Orhan Pamuk AA’ya konuştu: “Aşk yalnızca mutlu bir karşılaşma değil, karanlık ve sınıfsal bir yanı da var”

Share on facebook
Share on twitter
Share on pocket
Share on email
Share on print

Masumiyet Müzesi kitabının yazarı ve aynı adlı müzenin yapımcısı, Nobel ödüllü yazar Orhan Pamuk, Anadolu Ajansı (AA) muhabirine, aşk hakkındaki düşüncelerini anlattı. “Herkes kendi kuşağının asıl âşığı olduğuna inanmak ister. ‘Eskiler daha iyi âşıklardı’ sözüne inanmam” diyen Pamuk, önemli olanın duygularımızın derinliği ve hakikiliği olduğunu söyledi.

“Aşk, yalnızca mutlu bir buluşma değil, karanlık bir yanı da var”

Pamuk, aşkın güzel yanlarının yanı sıra, kötü tarafları da olduğuna işaret ederek, “Aşk yalnızca mutlu bir buluşma, bir karşılaşma değil. Aynı zamanda karanlık bir yanı da var aşkın. Kendini feda etme isteği, kendi duygularını dünyanın en önemli şeyi sayma eğilimi, onaylanma isteği, aşağılık ve üstünlük duyguları hemen kenarda dururlar. En çok karşılaşılan şey de pek çok rezilliğin üzerine aşk dökerek meşrulaştırmaktır. Yukarı sınıflar, patronlar, zenginler kendilerini aşkla bile kabul ettirirler. O yüzden aşkı paradan üstün tutan kahramanı sever, ararız” dedi.

“Masumiyet Müzesi’nde aşkı bir trafik kazası gibi anlattım”

14 Şubat Sevgililer Günü gibi özel günlerde aşkı düşünmenin yeterli olmayacağının altını çizen yazar, konuşmasına şöyle devam etti:

“Tabii ki aşk, (özel) günlerle, senede bir kere düşünülerek anlaşılacak bir şey değil. Aşkın bana göre şekerli, idealleştirilen, ülküleştirilen bir yanı var. Benim romanım Masumiyet Müzesi ve müzenin kendisi, aslında aşkın bu sihirli yanıyla fazla ilgili değil. ‘Aman ne güzel şey, aşk’ demiyor kitabım. Onu da tabii ki diyor. Âşık olunca bunu hissederiz ama âşık olunca başımıza ne geliyor? Masumiyet Müzesi adlı romanda, aşkı sanki bir trafik kazası gibi, başımıza gelen korkunç bir olay gibi, bizim elimizde olmayan, karanlık, anlaşılmaz bir şey gibi anlattım.

“Aşkın sınıfsal bir yanı var”

Birisine aşırı sevgi duyduğumuzda yaşadığımız o tatlılık, ona yakın olduğumuzda hissettiğimiz güzel duygu, romanımda var. Ama bir de karanlık yan var aşkta. Bunun sınıfsal yanı da var; zengin-fakir gibi. Zaten Yeşilçam da sever zengin-fakir aşkını. Masumiyet Müzesi de bu konuları ve Yeşilçam’ı ele alır. Ama sonunda aşk kapıyı vurmadan gelen bir duygudur ve onun için de belki gafil avlanır, durumu kontrol etmeye, kafamızı toplamaya çalışırız. Önce zihnimizle duruma hâkim olmaya çalışırız. Tabii dışarıdakiler dalga geçer, alay eder. Kapılmış, gitmişizdir. Mesele hem içerideyken, aşık olmuş, sürüklenirken akıllı olmak, durumu toparlamak hem de dışarıdayken, o tatlı duygu yokken, bütün resmi güzel görmektir. Aşk kaçınılmaz ama bana ya da yazarlara düşen, onu şekerlendirerek abartmak değil, anlamak, insanların hikayeleri üzerinden aşkı mantıkla kavramak ve daha zengin, daha iyi bir insan olmak.”

Masumiyet Müzesi’nin hikayesinin aslında bilindik bir hikaye olduğunu aktaran Pamuk, “Adam o kadar âşık oluyor ki sevgilisini görmeden yaşayamıyor, dayanamıyor. O olmadığı, ona kavuşamadığı zamanlar, onu hatırlatan, onun dokunduğu ya da birlikte mutluluklarını hatırlatan eşyaları bir kenara koyuyor. Sonra kenara koyduğu ve ona sevgilisini hatırlatan eşyalar, bir büyük koleksiyon oluyor. Sonunda onları Masumiyet Müzesi’nde sergilerken, aşk hikayesini de kitabı okuyanlara ya da müzeyi gezenlere anlatıyor” dedi.

Orhan Pamuk, hatıralarla eşyalar arasında bir ilişki olduğuna dikkati çekerek, “Âşık olduğumuz sırada edindiğimiz, gördüğümüz eşyalar da bize aşkımızın safhalarını hatırlatır. Eşyaları bir müzede yan yana dizersek aşkımızın hikayesi ortaya çıkar. Tabii günlük hayat müzesi ve İstanbul müzesi de çıktı ortaya. Bir de âşıkların birbirlerine hediye alması ve bu eşyalar üzerinden konuşmaları vardır” diye konuştu.

“Masumiyet Müzesi aşkı abartmak için değil, anlamak için yazıldı”

Pamuk, Masumiyet Müzesi romanını âşıkları rahatlatmak için yazmadığının da altını çizdi:

“Masumiyet Müzesi’ni, aşkı anlamak için yazdım. Aşk konusunda sanat ve edebiyat eserlerinin iki türlü yaklaşımı oluyor. Bir, sanatın işinin aşk acısı çeken kişiyi rahatlatma, teselli etme olduğuna inanarak yapılmış eserler. Bir de aşkın ne olduğunu anlamak için aşktan söz açan eserler. Yani âşık olunca neler oluyor bize? Kahramanım Kemal bu konuda düşünüyor. Masumiyet Müzesi roman ve edebiyat olarak aşk duygusunu abartmak için değil, anlamak için yazıldı. Ama tabii romanda pek çok kişiye abartılı gelen şeyler de var.”

“Hepimizin büyük aşk hikayelerine ihtiyacı var, ister teselli olarak ister kendi aşkımız anlamak için”

Nobel ödüllü yazar, romanın kahramanı Kemal’in aşkına saygı duyan ve ondan asla vazgeçemeyen saygın bir insan olduğunu dile getirerek, “Onun aşkıyla alay eden burjuvalara inanmıyorum. Kemal’in yaşadığı saplantı değil aşk. Herkes onun gibi olamıyor, Kemal aşk için her şeyi feda ediyor. Bazıları öyledir bazıları daha ihtiyatlıdır. Romanın başında egoist Kemal’e kızarız ama aşk yüzünden çektiği acılar sayesinde onu bağışlarız. Hepimizin büyük aşk hikayelerine ihtiyacı var, ister teselli olarak ister kendi aşkımız anlamak için” diye konuştu.

Gelişen teknolojinin aşkı öldürmediğini savunan Pamuk, şöyle devam etti:

“’Eskiler daha iyi aşıklardı’ sözüne inanmam”

“Aşk duygusunun kolay değişeceğini sanmam. Ama onu ifade etmenin yolları değişebilir. ‘Benim Adım Kırmızı’ adlı tarihi romanımda ‘bohçacı kadın Ester’, evden eve mektup taşıyarak âşık erkekler ve kızların kalbini oynatır. Ama internet çağında artık her an mektup yazıp cevap alabilirsiniz. Postacıyı bekleyen âşık fikri bitti mesela. Ama postacı yok diye aşk bitmez. Üstelik iletişimin yoğunluğu aşkı azaltmaz, tam tersi görüşmek ve yazışmak aşkı artırır bence. Herkes kendi kuşağının asıl aşığı olduğuna inanmak ister. ‘Eskiler daha iyi aşıklardı’ sözüne inanmam. Önemli olan duygularımızın derinliği ve hakikiliğidir. Ama duygular derin ve hakiki olunca acılar da başlar çünkü hayat sizin hayallerinize uymaz.”

Orhan Pamuk, kendisinin “âşık Kemal”e benzeyip benzemediğine ilişkin ise, “Bir iltifat olarak alıyorum. Yani yazdıklarımı yaşamadan yazamaz kimse demek istiyorlar galiba. Ben yavaş yavaş, çok düşünerek yazıyorum, inandırıcı olsun diye. Aşkı o anda yaşamasak da okuyarak yaşayabiliriz” dedi.

“Aşk edebiyatına ilginin kaynağı kendi hayatımız”

Müzeye olan ilgiye de değinen yazar, şunları söyledi:

“Tabii aşk hatırlatmaya gerek olmayan bir duygu. Romanımız da bu duyguyu anlamaya çalışıyor. Âşık değilseniz de eksikliğini çekersiniz. Sevgililer ve âşıkları, mutluluklarını sevgiye dayandırdıkları için sever ülküleştiririz. Biz de hayal ettiğimiz fedakar âşıklar, sevgililer gibi olmak isteriz. Ama bizim hikayemiz biraz değişiktir. Kendi hikayemizi anlamak için diğer aşk hikayelerini bilmek, okumak isteriz. Aşk edebiyatına ilginin kaynağı kendi hayatımız, sorularımız, heyecanlarımız ve korkularımız. Bakalım sevgilimiz bizi gerçekten seviyor mu? Romanlarda çok daha fedakâr kahramanlar var!”

Share on facebook
Share on twitter
Share on pocket
Share on email
Share on print
  • Medyascope
  • Medyascope Plus