Cristina Comencini: Fransız yeğenlerime karantina altındaki İtalya’dan koronavirüs mektubu

Share on facebook
Share on twitter
Share on pocket
Share on email
Share on print

En son “Dört Aşk” (Quatre amours, Ed. Stock, Mart 2020) adlı kitabı yayımlanan İtalyan film yönetmeni, senarist ve yazar Cristina Comencini‘nin, karantinaya alınmış bir ülkedeki gündelik yaşamı anlattığı yazısı Libération’da yayınlandı ve Haldun Bayrı tarafından çevrildi.

Sevgili Fransız yeğenlerim,

Eğer üstesinden gelip var kalmayı başarırsak, tam bir aylık kesintisiz bir bitişik yaşamdan sonra İtalya’daki sorun, çocuklu veya çocuksuz çiftlerin, yalnız kadın ve yalnız erkeklerin, evlerinde kapalı kalmaya dayanıp dayanamayacaklarını, birlikte kalmayı becerip beceremeyeceklerini, karşılıklı birliktelikten veya tercihlenen yalnızlıktan istifade edip edemeyeceklerini anlamak olacak. Hükümet kararnamesi, bir gezinti yapmaya çıkabileceğimizi, ama bunu sadece bizimle zaten beraber yaşayanlarla yapabileceğimizi, arkadaşlarla yapamayacağımızı, başka evde yaşayan akrabalarımızı bile ziyaret edemeyeceğimizi söylüyor. Sadece yakın aile, ya da yalnızsak hiç kimse. Sinema yok; tiyatro yok; konser, müze, restoran, ofis, okul, üniversite de yok. Alışverişe sadece aileden biri gidebiliyor. Süpermarketlerin önünde, maske takmış sessiz insanların oluşturduğu kuyruklar var; birbirine 1 metre mesafede durmak zorundaki insanların her biri, sırası gelip girmek için içeriden birinin çıkmasını bekliyor. Eczanelerin önündeki durum da aynı. Sokakta birinin yanından uzaklaşarak geçiliyor. Çoğumuz Boccaccio’nun Dekameron’unu (çev.: Rekin Teksoy, Oğlak Yay., 1997) düşündük. 1350’ye doğru, vebadan kaçan yedisi kadın üçü erkek on kişilik bir genç grubu, Floransa surlarının dışına sığınır; zaman geçirmek için de birbirlerine hikâyeler anlatır, çökmekte olan gerçek dünyanın yerine muhayyel bir dünya koyarlar. Kimimiz de Albert Camus’nün Veba’sını (çev.: Nedret Tanyolaç Öztokat, Can Yay., 2019), ya da Alessandro Manzoni’nin, 1630’daki bir başka veba salgınında bütün soylular Milano dışına kaçtıktan sonra şehrin “kırmızı mıntıka” ilan edilmesiyle olup bitenleri tasvir ettiği Nişanlılar‘ını (Les Fiancés) (çev.: Necdet Adabağ, İletişim Yay., 2016) tekrar okuyor. Sanki zararı sığındığımız yerlere taşımadan kaçabilirmişiz gibi, ya da başkalarının başına gelenler bizi ilgilendirmiyormuş gibi.

Gazeteciler şikâyet etmememiz gerektiğini yazıp, savaş sırasında anne-babalarımızın nelere katlandığını hatırlatıyorlar bize. Kimi başkaları da, cumartesi akşamı dışarı çıktıkları, korkmadıkları, genç oldukları ve sadece yaşlıların hasta olacağını düşündükleri için kurallara riayet etmeyen gençleri suçluyor. Muayyen bir yaştaki bir İtalyan aktörü, bütün dedeleri aynı zamanda öldürmenin adil olup olmadığını sordu gençlere. Evimize bir ozan gelsin ve hikâyeler anlatsın, çocuklarımızı eğlendirsin isterdik. İnternet hiç bu kadar önemli olmamıştı. Kız arkadaşlar, kız kardeşler, aile efradı arasında internet sohbetleri çok yaygın. Her şeyin kapatılmasından önceki günlerde birbirine virüs hakkında binlerce eğlendirici gif ya da görüntü, eski filmlerden alınmış sahnelerle yapılmış matrak videolar gönderiliyordu. Şimdi atmosfer daha ağır, sessiz kalıyoruz — hükümetin bildirdiği komutla: Kıpırdamayın! Söylemesi kolay. Ortalıkta dolaşan gülünç mesajlardan birinde şöyle okuyoruz: “Pijamayı çıkarmadan İtalya’yı kurtarmak her gün nasip olmaz insana.” Gülüyoruz — ama zoraki.

Birbirine tahammül edemeyen çiftler için hakikat vakti geldi; birbirini sevdiğini söyleyenler, bütün bir ömrü birlikte geçirenler, kısa süredir birbirini sevenler, özgürlüğüne düşkün olduğundan ya da başka seçeneği olmadığından yalnız yaşayanlar, artık okula gitmeyen çocuklar, birbirini arzulayan ama buluşamayan gençler için… Hepimiz yeni bir yaşam icat etmeye, birbirimizden uzaklaşmış olsak bile yakınlaşmaya, her ne pahasına kaçındığımız cansıkıntısı duygusuyla hesabımızı görmeye çağrılıyoruz. Bir de yavaşlıkla, sessizlikle, boş saatlerle — veya eve kapatılmış çocukların yaygarasıyla. Karşımızda kendimize seçtiğimiz hayat var; ya da bahtımıza düşen, “yuva”mız — hastalığınki değil, yıllar boyunca kurmuş olduğumuz yuva.  Bunu bir hakikat sınavı diye adlandırırdım. Şu günlerde kazanan aynı zamanda sanal yaşam da; birbirimize dokunamadığımıza göre. Televizyondaki filmler, diziler, Netflix, Amazon, Google… Bilgisayarlarımızın karşısında daha da çok saatler geçiriyoruz, ya da başımız cep telefonumuza eğik.

Ama zaman zaman gına getiriyoruz, artık yapamıyoruz bunları, başımızı kaldırıyoruz ve bir sürü şey keşfediyoruz. Hâlâ çocuk olduğunu düşündüğümüz oğlan delikanlı olmuş ve biz bunu fark etmemişiz; bize gülümseyerek, “Şimdi bizimle durmaya mecbur kaldın demek?” diyor. Evlerde harıl harıl temizlik yapılıyor, buzdolabı temizleniyor, kitaplar bir düzene sokuluyor — sonra bir ara veriliyor ve avludaki kiraz ağacının çiçek açtığı fark ediliyor, daha önce hiç görmemiş gibi ona yarım saat bakakalınıyor. Kendini yalnız hissetmemek için çarpıntılı bir halde mesajlar gönderiliyor ve bir telefon konuşması yarım saat sürebiliyor; gençliğimizdeki gibi, telefonda sevişilen o zamanlardaki gibi. Bir kız arkadaşınızın size, “Belki yarın bir gezinti yaparız, aramızda mesafe bırakarak, ne dersin?” diye sorduğu da oluyor. Ve bu fikir yasak bir hazla ürpertiyor seni. Her zamanki yaşantımızın anlarını farklı bir şekilde yaşamaktayız; bize yeni görünüyor çünkü aynı ama tersyüz edilmiş: nesneler, kişiler görünürleşmiş ve alışkanlık dağılıp gitmiş; Proust’un “habitude abêtissante, qui cache à peu près tout l’univers” (1) (neredeyse tüm evreni gizleyen, sersemleştirici alışkanlık) diye adlandırdığı durum.

Sevgili yeğenlerim, bunun sizin de başınıza gelmemesini tüm kalbimle diliyorum; ya da eğer gelirse, bunun unutulmayacak bir deneyim olmasını. Yarın, evin kapısı tekrar açıldığında; çabuk zamana, teğet geçilen şeylerden ve kişilerden kalan parçalara kavuşmak için koşuşturduğumuzda, ve yaşamımızın tersyüz olan yegâne parçası düşler ve sanat olduğunda, günleri yeni bir katmanın kaplayabildiğini, boşluğun, cansıkıntısının ve korkunun bir üstesinden geldikten sonra da o günleri hem hayırda hem şerde açığa vurabildiğini hatırlayalım.

(1) Metinde Fransızca.

Share on facebook
Share on twitter
Share on pocket
Share on email
Share on print
  • Medyascope
  • Medyascope Plus