Koronavirüs küresel düzeni yeniden şekillendirebilir: ABD ve Çin’in koronavirüs yaklaşımları ayrışıyor

Share on facebook
Share on twitter
Share on pocket
Share on email
Share on print
Yale Üniversitesi Hukuk Fakültesi Öğretim Üyesi Rush Doshi, dünyaca ünlü diplomat ve iş insanı Kurt M. Campbell ile beraber ABD ve Çin’in koronavirüs salgınındaki politikalarını, sahip oldukları sağlık imkanlarını ve gelecek senaryoları inceleyen detaylı bir makale kaleme aldı. Foreign Affairs’te yayımlanan makalenin Türkçe çevirisini sizlerle paylaşıyoruz. 

Yeni tip koronavirüs, dünya çapında yüzlerce milyon insanın kendi kendilerini izole etmesiyle beraber gerçek anlamda bir pandemiye dönüştü. Salgının jeopolitik etkileri, şu aşamada her ne kadar sağlık ve güvenlik gibi konulardan daha az önemli gibi görünse de, uzun vadede özellikle Amerika Birleşik Devletleri’nin (ABD) küresel pozisyonu açısından önemli sonuçlar da ortaya çıkarabilir.

Küresel düzen, ilk başta kademeli olarak değişme eğilimleri gösterirken bir müddet sonra ise ansızın ortaya çıkan toplu değişim dalgaları görülür. 1956 yılında yaşanan Süveyş krizinde, İngilizler’in kriz boyunca sergilediği çekingen tavır ve eylem planlarındaki eksiklik, Batılı devletlerin ve özellikle İngiltere’nin global anlamdaki etkili güçlerini kaybetmelerine sebep olmuştu. Bugün ise ABD’li politikacılar, ABD’nin koronavirüs pandemisi hakkında somut aksiyonlara geçmemesi halinde, ABD’nin de tıpkı Süveyş krizi sonrası İngiltere’nin yaşadığı gibi bir global güç kaybı yaşayabileceğini farketmek zorunda. 

Şu sıralar sıkı Trump hayranları dışındaki herkes, ABD’nin COVID-19 konusunda göstermiş olduğu reaksiyonların oldukça baştan savma olduğu konusunda hemfikir. Beyaz Saray’dan Bulaşıcı Hastalıklar Kontrol ve Önleme Merkezi’ne (CDC) kadar bütün önemli kurumların salgın boyunca attığı yanlış adımlar, ABD’nin yönetişim kapasitesi ve yeterliliğine olan küresel güveni sarsmış durumda. Başkan Donald Trump da, hem yaptığı basın açıklamaları hem de attığı tweetlerle beraber ortadaki kafa karışıklığının ve belirsizlik durumunun yayılmasını sağladı. Kamu ve özel sektör ise, salgını önlemek için gerekli olan test kitlerinin üretiminde ve dağıtımında ne kadar hazırlıksız olduklarını kanıtladı. Uluslararası olarak, koronavirüs Trump’ın salgına karşı tek başına hareket etmeye yönelik içgüdülerini güçlendirdi ve Vaşington’un salgına küresel bir cevap vermek için nasıl yetersiz olduğunu gözler önüne serdi.

ABD’nin son yetmiş yıl boyunca sahip olduğu küresel lider statüsü, yalnızca servet ve güç üzerine değil aynı zamanda onun kadar önemli olan iç yönetim ve küresel kamu mallarının sağlanmasının yanı sıra, ortaya çıkan krizlere karşı verilen tepkileri koordine etme konusundaki isteklilik ve beceriyle beraber meşruiyet kazanmıştır. Şu an karşılaştığımız koronavirüs salgını, ABD’nin küresel liderliğinin bütün bu unsurlarını test ediyor ve şimdiye kadar, Vaşington bu testi geçemedi.

Vaşington sarsılırken, Çin ise çabuk ve uygun hareket ederek, kendini “salgına verilen küresel cevap konusundaki lider” statüsüne soktu ve ABD’nin yaptığı hataları kendisi için avantaja çevirmeye çalışıyor. Pekin yönetimi şu sıralar kendi sistemini oturtmaya, diğer ülkelere elinden geldiğince yardım sağlamaya ve hatta onları örgütlemeye çalışıyor. Genel perspektifte, Çin’in salgın konusunda takındığı düşüncesiz tavırlar ve salgının başlangıcında attığı yanlış adımlar -özellikle salgının küresel ciddiyeti ve yayılması konusundaki örtbas çabası- şu anda dünyanın her tarafını etkileyen bu krizin ortaya çıkmasını sağladı. Yine de Pekin yönetimi, salgın konusunda Çin’in lider ülke olarak algılanması ve ABD’nin bu krizi lider olarak kontrol edemeyeceğinin anlaşılması durumunda, bunun ABD’nin küresel siyasetteki konumunu ve 21.yüzyıldaki küresel liderlik yarışını temelden değiştirebileceğini fark etmiş görünüyor.

Çin’in hataları

COVID-19 olarak bilinen hastalığa neden olan yeni tip koronavirüsün patlak vermesinin ardından, Çinli liderlerin attığı yanlış adımlar, ülkenin uluslararası gücüne gölge düşürmüştü. Virüs, 2019 Kasım’ında Vuhan kentinde ilk kez tespit edildiğinde, Çinli yetkililer bu durumu günlerce açıklamadı ve hatta bu durumu rapor eden doktorlarını cezalandırmayı seçti. Halkı virüs konusunda bilinçlendirmeyi, iç/dış ulaşımı durdurmayı ve testlerin yaygınlaştırılmasını en az beş haftalık bir gecikmeyle uygulamaya koyarak süreçteki en kritik zamanı boşa harcadı. Virüsün yarattığı krizin büyüklüğü ortaya çıktığında ise; Pekin yönetimi virüs konusunda dolaşan bilgi akışını sıkı bir şekilde kontrol etmeye başladı, ABD’de bulunan CDC’den virüs konusunda yardım almaktan kaçındı, Dünya Sağlık Örgütü’nün (DSÖ) virüse müdahale etmek için gerçekleştirdiği seyahatleri kısıtladı ve ölümlerle beraber gerçek vaka sayılarını manipüle etti veya saklamaya çalıştı.

Kriz, ocak ve şubat ayları boyunca daha da kötüye gittikçe, bazı önemli politik analistler koronavirüsün Çin Komünist Partisi’nin liderliğini zayıflatabileceğini iddia ettiler ve bu ortadaki durumu “Çin’in Çernobili” olarak nitelendirmeye başladılar. Mart ayına gelindiğinde ise, Çin hükümeti virüs konusunda zafere ulaştıklarını iddia etti. Ülke çapındaki büyük karantinalar, seyahatlerin durdurulması ve günlük yaşamın tamamen sona erdirilmesi gibi önlemler sonucunda, resmi istatistikler, mart ayı boyunca tespit edilen vakaların şubat ayındaki üç haneli sayılardan tek haneli sayılara inmeye başladığını doğruladı. Şaşırtıcı bir şekilde, salgının ilk patlak verdiği günlerde kamuoyunda oldukça sessiz olan Çin lideri Şi Cinping, kendisini salgın konusundaki bu başarının merkezine koydu ve hatta salgının ilk başladığı yer olan Vuhan’ı ziyaret etti.

Çin’in mart ayı başından beri dünyaya servis ettiği yeni vaka sayılarının doğruluğu üzerine devam eden tartışmaların içerisinde, henüz günlük yaşamın normale dönmediği Çin, şu sıralar salgın konusunda yakaladığı başarıyı dünyaya detaylı ve daha geniş bir biçimde anlatmaya ağırlık vermiş durumda. Şüphesiz, Çin’in dünyayla paylaşacağı bilgilerin kritik bir parçası Pekin yönetiminin virüsle mücadele konusunda gösterdiği varsayılan başarılı yönetimi olacak. Dünya geneline bakıldığında, çeşitli dillerdeki propaganda yazıları, makaleleri, tweetleri ve mesajları ağırlıklı olarak Çin’in virüs konusunda ve iç politikada gösterdiği başarıları konu alıyor. Çin Dışişleri Bakanlığı Sözcüsü Zhao Lijan, “Çin’in virüsle mücadeledeki gücü, verimliliği ve çabukluğu geniş çevrelerce kabul edilen bir olgu” derken Çin’in küresel salgınla mücadelede yeni bir standart oluşturduğunu da sözlerine ekledi.

Çin’deki merkezi otoritenin, çelişkili anlatımları engellemek için dünyaya sağlanacak bilgi akışında sıkı bir bilgi kontrolü ve disiplin uyguladığı biliniyor. Çin’in dünyaya vereceği bu mesajlarda, Batı ülkelerinin ve de özellikle ABD’nin virüsle savaşma konusundaki çelişkili tavırları büyük bir rol oynayacak. Özellikle Vaşington yönetiminin hastalar için yeterli sayıda test kiti üretememesi, ABD’de kişi başına düşen test sayısının oldukça az olması ve Trump yönetiminin pandemiyle mücadelede altyapısal olarak çektiği sıkıntılar, Çin için önemli konu başlıkları olarak öne çıkabilir. Geçen günlerde, Çin’de hükümet tarafından kontrol edilen Şinhua haber ajansı, ABD’nin virüs kargaşasını Vaşington’daki siyasi elitlerin virüs konusundaki sorumsuzluklarını ve yetersizlikleri üzerinden konu alan bir manşet yazısı yayımlayarak Pekin yönetiminin ABD karşısındaki yaratmaya çalıştığı bu algıyı açık bir şekilde gözler önüne serdi.

Çinli yetkililer ve devlet kontrolündeki medya, Pekin’in bu küresel salgında kabul edilen hatalarını azaltma hedefleri doğrultusunda, COVID-19’un aslında Çin’den yayılmadığını bile iddia etti. Rus tarzı bir dezenformasyon kampanyasınını anımsatan bu girişimler doğrultusunda, Çin Dışişleri Bakanlığı sözcüsü ve onlarca farklı diplomatın içinde bulunduğu geniş bir kesim, koronavirüsün Vuhan’da ABD ordusu tarafından yayıldığını iddia eden makaleler paylaştı. Çin’in bu eylemleri, ABD’nin önde gelen gazetelerinden Çin’e yollanan bazı muhabirlerin Çin hükümeti tarafından sınır dışı edilmesi gibi gelişmelerle de birleştiğinde, Çin’in oturtmaya çalıştığı küresel lider imajına bir hayli zarar verdi. 

Çin üretiyor, dünya alıyor

Çin lideri Şi Cinping, dünyaya mal tedarik etmenin küresel anlamda lider olmak için oldukça önemli bir unsur olduğunun farkında. Cinping, son yıllarda Çin’in dış politika anlayışını “küresel yönetim” üzerine kurmak için büyük bir çaba gösterdi ve koronavirüs salgını, Cinping’in teorideki bu çabalarını pratiğe dökmesi için büyük bir fırsat. Çin’in şu an sahip olduğu maske, solunum cihazı ve ilaç rezervleri, virüs salgınının hemen başlarından beri oluşturulan büyük bir envanter niteliğinde ve Çin, bu envanterini dünyayla paylaşmak için hazır konumda.

Avrupa ülkelerinden hiçbiri, İtalya’nın virüs salgınıyla baş etmek için talep ettiği tıbbi ekipman ihtiyaçlarına olumlu bir cevap vermediğinde; Çin, İtalya’ya 1000 solunum desteği ünitesi, 2 milyon maske, 100 bin solunum cihazı, 20 bin koruyucu giysi ve 50 bin test kiti yollayacağını uluslararası kamuoyuyla paylaşmıştı. Çin, İran’la paylaştığı çeşitli tıbbi ekipman desteği ve 250 bin maskenin yanında Avrupa ülkelerinin dayanışma ruhunu “peri masalı” olarak nitelendiren ve kendilerine yalnızca Çin’in yardım edebileceğini belirten Sırbistan hükümetine de çok sayıda tıbbi ekipman yardımı yolladı. Çin’in ünlü alışveriş platformu Alibaba’nın kurucu ortaklarından olan Jack Ma da, ABD’ye çok sayıda maske ve test kiti yollama sözünün yanında Afrika kıtasında bulunan 54 farklı ülkenin her birine 20 bin test kiti ve 100 bin maske yollayacağına söz vererek büyük takdir toplamıştı.

Pekin yönetiminin maddi yardımlardaki bu cömert tavrı ise, dünyanın koronavirüsle savaşmak için ihtiyaç duyduğu materyallerin çoğunun Çin’de üretiliyor olmasıyla daha da çok artış gösteriyor. Salgın öncesindeki uzun yıllar boyunca da tıbbi maskelerin ana üreticisi olan Çin, dünyanın içinde bulunduğu bu seferberlik durumunda sahip olduğu maske üretimini 10 kat artırdı. Çin ayrıca, sağlık çalışanlarını korumak için kritik öneme sahip olan N95 tipi maskelerinde yarısını üretiyor, Pekin yönetimi daha önce bazı yabancı firmaları bu maskeyi üretmeye ve direk olarak hükümete satmaya zorlamıştı. Bunlarla beraber, Çin, aynı zamanda antibiyotik üretmek için gerekli olan aktif farmasötik bileşenlerin çoğunluğunu üreten ülke konumunda. Antibiyotiklerin COVID-19 sonrası ortaya çıkan yan enfeksiyonları kontrol altına almak için kritik bir öneme sahip olduğu biliniyor.

ABD ise, Çin’in aksine, dünya üzerinde ortaya çıkan herhangi bir kriz karşısında kendi ihtiyaçlarını gidermek ve diğer ülkelere yardım sağlamak için olan arz kapasitesinden oldukça yoksun. ABD’deki tablo gerçekten korkunç. ABD’nin tıbbi malzeme rezervi olan ABD Stratejik Ulusal Stoku’nun, salgınla mücadele için gerekli olan maske ve solunum destek ünitesi ihtiyacının yalnızca yüzde 1’ine, solunum cihazı ihtiyacının ise yaklaşık yüzde 10’una sahip olduğu tahmin ediliyor. ABD, gerekli olan diğer ekipman ihtiyaçlarını ya Çin’den ya da arttırılması gündeme alınabilecek olan yerli imalat vasıtasıyla karşılayacak. Benzer şekilde, Çin’in ABD’deki antibiyotik pazarında sahip olduğu pay yüzde 95’ten fazla ve antibiyotik bileşenlerinin çoğunluğunu ABD içinde üretmek imkansız. Salgın Vuhan’da patlak verip dünyaya yayılmaya başladığında, ABD, Çin ve diğer ülkelere yardım teklifinde bulunmuştu fakat görünen o ki ABD’nin kendi medikal ihtiyaçları büyümeye devam ettiği sürece ABD tarafından sunulan bu arz teklifinin gerçekleşme ihtimali de azalacak. Pekin yönetimi ise, bu ölçekte bir küresel ihtiyaç için tam yardım olanağı sunuyor. 

Elbette bu küresel salgına müdahale edebilmek yalnızca maddi boyutlar içerisinde düşünülemez. 2014’te başlayan Ebola salgını sırasında ABD, çok sayıda ülkeyi koordineli bir şekilde bir araya getirerek hastalığın yayılmaması adına önemli bir katkı sunmuştu. Trump yönetimi ise, şimdiye kadar, koronavirüsüyle savaşabilmek açısından benzer bir liderlik örneği göstermiyor. Şu an, ABD’nin kendi müttefikleriyle koordine bir şekilde hareket etmediği de oldukça açık. Örnek olarak; Trump, Avrupa ülkelerinden ABD’ye seyahatin engellendiğini kamuoyuyla paylaştığında Avrupalı müttefikleri bu karar hakkında önceden bilgilendirilmemişti.

Çin yönetimi ise, ABD’nin tam askine, onlarca ülkeden yüzlerce sağlık yetkilisini, genellikle video konferans yoluyla bir araya getirerek hastalık konusundaki bilinçlendirmeyi artırmayı ve tedavileri paylaşmayı öngören güçlü bir diplomatik kampanya yürüttü. Dünyadaki bütün kıtalardan çok sayıda ülkeyi, salgın konusunda bilgilendirme amacı taşıyan bu görüşmeler, Çin’in dış politika kapsamında oldukça önemsediği ve stratejik olarak verimli bir şekilde kullandığı önemli bir adım. 

Kim öne geçecek?

Çin’in hem koronavirüs salgınında hem de genel anlamdaki liderlik arayışındaki temel motivasyonu, ABD politikalarının yetersiz ve bireysel olarak algılanmasından geçiyor. Şu an oldukça eleştirilen Vaşington yönetimi; virüs salgınını ülke içerisinde yönetebilme, kamu mal rezervlerini dışarıya sağlama ve diğer ülkeleri koordine edebilme gibi lider bir ülkeden beklenen görevleri gerçekleştirebilirse, işleri değiştirme şansına sahip.

Bu görevlerden ilki, virüsün yayılmasını durdurmak ve ABD içerisindeki nüfusu koruyabilmek. Bu görev jeopolitik bir anlamdan ziyade önemli bir iç yönetim meselesi olarak karşımıza çıkıyor. ABD’nin iç yönetimle ilgili olan bu sorumluluğu daha sonrası için jeopolitik bir yükselişe de tekabül edebilir. Örneğin, ABD yönetimi maske, solunum cihazı ve solunum destek ünitelerinin yerli üretiminin artırılmasını çabuk bir şekilde teşvik edebilirse hem pandemiye ülke sınırları içerisinde uygun bir yanıt verebilir hem de global anlamdaki tıbbi malzeme pazarını rahatlatabilir.

ABD şu sıralar pandemi karşısındaki malzeme ihtiyaçlarına tam olarak cevap veremeyecek durumda olsa da, sahip olduğu bilimsel ve biyoteknolojik altyapıyı kullanarak virüs krizine gerçek bir çözüm bulabilir. Bu çözüm elbette aşı. ABD yönetimi, Amerikan laboratuvarlarına ve yerli şirketleri destekleyerek aşının klinik test ve üretim aşamalarını hızlandırabilir. Şüphesiz, aşı bulmak için gereken desteği ve şartları hazırlamak hem maliyetli hem de büyük derecede bir ön yatırım şartı gerektiriyor ancak ABD’nin bu alanda göstereceği cömert devlet tavrı ve ek bütçeleri küresel anlamda önemli bir fark yaratabilir. ABD’de, Vaşington yönetiminin savruk tavrına rağmen çok sayıda kuruluş, üniversite ve şirket önemli aşı çalışmaları gerçekleştirmeye devam ediyor. Elbette aşının hazır olması ve dünya çapında kullanıma hazır olması, en iyi senaryoda bile, oldukça uzun bir zaman alabilir.

ABD’nin yakalayabileceği liderlik pozisyonu, kimin virüs konusunda daha iyi aksiyonlarda bulunduğu tartışmaları yerine, gerektiğinde Çin’le etkili işbirlikleri içerisinde olabilmeyi de gerektirecek. ABD yönetimi, kökeni tüm dünya tarafından bilinen COVID-19 salgınının nereden çıktığı tartışmalarına girerek hiçbir şey kazanamıyor. ABD, elbette Çin’in virüsün yayılması konusunda Amerikan ordusunu hedef alan propaganda çabasına karşılık vermeli fakat bunu kendi salgın gündeminin merkezine oturtmamalı. Tayvan ve Güney Kore örneklerinde olduğu gibi, Vaşington ve Pekin yönetimleri de beraber çalışarak dünya için yararlı işler yapabilirler. Aşı araştırmalarını ve klinik çalışmaları koordine bir şekilde yürütmek, endüstriyel mobilizasyonu sağlamak, bilgi paylaşımı sağlamak ve hedef alanlara ortak yardımda bulunmak bunlardan bazıları olabilir. Son olarak, koronavirüs salgını, ABD ve Çin için bir uyanış olabilir. İki ülke, iklim krizi gibi çok sayıda önemli küresel konuda birlikte hareket edebilir ve dünyaya sağladıkları faydaları genişletebilir.

Share on facebook
Share on twitter
Share on pocket
Share on email
Share on print
  • Medyascope
  • Medyascope Plus