olduğu için. Hakem, yanılabilir olduğu için yanılmazdır. Benim tezim budur ve bu tez yadsınmazdır. Neden? Çok basit, çünkü her zaman yanılır –her maçta beş, altı kere, on kere, on beş kere yanılır diyelim– ; her zaman yanıldığına göre de her kararına itiraz edilebilir. Dolayısıyla da her kararına itiraz etmek gerekirse, maçı yeniden oynamak gerekir, fakat maç tekrar oynanırsa da, sevgili dostum, tekrarlanan maçı da tekrarlamak gerekecektir.  Çünkü hakem yeniden beş veya altı kere yanılacaktır. Yani sınırsız olur bu; sezon kalmaz, karşılaşma kalmaz, hiçbir takım sporu kalmaz. Bunun sonucu olarak, sıkı sıkıya hukukî bir fikir olan, hakemin yanılabilir olduğu için yanılmaz olduğu fikrine tutunmak gerek. Tam da aldandığı için, kararın katiyetle sahibi olması gerekir.

Yani hata, aslında yaptığı işin özünde var.

Evet, öyle. Kararı onun veriyor olması, onun hata içinde olmasına bağlıdır. Hatasız kul da olmadığına göre, bu normal olduğuna göre, kararından dönmemek gerektiği bârizdir; çünkü aksi takdirde karardan her zaman dönülürdü. Bunun sonucunda da, hakem nedir? Çim sahada görülen dâvânın yargıcıdır. Ve bu dâvânın temyizi yoktur; yoktur çünkü maçı sürekli tekrar oynayamazsınız, hep tekrarlanırdı o zaman. Yaygın bir deyiş vardır: “Golü kaydetmek” denir. Golü kaydeden forvet değildir, golü kaydeden bek değildir; golü kaydetmek demek bir topu bir sepete ya da bir kaleye sokmak değildir. Hiç değildir. Bir kâğıda kaydetmektir, bir deftere kaydetmektir. Golü kim kaydeder? Hakemdir o. Golü kaydeden forvet değildir. Hakemin var ettiği bir hukukî hâdisedir gol. Oyuncunun falan değil. Bunun sonucu olarak da, bir takım sporu karşılaşması, hakemin mutlak efendi olduğu bir hukukî hâdisedir. Bu yüzden de, akabinde daima bir tartışma yürütülebilir, ama bunun sporla hiç alâkası yoktur. Medyalardaki tartışmanın, hatalar vb. üzerine tartışmanın sporla hiç alâkası yoktur; çünkü nedir spor? Hukukî bir hâdisedir, hakem özgür/cüz’î irâdedir, oyuncular ise sadece kurallara tâbidirler.

Yani bu işte utanılacak bir şey yok sizce.

Neden olsun? Ahlâk değil ki bu, hukuk. Hukuk olduğuna göre de ahlâk ve utanç tartışmaları spor dışıdır. Bir alâkası yoktur. Hiç tartışma yoktur, hakem hükümrandır, özgür/cüz’î irâdedir bu; oyuncular ve biz ise, kurallara tâbiyiz sadece.

Yani Fransa takımı Güney Afrika’ya utanç duymadan gidebilir.

O hiç umurumda değil. Esas mesele, hukukun ne olduğunu, özgür/cüz’î irâdenin ne olduğunu ve kararın ne olduğunu doğru görmektir. Sonuç olarak da, hata üzerine çok derin bir felsefe olduğunu…

Share on facebook
Share on twitter
Share on pocket
Share on email
Share on print
  • Medyascope
  • Medyascope Plus