Grégoire Chamayou: Savaş felsefesi ve “silahlı insansız hava aracı [SİHA] teorisi”

Share on facebook
Share on twitter
Share on pocket
Share on email
Share on print

Filozof Grégoire Chamayou, bir “silahlı insansız hava aracı [SİHA, yerden kumandalı hava aracı] teorisi”önererek, savaş karşılaşmasını insan avına dönüştüren bir “uzaktan savaş”ın hem etik, hem hukukî, hem de antropolojik sonuçlarının baş döndürücülüğünü tahlil ediyor. SİHA’nın cisimleştirdiği şiddet tipi bizatihi demokratik ulus-devletin temellerini sarsıyor. SİHA saldırılarının çoğaldığı Yemen bunun en son örneği.

Joseph Confavreux’nün mediapart’ta çıkan yazısını Haldun Bayrı çevirdi.

Grégoire Chamayou

Amerikan silahlı kuvvetlerinin elinde, savaşta olmayan ülkeler de dahil olmak üzere dünyanın her tarafında dolanan 6 binden fazla SİHA bulunuyor. Ama silahlı kuvvetlerin git gide büyüyen bir kısmının bu “SİHA’laşması” sadece teknolojide köklü bir değişiklik teşkil etmekle kalmıyor.

Nitekim bu “tanımlanamayan saldırgan nesne, mıntıka ya da mevki mefhumu (coğrafî ve ontolojik kategoriler), erdem ya da mertlik mefhumu (etik kategoriler), savaş ya da çatışma mefhumu (hem stratejik hem hukukî-siyasî kategoriler) kadar temel mefhumlara zarar vermektedir,” diye açıklıyor Grégoire Chamayou son kitabında.

Savaşın SİHA’laşması, öldürme şeklinde ve sadece uluslararası hukuku sarsmakla kalmayan– bunu gerekçelendirme şeklinde bir mutasyonu beraberinde getiriyor. Asimetrik de olabilen savaşın tektaraflı olmasını sağlayan ve savaşçılar ile savaşçı olmayanlar arasındaki ayrımı bulanıklaştıran SİHA’ların gelişmesi, hem etik, hem hukukî, hem de antropolojik bakımdan başdöndürücü sonuçlar gizliyor. Dolayısıyla, “Hedefe giden her yol mübah mıdır diye sormak yerine”, filozof kendine, “bu yolun seçilmesinin bizatihi neyi dayatmaya yöneldiği”ni sormalıdır.

Bu sürecin içerdiklerini anlamak için, filozof öncelikle, “bir bakıma teknisyenleşmelidir”. Dolayısıyla Grégoire Chamayou öncelikle, “aracın devriye gezdiği sırada, yerdeki operatörlerin ekran karşısında” bir uçak pilotu için imkânsız olan “sekiz saatlik nöbetlerini” nasıl tuttuklarını inceliyor. “Mürettebatın pilot kabini dışına taşınması işin yeniden yapılanmasında derinlemesine bir değişim sağlamıştır; makinenin teknolojik marifetlerinin ötesinde, insan gözbebeklerinin sosyalleşen çarpımı yoluyla kurumsal bakışın ‘sabit mekânsal nöbeti’ni temin eden de budur.”

Predator İHA’sı bir füze atarken

Bununla birlikte, katalizörlüğünü yaptığı askerî ve siyasî alt üst oluşlara karşın, SİHA, destekleyicilerinin öne çıkardığı teknik kusursuzluktan uzaktır. Hedeflediği biçimleri yeterli bir kesinlikle görmeyi sağlayamamakta ve birçok kötü kullanımında görüldüğü gibi, silahsız kadın ve çocukları öldürebilmektedir. Mesela Predator SİHA’sının, 15 metrelik bir kill zone’u vardır; vurduğu noktanın etrafında 15 metre yarıçaplı bir alanda bulunan herkesin, asıl hedef kendileri olmasa bile öleceği anlamına gelir bu. Karşılaştırmak için bir örnek vermek gerekirse, bir el bombasının ölümcül alanının yarıçapı 3 metredir.

“15 metre yarıçapında bir alandaki her canlıyı yok eden ve 20 metre yarıçapındakileri de yaralayan bir tanksavar füzesiyle bir kişiyi öldürmenin hangi kurgu dünyasında ‘en isabetli’ diye ün salabileceğini sorarız kendimize” diyor Grégoire Chamayou. SİHA aynı zamanda, kullanılmasını zorlaştıran aşırı veri yüklemesi (data overload) etkilerine de tâbidir; çünkü mesela sadece 2009 yılı boyunca Amerikan SİHA’ları 24 yıla eşdeğer video kaydı gerçekleştirmiştir…”

Bourget Havaalanı’nda bir EADS Eagle SİHA’sı

“SİHA Teorisi” (La Théorie du drone, La Fabrique , 2013) kitabı, bu uçan nesnelerin işleyişindeki teknik zeminlerin şifresini çözerek, bunun siyasî kapsamlarını da ortaya çıkarıyor. Grégoire Chamayou özellikle bu nesnelerin işleyişinin merkezinde bulunan, “yaşam biçimlerinin şematikleştirilmesi” ilkesiyle ilgileniyor. Nitekim, ABD Başkanı tarafından bizzat sözlü olarak onaylanmış bir öldürülecekler listesinde (kill list) bulunan kişilerin vurulması haricinde, SİHA’ların karıştığı vakaların çoğu “imza vuruşları”dır: “Buradaki imzalar, tanımlanmış izler, göstergeler ya da özellikler olarak alınmaktadır. Bu vuruşlar, kimliği teşhis edilemeyen, davranışları ise bir ‘terör örgütü’ne mensubiyet varsayımını güçlü kılan, buna işaret ya da tanıklık eden bireylere yöneliktir.”

“Fakat,” diye vurguluyor Grégoire Chamayou, “bu durumlarda, hedef alınan bireylerin kimliği kesin olarak bilinmeden, sadece havadan görülen davranışlarının ABD tarafından şüpheli hareket tanımına ve kurallarına uyup uymadığına bakılarak vurulur”. Üstelik bu karar, çoğu zaman biçimler belirsizken alınır ve isimlerden ziyade telefonlar hedeftir; “oysa âsî şebekelerinin listesinde, savaşmayan sivillerin telefon numaraları git gide daha fazla belirmeye başlamaktadır”.

Afganistan’da bir jirga (aşiret temsilcileri toplantısı).

Filozofa göre, “Bütün mesele –epistemolojik mesele, siyasî mesele– muhtemel ipuçlarının bir derlemesinden yola çıkarak oluşturulan bir görüntüyü meşru bir hedef statüsüne uygun biçimde dönüştürme kapasitesine sahip olunduğu iddiasıdır”. Nitekim bu şekilde düzenlenen bir Amerikan saldırısı, 17 Mart 2011’de Pakistan’da, “teröristlerin davranışlarına uygun olduğu şüphesini uyandıran, önceden tanımlanmış kalıba tekabül ettiği için” bir insan gruplaşmasını kırıp geçirmiştir; halbuki yerel topluluktaki bir ihtilâfı çözmek için toplantıya çağırılan geleneksel bir jirga meclisi söz konusudur.

Barack Obama’nın resmî portresi

SİHA’ların Obama başkanlığının amblemlerinden biri haline geldiği sırada, “ele geçirmekten ziyade öldürmek”ten ibaret olan ve “Predator SİHA ve hedefli suikast” yoluyla “işkencenin ve Guantanamo”nun yerini doldurma iddiasındaki bu silah, zaten mevcut olan uzaktan savaş usûllerinin radikal bir uzantısıdır. “Ama bu şekilde, bizatihi ‘savaş’ mefhumu krize girmektedir. (…) ‘SİHA’ların savaşı’ artık tam olarak savaş değilse, hangi ‘şiddet hâli’ne tekabül etmektedir?” diye soruyor Grégoire Chamayou.

Yazarın önerdiği “SİHA Teorisi”, hem silahlı şiddetin mutasyonlarını düşündüğü, hem de bir kavga felsefesi olmak istediği için, bir savaş felsefesi olmaktadır öyleyse. “Kelâmım açık bir biçimde polemiktir,” diye yazıyor. “Tahlil bakımından muhtemel katkılarının ötesinde bu kitabın hedefi, SİHA’yı araç olarak kullanan politikaya karşı çıkmak isteyenlere, bunu yapacak söylemsel araçları sağlamaktır.”

Vietnam savaşı sırasında geliştirilen, sonra 1970’li yılların sonunda yüz üstü bırakılan SİHA’lar, gelişmeleri İsrail’de sürdürüldükten sonra tekrar ABD’ye dönmüştür. 2000’li yılların başına kadar sadece istihbarat, gözetleme ve keşif aygıtlarıdır. Asıl başkalaşımları Kosova savaşıyla Afganistan savaşı arasında olmuştur. Kosova’da, General Atomics tarafından geliştirilen ve artık ünlü olan Predator, filme almak ve F16 uçaklarının saldırılarında hedef gösterme amacıyla hedeflere lazer tutmakla yetinmekteydi.

Kamera bir füzeyle donatıldığı andan itibarendir ki SİHA, Grégoire Chamayou’nun zikrettiği Air Force subayının deyişiyle, “güvenlik açığı göstermeden güç yansıtmayı” mümkün kılar. Ama, o zaman, “Clausewitz’in klasik tanımının aksine, bu savaş temel yapı itibariyle bir düello gibi düşünülmez artık. Paradigma karşı karşıya gelen iki savaşçı paradigması değildir, başka şeydir: İlerleyen bir avcı ve kaçan ya da saklanan bir av”.

Silahların seçimiyle savaş yasalarındaki bu mutasyon tüm dünyayı av sahasına dönüştürür, çünkü sürek avının zorunlulukları silahlı şiddetin çapının küreselleşmesini mümkün kılmaktadır. “Bir fetih hakkı mefhumundan ziyade takip hakkına dayanan istilacı bir iktidar şekillenmektedir bu yolla.”

Grégoire Chamayou, İngiliz Common Law’unun vaktiyle, kırsal bölgede “tilki ya da kokarca gibi zararlı av hayvanlarının peşine başkalarının arazilerinde bile düşülmesine izin verdiğini; çünkü böyle yaratıkları yok etmenin kamu yararına addedildiğini” hatırlatıyor. “Bugün ABD’nin de kendine dünya ölçeğinde insan avları için atfetmek istediği, bu cins bir haktır” diye değerlendiriyor.

Dolayısıyla SİHA’ların yoğunlaşan kullanımı, yakın tehdit ya da husumete doğrudan katılım durumu haricinde doğrudan sivilleri hedef almayı yasaklayan silahlı çatışma hukukunu derinlemesine alt üst etmektedir. “Ama SİHA’nın münhasır kullanımı bu iki ölçütü –husumete doğrudan katılım ve yakın tehdit ölçütlerini– katiyetle etkisiz kılmaktadır: Artık çatışma olmadığına göre hangi husumetten bahsedilmektedir? Bulunmaz hale gelmiş husumete doğrudan katılmasının her yolundan düşmanı yoksun bırakarak, onu teşhis etmenin en emin yolundan da mahrum kalınır. Buradaki paradoks, savaşanlar ile savaşa katılmayanlar arasındaki ayrımı daha iyi yaptığı söylenerek kapasiteleri övülen SİHA’nın, uygulamada bu farklılaşmanın bizzat koşulunu, yani çarpışmayı ortadan kaldırmasıdır,” diye açıklıyor filozof.

“Savaşçı statüsü, bir militan örgütle varsayılan her tür mensubiyet, işbirliği ya da sempati biçimini sulandırarak kapsayabilen dolaylı bir statüye doğru kayma eğilimindedir — bu örgütün silahlı bir kolu bulunsa da bulunmasa da. ‘Savaşçı’ kategorisinden ‘militan olduğu varsayılan’ kategorisine sinsice geçiştir bu.”

Bir kamikazenin vurduğu USS Enterprise uçak gemisi

Grégoire Chamayou bu aletlerin aralıksız uğultusunun işitildiği bir gökyüzü altında yaşayan halklarda uyanan paniği ve nefreti yine SİHA teknolojisini analiz ederek ölçüyor. Filozofa göre, kamikazenin aynası ve ikizi bir teknik olduğu ortaya çıkıyor SİHA’nın.

Nitekim, “Kamikazede savaşçının bedeniyle silahı bütünüyle kaynaşmış iken, SİHA bunların kökten ayrılığını temin eder”. Dolayısıyla kamikazeler “öleceği kesin insanlardır”, oysa, “SİHA pilotları ölmesi imkânsız insanlardır”.

Kimilerinin belirttiği gibi, “İntihar saldırılarının Batı toplumlarında yol açtığı dehşet, saldırıyı yapanın bu hareketiyle peşinen her tür cezalandırıcı adaleti imkânsız kılmasındandır: Kurbanıyla beraber ölerek, tek bir eylemde hem suçu hem cezayı pıhtılaştırarak, cezayı imkânsız kılar, böylelikle de ceza bağlamında düşünülmüş bir adaletin temel dayanağını etkisizleştirir”. Grégoire Chamayou, “Pilotsuz makineler tarafından öldürülme fikrinin yol açtığı dehşette de benzer bir şey” olduğunu düşünüyor.

SİHA aynı zamanda öldürme rejimini de değiştiren bir teknolojidir. Uzaktan öldürme durumu kuşkusuz yakından öldürmekle aynı şey değildir; çünkü bir hasmın gözlerine bakıldığında, “onun genç mi yaşlı mı olduğunu, korkup korkmadığını ya da öfkeye kapılıp kapılmadığını” görünce, az sonra öldürülecek olan kişinin bir hemcins olduğunu inkâr etmek zorlaşır; oysa mesela bir hava bombardımanında ya da bir atom patlamasında bunu yapmak daha kolay gibidir.

Bir Rafale uçağının yanındaki bir Perrot SİHA’sı

“Silahın menzili, fizikî mesafesi ölçütü”ne göre, SİHA en büyük mesafe kutbundadır. Ama, aynı zamanda, kameralar operatöre hedefi çok yakınmış gibi görme olanağı verir. “Fizikî mesafe ve göze bu kadar yakınlığın bu özgün bileşimi klasik mesafe yasasını yalan hâle getirir: Menzilin büyüklüğü buradaki şiddeti daha soyut ya da daha gayri şahsî kılmaz artık”, diye hükme varıyor Grégoire Chamayou — dökülen kan ya da etrafa saçılan beden parçaları ekranda görülmese bile.

Bu benzeri görülmemiş öldürücü hareketin, Grégoire Chamayou’ya göre uygulamada, hatta öldürme kararının alınmasında bazı sonuçları vardır. Nitekim, “Bizim hareketlerimizi göremeyen bir kişiye kötülük yapmanın, hareketlerimizi görebilen birine yapmaktan daha kolay olması hayli mümkündür.” Ona göre, SİHA “sadece hedefine nişan alabileceği kadar ve gerçekten göremeyeceği kadar görünür; özellikle de, operatörün ne yapmakta olduğunu hedefin hiçbir zaman görmemesini sağlar”.

X-45 SİHA’sı

Bu hem uzaktan hem yakından öldürme şeklinde Grégoire Chamayou’yu ilgilendiren, öğleden sonra birini öldürüp akşamleyin çocuklarını bir beyzbol maçına götürebilen birinin, savaş ile barış arasındaki geçişsizliği nasıl yaşadığı değildir öncelikle; oysa “savaşta olan insanlar, sivil dünyadakinden farklı olarak, öldürmenin yasak değil bir meziyet olduğu özel bir ahlâk dünyası uydurmalıdır kendilerine”. Onun ilk etapta anlamak istediği, çarpışmayı ortadan kaldıran bir öldürme şeklinin çok sayıda stratejik, hukukî, etik ve siyasî sonuçlarıdır.

“SİHA’lı insan avı anti-terörizmin zaferini temsil ediyor”

Bir SİHA’nın elektronik gözü

Stratejik boyut hususunda filozof şunu vurguluyor: “SİHA’yla insan avı, anti-terörizmin kontrgerilla üzerinde pratik ve doktrin bakımından zaferini temsil ediyor. Bu mantıkta, ölülerin sayımı ve av ganimetlerinin listesi, silahlı şiddetin siyasî etkilerinin stratejik değerlendirmesinin yerini alır. Başarılar istatistikî hale gelir. Bunların değerlendirilmesi saha üzerindeki gerçek etkilerinden kopar”.

Bilhassa General Petraeus’un eski danışmanı, kontrgerilla doktrininin büyük uzmanı David Kilcullen’i zikreder. Kilcullen’in 2009’da SİHA saldırılarının bir süre ertelenmesini talep etmesi barış yanlılığından değildir; çünkü bu operasyonların Amerikan çıkarları bakımından tehlikeli biçimde ters etkilere yol açtığını, bu saldırıların ahali tarafından 20. yüzyılın ilk yarısındaki sömürge savaşları çerçevesinde Britanyalılar’ın uyguladığı hava bombardımanlarının devamı gibi yaşandığını düşünmektedir. “Bedenleri uzaktan paramparça etmede SİHA’ların üstüne yoktur”, ama kalpleri ve ruhları kazanmada yetersiz oldukları ortaya çıkmaktadır.

“Bu yüzden”, diye sürdürüyor Grégoire Chamayou, “SİHA’ların kullanılması bir taktiğin, ya da daha kesin olarak bir stratejinin yerini almakta olan bir teknoloji unsurunun tüm özelliklerini sunmaktadır”; çünkü stratejik amaç, daha ziyade düşmanın halktaki tabanını inkâr ederek onu marjinalleştirmektir. “Kontrgerilla esas olarak siyasî-askerî iken, anti-terörizm temelden siyasî-güvenlikçidir”, diye yazıyor. 

Aradaki fark, “ilk paradigma âsîleri bir toplumun bağrındaki daha derin taleplerin temsilcileri gibi telakki ederken”, ve onları etkili biçimde alt etmek için varlık nedenlerini kavrama çabası göstermek gerektiğini düşünürken, ikincisi, “onları ‘teröristler’ diye etiketleyerek, her şeyden önce “sapkın bireyler’, tehlikeli kişilikler olarak kavrar — düpedüz çılgınlar ya da kötülüğün tam vücut bulmuş halleri gibi görmüyorsa”. SİHA’ların “anti-terörizm”in ayrıcalıklı silahı olduğunu savunanlar kayıpsız ve yenilgisiz bir savaş vaat ederler kuşkusuz. “Ama” diye vurguluyor Grégoire Chamayou, “bunun zafersiz bir savaş olacağını belirtmeyi de ihmal etmektedirler”.

Bir Predator’un yerdeki bir merkezden yönetilişi

Hukukî bakımdan SİHA ne savaş hukuku çerçevesine girer, ne de düzenin kullandığı kolluk kuvvetlerinin (law enforcement) çerçevesine. Bir yandan, “Bu silah, her tür çarpışma ilişkisini ortadan kaldırdığı için, asimetrik olabilen savaşı tektaraflı bir öldürme ilişkisine dönüştürdüğü için, düşmanı her tür çarpışma olanağından yapısal olarak yoksun bıraktığı için, silahlı çatışmalar için baştan öngörülmüş kurallar çerçevesinin dışına kayıverir”; üstelik, “uluslararası hukuk, fiilî bir silahlı çatışma dışında savaş silahlarıyla öldürme hakkını vermemektedir”.

Grégoire Chamayou’ya göre, bu “Tek yönlü silahlı şiddet yine de kendini ‘savaş’ diye adlandırmakta ısrarcıdır; oysa savaşı çarpışmanın dışında bırakmıştır. İnfaz ya da katliam durumlarında, çatışma durumları için öngörülmüş kategorileri uygulamayı sürdürebilme iddiasındadır.” Filozofa göre, “Savaş artık savaş değildir: Çerçeve dışı bir nevi polis operasyonuna dönüşmektedir”.

Ama öyleyse ölümcül kuvvet kullanımında, “Savaş meydanındaki bir askerin yetkisiyle, devriye gezmekte olan bir polisin yetkileri” arasındaki farkı kavramak elzem hale gelmektedir; “İlki, her meşru askerî hedefe ‘öldüresiye ateş edebilir’ ve bu yüzden suçlanamazken, ikincisi ise yalnızca anlık bir tehdide karşı orantılı bir karşılık olarak, ancak son çare olarak ateş açabilir”.

Özetle, “Tasavvur edilebilir iki yolun da çıkışsız olduğu ortaya çıkmaktadır. 1° ya bu vuruşlar kolluk kuvvetlerinin (“law enforcement”) alanına girer; ama o zaman, SİHA’nın yapması mümkün olmayan, içinde zor kullanım dozajının ayarlanması da bulunan sınırlamalara uymak zorundadır. 2° ya da savaş hukukunun alanına girer; ama bu hukuk, günümüzde Pakistan ya da Yemen gibi silahlı çatışma mıntıkalarında uygulanmamaktadır..

“Ölüm etiği” (“Nécroéthique”)

SİHA’ların yoğun kullanımı böylelikle iki nedenden dolayı etik bir boşluk yaratmaktadır. Önce, savaşta teorik olarak “ancak mukatele olduğu için öldürebilirsiniz” ve SİHA, “öldürme hukuku” doktrininde bir kopuşa neden olur. “Düşman taraftaki hayatların gözden çıkarılabilir, kendi tarafınızdaki hayatların ise katiyetle kutsal olduğunu ortaya koyarak, yaşamların değerinde köklü bir eşitsizlik getirirsiniz — ki bu da insan hayatlarının eşit kıymette olduğunu öngören tecavüz edilmez ilkeden kopuştur”, diye yazıyor.

Böylelikle savaş ava, hatta spora ya da oyuna dönüşerek yozlaşır — “MQ 9 Reaper” SİHA’sının rozetinin üzerindeki, korkutucu biçimde sırıtan ve bıçağından kan akan eli oraklı ölümün gösterildiği, “Öbür taraftakiler gebersin” sloganındaki gibi. Grégoire Chamayou’ya göre, “Silah seçiminin önemli olması, bizim ne olduğumuzu köklü bir biçimde ortaya koyduğundandır — burada ruhumuzu, ya da özümüzü kaybedebiliriz. Şiddet öznesi ancak ötekinin silahının aynasında kendi şiddetini duyumsarsa kavrayabilir kendi özünü”. Bir çarpışmayı katillikten ayıran budur ve bir boğa güreşçisiyle bir kasap arasındaki farkı da bu açıklamaktadır.

Daha sonra da, SİHA pazarlamacılarının sözümona kesinliği sebebiyle bu silahı bir “etik silah” halinde sunmaları ile, Afgan dağlarına füzelerini gönderen operatörlerin Nevada’daki sığınaklarında bulunmaları arasındaki paradoks sebebiyle yozlaşmaktadır. “Klasik kategorilerin mihenk taşına vurulduğunda, SİHA’nın bir ödlek silahı olduğu ortaya çıkmaktadır. Ama pazarlamacıları onu insanlığın görüp göreceği en etik silah ilan etmekte bir beis görmezler”, diyerek şaşıran Grégoire Chamayou, sonra da, yeni bir sözcük olan “nekroetik”le işaret ettiği o gayri muhtemel “ahlâkî dönüşme”nin sapmalarını inceliyor özellikle.

SİHA’nın savunucuları için: “Hedefleme bakışında süreklilik ve kesinlik bakımından bu çifte devrim” aslında kesinliği olmayan silahların olumsuz etkilerinin sakıncalarını ortadan kaldırma olanağı vermiştir. Bu “SİHA ahlâkı”, “birilerinin bağışıklığına diğerlerinin korunması”nı ekleme iddiasıyla, eski bir söylem olan “cerrahî vuruşlar”ı yeniden piyasaya sürmektedir. NATO’nun Sırbistan ve Kosova’daki bombardımanları sırasında pilotlara, bombardımanlarda sivil ölümlerini artırma riskine girme pahasına, kendi canlarını korumak için çok yüksek irtifada uçma emrinin verilmesi tercih edilmişti. SİHA’larla, bu “ahlâkî ikilem tekniğin mucizesiyle çözülmüş” olmaktadır.

“Fakat,” diye infiale kapılır filozof, “hayatların kurtarıldığı söyleniyor. Ama neden kurtarılıyor? Kendinden, kendi ölüm gücünden. Şiddetim daha beter olabilirken iyi niyetle bunun kötü sonuçlarını sınırlandırmaya uğraştım ve aslında görevim olan bu işi yaparak ahlâkî davranmış oldum”. Dolayısıyla SİHA ehven-i şer mantığına girer — Hannah Arendt’in şu yazdığını unutarak: “Siyaseten, bu gerekçenin zayıflığı her zaman, tercihini ehven-i şerden yana yapanların şeri seçmiş olduklarını çok çabuk bir biçimde unutmaya meyyal olmalarıdır”.

Yazar, SİHA destekçilerinin bu yöntemin kullanımının, onun yerine kullanılabilecek diğer silahlara nazaran daha az istenmeyen zayiata yol açmasını ileri sürdüklerini vurguluyor. “Fakat, bu savın îmâ ettiği –aksi takdirde bu savın geçerli olmayacağı durum–, o ‘diğer silahlar’a düpedüz başvurulabileceği, yani her halükârda silahlı eyleme mahal olduğudur.”.

Bin Ladin 1997’de

 

SİHA’nın, “tam da daha fazla istenmeyen zayiata yol açacakları için, kötü şöhretleri yüzünden yasaklanmalarını gerektiren bedelleri nedeniyle onun yerine kullanılamayan” başka yöntemlerden daha az istenmeyen zayiata yol açtığı gibi bir safsata ortaya çıkmaktadır. SİHA uçan bir nesne olduğu için, biçimi nedeniyle, ondan önceki askerî hava taşıtlarıyla kendiliğinden karşılaştırılmaktadır. Ama Bin Ladin’in yok edilmesinde seçenek, “SİHA ile komando arasında olmuştur; SİHA ile Abbottabad üzerine Dresden tarzındaki bir bombardıman arasında değil” diye hatırlatıyor filozof [İkinci Dünya Savaşı’nda Almanlar’ın savaşı kaybetmelerinin ardından Amerikan ve İngiliz hava kuvvetleri savunmasız insanların sığındığı Dresden kentine intikam amacıyla 3 gün boyunca 3900 ton tahrip gücü yüksek bomba ve 200 bin napalm bombası atmış ve çoğunluğu çocuk ve kadın 25 bin kişiyi öldürmüşlerdir (kimi kaynaklara göre 60 bin, kimi kaynaklara göre 300 bin). Hiroşima ve Nagazaki’ye atılan atom bombalarının 135 bin kişiyi öldürdüğünü de mukayese için hatırlatalım – Ç.N.].

“Devletin sosyal kolunun çöküşünü silahlı kolunun ayakta tutulmasıyla uyuşturmak”

Siyasal düzlemde SİHA, –NATO’nun Kosova’da, ya da İsrail’in Gazze’de yaptığı– hava bombardımanlarıyla olup bitenin uzantısıdır dolayısıyla; bütün bunlarda önemli olan, sivilleri esirgemekten ziyade askerlerin yaşamını korumaktır. “Ulus-devletin görevleri böylece uluslararası insancıl hukukun bildirdiği evrensel zorunluluklardan baskın çıkmaktadır”, diye açıklıyor Grégoire Chamayou. Ama bu proje, “20. yüzyılın ikinci yarısında istikrara kavuşturulduğu haliyle silahlı çatışmalar hukukunun dinamitlenmesinden başka bir şey değildir. Milliyetçiliğin kendi yaşamını koruması için uluslararası hukuk ilkelerinin delik deşik edilmesidir.”

Bununla birlikte filozof, savaş yasalarını ve öldürme iznini tekraren derinlemesine incelemekten de öteye gidiyor. “Yeni bir silah olarak SİHA’nın, silahlı şiddet biçimlerini ya da düşmanla ilişkiyi ne bakımdan farklı veçheleriyle dönüştürdüğü”nü sormakla yetinmiyor ve “devletin kendi uyruğundakilerle ilişkisini ne bakımdan değişikliğe uğrattığını” da soruyor.

Grégoire Chamayou’ya göre, Kant’ın, ancak savaşta canlarını riske atacak yurttaşlar cumhuriyetçi bir oylamayla özgür rızalarını ifade ederlerse hükümdarın savaş ilan edebileceğini söylediği anlamda, SİHA yurttaşlık ilkesini tartışmalı hale getirmektedir. SİHA’ların yürüttüğü “sürek avı savaşı, sadece düşmanla muayyen bir ilişki tarzıyla tanımlanmaz, aynı zamanda, öncesinde, karar vericinin yaşamını hiç ortaya koymamasının damga vurduğu muayyen bir karar alma şekliyle de tanımlanır”.

Savaş hayaletleşip uzaktan yönlendirilince, yurttaşlar da askerler de canlarını artık riske atmayınca, savaş fiiliyatı hakkında halkın da söyleyecek bir sözü kalmaz haddizâtında. Böylece, “silahlı kuvvetlerin SİHA’laşması, risklerin dışsallaştırıldığı bütün durumlarda olduğu gibi, savaş kararının alındığı koşulları değiştirir. Silahlı şiddete başvurma eşiği aşırı düştüğünden, bu şiddet, dış politikanın gıyabında bir seçenek halini alır”, diye yazıyor filozof. Nitekim SİHA’lar bedellerde üç yönden (siyasî, ekonomik ve şöhret bakımından) azalmaya yol açar; risk alınmadan ve aşırı önemli maliyet üstlenmeden harekete geçebilme olgusu, faillerin, kararlarının sonuçları nazarında sorumsuzlaştırılmalarına yöneltir.

Savaşa karşı bir gösteri (1967)

SİHA’lar askerî emeğin yerini güçlü sermaye yoğunluklu silahlı kuvvetlerin alması yönünde kuvvetli bir teşvik yaratır; bunun ağır siyasî sonuçları vardır ve Vietnam savaşı sırasında Amerikan yönetici sınıflarının, “Amerikan toplumunu çalkalayan bütün toplumsal hareketlerle etkileşime girdiğinde savaş-karşıtı hareketin etkinleştirebildiği patlayıcı sinerjileri” görmelerine yol açmıştır. O zamandan beri, yeni askerî strateji yüksek sermaye yoğunluklu savaşın ağırlığını artırmıştır: Zorunlu askerlik modelinden nihâî olarak vazgeçilmiş, git gide daha fazla özel sözleşmelilere başvurulmuş ve uzaktan savaş silahlarının kusursuzlaştırılması çalışmaları desteklenmiştir…

SİHA’lar, özellikle bu teknikler kumandanın merkezîleşmesini daha da kuvvetlendirdiği için, bu sürecin yeni bir eşiğinin aşılması olmuştur; oysa yeni teknolojilerin karar almada merkezkaç biçimlerden yana işleyeceği de düşünülmüş olabilirdi. Terminator tipinde bilim-kurgu senaryolarının telkin ettiklerinin aksine, Grégoire Chamayou’ya göre tehlike, “Robotların artık söz dinlememeye başlaması” değildir dolayısıyla, “tam tersine, hiçbir zaman itaatsizlik etmemeleridir”.

Çok eskiden beri geçerli bir sorun olan “orduda disiplinsizlik” sorununu çözen SİHA, “itaatsizlik ve söz dinlemezliğin imkânını bile ortadan kaldırma”yı sağlar; bunun bedeli ise, “bir davranış sapması imkânıyla beraber, silahlı şiddetin yasa-ötesi sınırlamasının baş dayanağını, yani faillerin eleştirel bilincini ortadan kaldırmasıdır”.

Bununla birlikte siyasî hata, “otomatikleşmenin bizatihi otomatik olduğu”nun zannedilmesidir; oysa gerçekte, “iktidar öznesi, SİHA yoluyla kendini unutturmaya uğraşmaktadır”, diye değerlendiriyor filozof. Grégoire Chamayou’ya göre, küreselleşmiş insan avına dönüşen savaşın SİHA’laşmasıyla söz konusu olan şey, sadece Afgan ya da Yemen halklarının meselesi değildir. Burada ortaya sürülen şey, düpedüz “Devlet aygıtının artan bir biçimde sosyal ve maddî özerkleşmesidir”.

Yazara göre askerî teknolojinin bu evrimi, gerçekten de yurttaşların siyasî öznelliklerini ellerinden almanın bir biçimini oluşturmaktadır ve ulus-devletin artık onları sosyal bakımdan korumayı beceremediği bir anda, Amerikalılar’ın kalben, ruhen ve bedenen artık o ulus-devleti askerî olarak savunmak için dövüşmeye hazır olmadıkları bir âna denk gelmektedir. “SİHA’laşmanın hedefi devletin sosyal kolunun çöküşünü silahlı kolunun ayakta tutulmasıyla uyuşturmaktır” diye yazıyor.

Devlet, sınırları, hatta ahalileri gözetlemek için zaten bazı projeleri tasarlanan SİHA’lardan yana tercihte bulunarak, kendi içinde saf bir şiddet taşıyan bir aracı övmektedir; oysa devlet erki, en otoriter rejimlerde bile, her şeye rağmen bir iktidar olmalıdır, saf şiddet değil. Hannah Arendt şöyle yazıyordu: “Ancak insan etkenini (…) bütünüyle ortadan kaldıran ve bir insana sadece bir düğmeye basarak önüne geleni yok etmeyi sağlayan bir robot ordusunun oluşturulması, iktidarın şiddet üzerindeki o temel üstünlüğünde değişikliğe yol açabilirdi”.

Share on facebook
Share on twitter
Share on pocket
Share on email
Share on print
  • Medyascope
  • Medyascope Plus