Eski Diyanet İşleri Başkanı Prof. Ali Bardakoğlu yazdı: “İnsanları Allah’la tehdit etmekten vazgeçmeliyiz”

Share on facebook
Share on twitter
Share on pocket
Share on email
Share on print

Eski Diyanet İşleri Başkanı Prof. Dr. Ali Bardakoğlu, “Korona günlerinde, ‘Ne olacak halimiz’ diyen dostlarıma” başlıklı bir yazı kaleme aldı. Yazıyı kendisinin izniyle yayımlıyoruz.

Prof. Dr. Ali Bardakoğlu

Koronavirus salgınının dünyayı sardığı ve herkesi farklı cihetlerden kaygı ve sıkıntıya sürüklediği şu zor günlerde sadece bilim değil bugüne kadar savunulan erdemler, idealler, ülküler, insanî duyarlılıklar açısından da çetin bir sınavla karşı karşıya kaldık. Yaşananlar ve sergilenen tutumlar din-bilim ilişkisi, akıl, dua, ilahi adalet ve ceza, takdir ve tevekkül gibi konularda da zihinlerin savrulduğunu gösteriyor. Çoğu zaman da rastgele suçlamalar, öfkeler veya gizemli şifa formülleri havada uçuşuyor.

Emin olun hiçbirimiz bu olumsuzlukların dışında değiliz. Olup bitenden etkileniyor, karamsar oluyor, umutları kolayca tüketebiliyoruz. Halbuki yüce dinimiz İslam, bize hayatımızın içinden seslenmekte ve varoluşa metafizik/manevi anlam katarak bu dünyada yaşayabileceğimiz olumsuzluklar karşısında bize sağduyumuzu koruyabilecek bir motivasyon aşılamaktadır. Bunun için de ben şahsen İslam dünyasının bu tür kaotik olaylar karşısında daha ağırbaşlı, soğukkanlı ve dengeli bir duruş sergilemesini bekliyorum.

Doğru, salgın kapımızın önünde veya evimizin içine kadar geldi. Buna kahrolmak, felaket veya komplo senaryoları üretmek ya da çaresizliğe yenik düşmek yerine bundan sonrası için tedbirli olmak, gerekli bütün kural ve uyarılara harfiyen uymak, kul hakkı ihlali yapmamak, bilim insanlarına güvenmek, aynı zamanda da Allah’ın yardım ve desteğine el açmak ve beklemek gerekir. Bütün bu esnada hayatın anlamını bir kez daha, hem de daha içtenlikle düşünme imkanı da bulmaktayız.

Cuma namazı sebep değil sonuçtur

Cuma namazlarını kılamıyoruz, cemaatle ibadet yapamıyoruz. Ama biliyoruz ki Cuma’nın bereketi kılınan namazdan ziyade zamandan gelir. Cuma namazı sebep değil sonuçtur. Aslolan öğle namazı olduğu için aynı manevi kazanımı öğle namazı ile de kazanacağız ve bu sıkıntılı günlerin geride kalması için dua edeceğiz. Hem bu arada bir arada namaz kılmanın bizi ‘bir’ kılıp kılmadığını da gözden geçirme fırsatı bulmuş oluyoruz.

Evet, dışarı çıkamıyoruz, evlerimizde, odalarımızda adeta tek başımızayız. Bu da bizim esasen bu dünyaya yalnız gelip yalnız döneceğimizi ve hep yakınımızda ve yanımızda olanın yüce Mevla olduğunu, diğer her şeyin bu dünya hayatının süs ve eğlencesi, meşguliyet vesilesi olduğunu görmemizi sağlıyor.

Ama dikkat ederseniz, bütün insanlığın zorlu bir sınavdan geçtiği bu corona günlerinde, normal zamanlarda önemsemediğimiz birçok değeri yeniden keşfetme, çok önemsediğimiz ve adeta uğruna birbirimizi yediğimiz küçük ve geçici çıkarların da esasında ne kadar anlamsız olduğunun fark etme imkânı da bulduk.

Bu vesileyle Yüce Yaratana, doğaya, kendimize, yakın çevremize, ülkemize ve bütün insanlığa karşı sorumlu davranabildiğimiz sürece insan olarak değer taşıdığımızı  anladık.

Çareyi elbette bilim ve akıl üretecektir

Mikroskopla görülebilen bir virüsün dünyayı esir almasına karşı çareyi elbette bilim ve akıl üretecektir. Allah’ın yeryüzü adaleti ve rahmeti, insanın sebep-sonuç ilişkisini kavrayıp dünya işlerinde bilim ve aklın rehberliğine, Yaratan’la ilişkilerinde dinin verdiği metafizik ve manevi bilince, insanlar arası ilişkilerde de ahlak ve erdemin egemen olmasına, neticede bu üç alan arasındaki etkileşim ve dengeyi birini diğerine feda etmeksizin koruyabilmesine bağlıdır. Bütün bunları yaparken de insan olarak aczimizi ve sınırlılığımızı unutmaksızın böylesine küresel bir sorunla ancak dayanışma ve işbirliği içinde baş edebileceğimizi biliyoruz. 

Yaşadığımız olayların bilim ve akılla kavranacak ve üstesinden gelinecek maddi yönü vardır. İlgililer onu yapar ve yapacaklar. Ama bir de her olayın ilahi hikmet açısından okumamız ve ders almamız gereken hikmet ve maneviyat yönü vardır.

Bu olayın maddi ve aklî yönünü kavrarken ilk yapmamız gereken, İslam dünyasında bazı kişilerin bu hengamede yaptığı bir yanlıştan, yani bunun Allah’ın bize, bir kesime veya bütün insanlığa verdiği bir ceza olduğunu ileri sürmekten kaçınmamız, daha açıkçası insanları Allah’la tehdit etmekten vazgeçmemiz olmalıdır. Yeryüzünde meydana gelen kötülükler, çürüme ve bozulmalar kendi ellerimizle yapıp ettiklerimizin sonucudur (Kur’an-ı Kerîm, 30/41; 42/30). Bu ve benzeri olaylar Sünnetullah çerçevesinde, yani Allah’ın yeryüzünde egemen kıldığı kurallara uygun olarak yürür. Çare de yine burada aranacaktır. Bu tür olayları muhalif, önyargılı veya takıntılı olduğumuz belli bir kesim ve davranış grubunu suçlamak için fırsat saymak ise her zaman geri tepecek ve söyleyeni mahcup edecek bir tutumdur. Müslümanlar için de her kesim için de doğru olan, Sünnetullah çerçevesinde çaba sarfederek aklı, bilimi, insanlığın tecrübe birikimini devreye sokmak, ona katkı sağlamaktır.

Her bir birey adeta insanlığın özeti gibi

Olayın kavramamız gereken hikmet ve ibret yönüne gelince, din ulemasının işi konunun diğer kısmını ehline bırakıp asıl bu noktada yoğunlaşmak olmalıdır. Yeryüzünde böbürlenerek dolaşan ve kendine tapan, özgüveni arttıkça kendini Yaratıcı’dan müstağni saymaya doğru giden insanın yüce kudret sahibini tanıması, varoluşunu anlamlı kılması, sınırlarını ve aczini kabullenmesi için bundan güzel fırsat mı var. Esasında galaksilere hikmet gözüyle bakan da, iç dünyasına ve zerrelere bakan da daima bu şansa sahiptir (Kur’an-ı Kerîm, 41/53). “Allah gani ve müstağnidir, sizlerse fakir ve muhtaçlarsınız.”  (Kur’an-ı Kerîm, 35/15; 47/38; 64/6) mealindeki ayetleri bu bağlamda tekrar tekrar okumalı ve üzerinde düşünmeliyiz.

Bizim insan olarak Allah Teala’ya karşı iki temel sorumluluğumuz/ödevimiz var, diğer dini ödevler bunların vesilesi durumundadır. Birincisi, Yüce Yaratıcının uluhiyetini ve bütün varlık alemi ve bizler üzerindeki hükümranlığını istisnasız ve ortaksız kabullenmek, her an bu bilinç içinde olmaktır. İman, tevhit ve marifet budur. Hepimiz O’na aidiz ve O’na döneceğiz (Kur’an-ı Kerîm, 2/156). İkincisi de, Yüce Rabbimize karşı daima minnet ve şükran duymak, O’na bağlı olduğumuzu davranışlarımızla göstermektir. Yapıcı ve yararlı iş işlemek, insanlığın hayrına işler yapmak, sıkıntı ve ihtiyaç sahibinin yanında olmak bu ödevimizin bir parçasıdır. İşte bugünlerde yaşadığımız bu büyük olay, bu sorumluluklarımızı adeta gözümüzün/idrakimizin içine mıhlamaktadır.

Elbette, bu günler geride kalacak, kazançlı çıkanlar dünyadaki bu devri daimin hikmetini kavrayanlar olacak. Sonra yeni rehavetler ve yeni sınanmalar birbirini izleyecek ve hayat bu şekilde sürüp gidecek.

Bu arada şunu da anladık ki, Yüce Mevla 60-70 yıllık hayatımıza insanlık tarihinde yaşanan bütün acı ve tatlı olayların birer örneğini bizim de tatmamız için yerleştirmiş. Her bir birey adeta insanlığın özeti gibi.

Hikmetine de takdirine de razıyız.

Azami tedbiri almak da, olup bitene hikmet penceresinden bakmak da tabii ki bizim dini vecibemiz.

Sağlık ve esenlik dileklerimle, selam ve dualarımla. 

Share on facebook
Share on twitter
Share on pocket
Share on email
Share on print
  • Medyascope
  • Medyascope Plus