Medyascope izleyicileri sordu, Levent Gültekin cevapladı

Share on facebook
Share on twitter
Share on pocket
Share on email
Share on print

Gazeteci, yazar Levent Gültekin, Edgar Şar‘ın moderatörlüğünde yapılan canlı yayında izleyicilerin sorularını yanıtladı.

Yayına hazırlayan: Tania Taşçıoğlu Baykal

Edgar Şar: Merhabalar. İyi hafta sonları. Medyascope özel yayınından herkese iyi karantinalar diyelim. Bugün yine 15 büyükşehir ve artı, Zonguldak’ta sokağa çıkma yasağı var. Biz de birkaç haftadır yaptığımız gibi bu “Karantina Özel Yayınları”na devam ediyoruz. Özellikle Medyascope’ta yorum yapan, sizin dinlediğiniz yazarları önünüze çıkarıyoruz ve “Soru sorun” diyoruz. Siz de sorularınızı iletiyorsunuz. Bugün konuğumuz yazar Levent Gültekin. Levent Ağabey, hoşgeldin.

Levent Gültekin: Merhaba, hoşbulduk, iyi yayınlar.

Şar: Teşekkürler. Biraz geç girdik, izleyicilerimiz kusura bakmasın. Server’la ilgili bir problemimiz olmuştu, ama şu an hallettik diye düşünüyorum. Biraz beklenmedik bir anda girdik. İzleyicilerimiz sanırım sorularını göndermeye başlayacaklar. Bu soruları almadan önce sadece bir şey hatırlatmak istiyorum. Biliyorsunuz, daha önce bütün YouTube kanallarında olduğu gibi, Medyascope’un da bir “abone ol” seçeneği vardı ve umuyorum ki hepiniz zaten oraya abonesiniz. Ama şimdi yeni gelen bir seçenek daha var: “Katıl” seçeneği. Burada, özellikle bizim gibi özgür, bağımsız ve tarafsız gazetecilik yapanlar için –hepinizin mâlûmu olduğu gibi şu anda Türkiye’de desteğe muhtaç bir meslek–, bu seçenek, siz destek vermek isteyen izleyicilerimizin, imkânlarınız dâhilinde birkaç farklı şekilde destek vermesine olanak sağlıyor; bunu bilmeyeniniz varsa hatırlatmak istedim. Medyascope olarak özellikle bu imkânı olanların ve bu isteği olanların “katıl” seçeneğini kullanmalarını istiyoruz. Bunu hatırlatayım dedim. Evet, Levent Ağabey, nasılsın, iyi misin?

Gültekin: Çok teşekkür ederim, iyiyim. Sen de iyi misin?

Şar: Teşekkürler, ben de iyiyim. Bildiğin gibi evdeyiz. Bakalım dışarı çıkmaya başladığımız zaman alışabilecek miyiz?

Gültekin: Alışırız diye umut ediyorum. “Bir daha tekrar geri döner mi?” diye bir tedirginlik var gerçi. O tedirginlik bir biterse alışırız diye umut ediyorum. İnşallah yeniden ikinci bir dalga başlamaz.

Şar: Evet, “Umarım ikinci dalga olmaz” diyorsun, haklısın. Bakalım, göreceğiz. Umarım, dediğin gibi bizim için çok zorlu bir şey olmaz. Yavaş yavaş sorularımız gelmeye başladı. Yayından önce bile sorular geldi seninle ilgili Levent Ağabey. Bu konuda hayli popüler gördüm seni, açık söyleyeyim. 

Gültekin: Öyle mi?

Şar: Evet. Hatta senden biraz kısa cevaplar rica edeceğim, daha dinamik olur. Çünkü çok soru gelecektir diye tahmin ediyorum.

Gültekin: Peki.

Şar: İlk sorudan başlayalım. İzleyicimiz Tunç Ekinci, öyle anlaşılıyor ki senin yayın ve analizlerini çok yakından takip eden biri. Dolayısıyla bu soruyu onun üzerine sormuş. Tunç Bey diyor ki:“Kemal Bey’in yerinde olsaydınız, ortak muhalif bir platform oluşturmak için somut olarak ne yapardınız?”

Gültekin: Somut olarak şunu yapardım: Muhalefette ne kadar parti varsa hepsinin liderlerini toplardım. Ülkenin durumunu anlatırdım ve mutlaka bir adım atılması gerektiğini söylerdim. Hatta biraz daha kibar bir üslûpla, CHP’nin lokomotif pozisyonunu hatırlatırdım. Çünkü CHP’nin şu anda muhalefette bir lokomotif pozisyonu var, oyu yüzde 25. Onun dışında geriye kalan bütün muhalefet kesimi, İYİ Parti, Babacan’ın DEVA Partisi ve Davutoğlu’nun partisinin her biri yüzde 8, yüzde 2, yüzde 5 civarında. Aslında CHP’nin şemsiyesi, şapkası, kapsayıcı rolü olmazsa, diğer muhalefet partilerinin, bu sistemde 50+1’e ihtiyaç olduğu için tek başlarına yapabileceği hiçbir şey yok. Bunu biraz daha masaya sürerdim ve Kemal Bey’in sıklıkla vurguladığı, o demokrasi cephesini birlikte oluşturmak için her yolu denerdim. İYİ Parti ile HDP’nin arasındaki tıkanıklık nereden kaynaklanıyor, bunun için mesai harcardım. Mesela Erdoğan’ı bırakır ve bütün enerjimi İYİ Parti ve HDP arasındaki o kopukluğu gidermenin yolunu bulmaya harcardım. Veya: “Nasıl formüle edersek bu iki parti için de sıkıntı hâline gelmekten çıkar?” Onun üzerine kafa yorardım. Muhalefet liderlerini şuna zorlardım veya onlara şunu telkin ederdim: Bir demokrasi cephesi olmazsa, Türkiye bu otoriter yönetimden çıkmayacak ve bu demokrasi cephesini sadece seçime yönelik değil, seçimden önce toplumun bütün kesimlerinin ellerini taşın altına koyabileceği, sivil toplumu dâhil edebilecek bir yapıya kavuşturmak gerektiği kısmına, o telkin ve o birliktelikle –sanırım daha önce izleyenler bilirler: “Finlandiya Modeli” dediğimiz bir hareket etrafında olabilir– o demokrasi cephesinin mutlaka ama mutlaka kurulmasını sağlardım diye düşünüyorum.

Şar: Peki, bununla bağlantılı olarak bir soru daha var. Hemen hızlıca devam edelim. Nuran Dargün sormuş: “Seçim tarihi henüz belli değilken, muhalefetin oluşturacağı demokrasi platformu, provokasyon ve dedikodulara uzun süre dayanabilir mi?”

Gültekin: Dedikodular ve algı operasyonu, iktidarın artık her gün, her an yaptığı bir şey haline geldi. Biliyorsunuz şimdi yeni bir aşamadayız: İktidar sadece algı oluşturmakla yetinmiyor, oluşturduğu algıyı bir de yargıya taşıma gibi bir durum var; kendi algısının yargı ayağını da kurmuş durumda. O aşamaları geçtik. İktidarın ne dediğini, hangi dedikoduların oluştuğunu, nasıl bir algı oluşturduğunu hesaba katma, bunları ciddiye alma aşamasını geçtiği kanaatindeyim. Ben, toplumsal çoğunluğun, yani ülkenin gidişatından rahatsız olanların, endişe duyanların, toplumun daha büyük kesimini oluşturduğunu; burada demokrasi cephesinin, ülkeyi yönetebilecek bir birliktelik, farklılıkların bir arada olduğu bir yapı kurduğunda, marjinalleşecek olan, algı yaratma yetkisini, güvenini, duygusunu kaybedecek bir iktidarla karşı karşıya kalacağımızı, yapacağı her şeyin geri tepeceğini düşünüyorum. Yani şöyle düşünün: İktidar, 31 Mart’taki İstanbul seçimleriyle ilgili ne yaparsa yapsın, hiçbiri tutmadı. Dedikodular, seçimle ilgili iptal etmek için kendi uydurduğu gerekçelerin hiçbiri, ne HDP ne İYİ Parti, başka durumun vahametinin farkında olan seçmen tabanında zerre kadar etki etmedi. Ben demokrasi cephesinin oluşturacağı enerji, sinerji, o birliktelik havasıyla bu tür dedikoduların, kampanyaların ve algı operasyonlarının etkisiz kalacağını ve iktidarın, zaten oluşacak o birliktelik, toplumsal büyüklük, çoğunluğun karşısında özgüvenini kaybedeceğini düşünüyorum ve Türkiye süratle bir erken seçime gidecektir kanaatindeyim. Zaten bu demokrasi birlikteliğinin amacı, 2023’e kalmadan iktidarı bir erken seçime zorlamak. Yani burada muhalefet gerçek anlamda bir birliktelik sağlar, demokratik bir oluşumu ortaya çıkarır, Türkiye’yi yönetebileceğine dair topluma bir güvence verir ve yeni bir Türkiye hayali yaratabilirse, zaten iktidar onun karşısında kalamaz. Zaten ekonomi çok kötü: 50 milyon insan yoksulluk sınırı altında yaşıyor. Şimdi koronadan sonra işsizlik katlandı. İçerideki durumun buna karşı direnemeyeceğini ve erken seçime gideceğini düşünüyorum. Muhalefet, ancak bir demokrasi cephesiyle giderse toplumun o sinerjisini ve enerjisini arkasına alabilir. O yüzden bu dedikoduların ve algı operasyonlarının hiçbir işe yaramayacağı kanaatindeyim.

Şar: Şimdi soracağım soruyu da Abdullah Dağlıoğlu sordu. Kendisine de selam gönderiyorum. Doğrudan bana sordu, ben moderatör olarak böyle istismarlar yapabiliyorum; yakınlarıma böyle torpiller geçebiliyorum. “Levent Bey, sizi hep izliyorum. Sizin konuştuğunuz Diken, T24, Medyascope gibi mecralar ve muhaliflerin daha çok izlediği yerler var. Bu mecraları toplumsal muhalefette olan insanlar zaten izliyor. Önemli olan, iktidarın tabanına ulaşmak. Onlara medya aracılığıyla ulaşmak çok zor. Acaba yerel yönetimler bunu iyi anlatacak bir şekilde, onların fikirlerini, kutuplaşmalarını değiştirecek bir adım atamaz mı? Bunun yolu yok mu? Bunun yolu bir tek medya mıdır? Onlara bu ortamda medya ile ulaşmak çok zor, ne yapmak lâzım?” diye soruyor.

Gültekin: Şimdi bu aslında sadece benim sorunum değil, bütün muhalif kesimin sorunu. İzleyen arkadaşlar bilirler, programlarda sıklıkla vurguladığım şöyle bir cümlem vardır: “Biz birbirimizle konuşuyoruz, Erdoğan ise 25 tane kanal ve onlarca gazete vasıtasıyla toplumla konuşuyor”. Bir sahne düşünün: Sahnenin karşısında, izleyiciler kısmında insanlar var. Sahnede bir kişi var, o da Erdoğan. Biz bütün muhalifler, aslında izleyicilerin arasındayız ve sesimizi sadece etrafımızdaki insanlara duyurabiliyoruz. Sahnenin öbür tarafında veya salonda izleyen birkaç bin kişi olduğunu düşünün, benim bir köşede olduğumu var sayın, ben gürültüden ancak etrafımdaki o insanlara sesimi duyurabiliyorum. Muhtemelen benim etrafımda da, benim gibiler toplanmış oluyorlar. Şimdi bu zaten muhalefetin en büyük açmazlarından biri. Sadece benim değil, yazarların, gazetecilerin değil, muhalif siyasetçilerin tamamı. Diyelim ki Ali Babacan YouTube’den bir konuşma yaptığında “1 milyon izlendi” diye konuşuluyor ya! Zaten arayış içinde olan seçmen gidip onu izliyor. Aslında AK Parti seçmeni diyebileceğimiz, fikren pozisyonunu duruşunu değiştirmesini istediğimiz bir seçmen değil. Sadece AK Parti de değil, diyelim ki HDP’nin de veyahut CHP’nin de seçmeninin çok izlediği bir şey değil. Daha çok arayış içinde olan seçmen izliyor. Peki, bu aşılabilir mi? Zaten bence muhalefetin asıl yapması gereken, bunu aşmanın yolunu bulmak. Benim söylediğim “Finlandiya modeli” biraz da bunu aşmaya dönük bir şey. Şu anda medya yok. Medyanın yüzde 95’i iktidarın kontrolünde. “Yüzde 5” dediğimiz, biziz: Medyascope, Diken, T24, Halk TV. Birkaç tane daha böyle çok kendi alanına hitap eden küçük medya grubu var. Şimdi muhalefetin önce –benim “Finlandiya modeli” dediğim– bir demokratik birliktelik oluşturması gerekir; demokrasi cephesinin en önemli amaçlarından biri zaten topluma ulaşacak bir ağ kurmaktır. Burada ister istemez tabii ki belediyelerin de, yerel yönetimin de katkısı olacaktır. O ağ nasıl olacak? Şöyle düşünün: Finlandiya modelinde dediğimiz gibi, yeni bir hareket kuruldu. Türkiye’de Demokrasi Hareketi kuruldu ve her muhalefet partisinden de oraya insanlar katıldı. Ama aynı zamanda gençler ve kadınlar da katıldı. Şimdi mesela diyelim ki ben siyasî bir çalışmanın içinde değilim. Kendi halimde yazılarımla, konuşmalarımla bir demokrasi mücadelesi veriyorum, değil mi? Bir yerin parçası olamıyorum, niçin olamıyorum? CHP’li olamıyorum, çünkü istiyorum ki HDP’li de beni dinlesin. HDP’li olamıyorum, çünkü istiyorum ki beni AK Partili de dinlesin. Eğer ben kendimi HDP’nin bir parçası yaparsam, İYİ Partili artık beni dinlemeyecek demektir. İYİ Parti’nin parçası yaparsam, HDP’li beni dinlemeyecek demektir. CHP’nin bir parçası yaparsam, AK Partililer beni artık dinlemeyecek demektir: “Bu bir partili, artık rakip pozisyonunda” diye düşünülür. Ama böyle bir hareket kurulduğunda; ben de girdim, siz de girdiniz, gençler, kadınlar, çocuklar, sivil toplum, her birimiz. Kadın kolları, İstanbul Gönüllüleri, aklınıza gelebilecek çok organize sivil toplum var. Onların, her birinin o harekete girdiğini düşünün. O hareketin merkezinde tek elden, tek üslûpla –üslûptan kastım, bir üslûp birliğinin oluşması için söylüyorum– materyeller üretildiğini kabul edelim. 3-5 dakikalık videolar hazırlandı diyelim: Türkiye’nin işsizliğinin nasıl bir boyuta geldiğini ve içinden nasıl çıkılacağını anlatan bir video olduğunu kabul edin. Veya dış borçlanmada nasıl faiz yükünün altına girdiğini veyahut iktidarın ülkeyi yönetememesinin nasıl sonuçlar doğurduğuna dair, o hareketin bir materyal ürettiğini düşünün. Şimdi onu aynı anda 5 partiye gönderdi. 5 parti kendi seçmenine, teşkilatlarına, taraftarlarına, bize, olabildiğince her birimize gönderdi. Biz de komşularımıza, kahvelerde, sokakta, işimizde, Whatsapp üzerinden, sosyal medya üzerinden, böyle kılcal damarlara yayılacak kadar insanlara ulaştırmanın yolunu bulduk. Sadece bu da değil; diyelim ki bir komşumuza gittik, bir kahveye gittik, bir video açtık, izlettik. Anlatabiliyor muyum? Tamamen yerele inme. Şimdi muhalefet bütün enerjisini Erdoğan ile polemiğe harcıyor. Halbuki benim dediğimde, Erdoğan’ı bırakacak, tamamen yüzünü topluma dönecek, damarlar, yollar açacak, medya yaratacak, teknolojiyi kullanacak, yeri geldiğinde kapı kapı dolaşacak. Hatırlıyorsanız, biz bunu 2017 Referandumu’nda, yani “rejim değişikliği” referandumunda yapmıştık. Mesela, bir tane örnek vereceğim. O rejim değişikliği referandumu bir partinin olmadığı, bütün ülkenin olduğu için, mesela hiç unutmuyorum, bir tane hanımefendi 60 gün boyunca ne yaptı biliyor musunuz? Her sabah bir hastaneye gidiyor. Mesela Okmedyanı SSK Hastanesi’ne. Hasta kuyruğuna giriyor ve 60 gün boyunca niçin “hayır” verilmesi gerektiğini o kuyruktaki insanlara anlattı. Böyle bir kampanya olursa ancak biz o insanlara ulaşabiliriz. Zaten medyanın yokluğu oydu. Benim kastım, muhalefetin, bir an önce bu damarları açacak, bu topluma ulaşacak bir yol yöntem geliştirmesi lâzım. Onun yolunun da bu hareket olduğu kanaatindeyim. Sevgili dostumuzun dediği gibi, diğer türlü, biz biraz kendimiz çalıp kendimiz oynuyoruz. Ne yazık ki sosyal medyada çok kullanılan “yankı odaları” dediğimiz bir durumdayız. Bunu aşmak benim için de, sizin için de, muhalefetin birinci önceliği; çünkü ben aşamıyorum. Ben en fazla konuşmalarımı ulaştırabildiğim kadar ulaştırıyorum, o kadar.

Şar: Evet, bir sonraki soruya geçmeden izleyicilerimize iki şey söyleyeyim. Birincisi, bu konuyla biraz ilgili çok kısa bir şey. Medyascope adına, kendi şahitliğimden kaynaklandığı için bunu söyleyebilirim. Diğer medya kuruluşları da bunu yapabilir. Biz hakikaten “kutuplar üstü” bir gazetecilik yapmaya çalışıyoruz, yaptığımızı düşünüyoruz ve benim mesela kendi şahitliğim Medyascope’un sadece muhalif alana hitap etmediği yönünde. Ama tabii çok kitlesel olmayabilir, yapısal sorunlar var. Tamam, bunu herkes kabul edecektir. Ama en azından Medyascope için bu ufak notu düşmek istedim. Şunu da izleyicilerimize tavsiye olarak söyleyeyim, çok fazla siyasî soru geliyor. Levent Ağabey’in Medyascope’da her hafta salı günleri “Bir Kahve” yayını var. Orada zaten üzerinde durduğu konularla da ilgili sorular geliyor. Orada açtığı konular üzerine sorular geliyor. Halbuki bu fırsat varken, kişisel soru da sorabilirsiniz sevgili izleyicilerimiz, haberiniz olsun.

Gültekin: Ben zaten duyuru yaparken “Her türlü soruya açığım” demiştim. Evet, her türlü soru sorabilirsiniz.

Şar: Evet, geçen haftalarda yaptığımız gibi kişisel soru sorabilirsiniz. Birçok izleyici Levent Ağabey’e mail de atıyor. Levent Ağabey bu maillere dönüyor da. Siyasetle ilgili soruları öyle de sorabilirsiniz. Kişisel bir soruyu mail atsanız muhtemelen dönmez. Bugün fırsat varken bence sorun. Evet, hızlıca devam edelim. Enteresan bir soru gelmiş, Emre Bey sormuş. Diyor ki; “Ermeni soykırımına ne diyorsunuz?”

Gültekin: Şimdi Türkiye’nin tarihinde elbette çok acı olaylar var. Fakat ben, tek taraflı bakanlardan değilim. Bunu meşru göstermek için söylemiyorum, sakın yanlış anlaşılmasın. Murat Menteş’in çok güzel bir sözü vardır: “Bir insan delirdiğinde, hiç kimse onun ne için delirdiğine bakmıyor. Herkes deliliğiyle meşgul.” Türkiye Ermeni Meselesi’nde o günün şartlarında bir savaşın içindeyken, insanlık onuruna yakışmayacak bir tepkisellikle hareket etti; can yaktı, ortaya acı bıraktı. Fakat bunun böyle 100 yıl daha sürmesini, sürdürmesini, bütün geleceğimizi ipotek altına almasını, bloke edilmesini, her iki taraf açısından da gereksiz ve yanlış buluyorum. Türkiye bu kusurunu ya da bu abartılı tepkisini kontrolsüz acı yaşatacak, bu ülkedeki Ermeni vatandaşlarımızı bu ülkeden sürmeye neden olacak o kontrolsüz tepkisinin acısını dindirecek bir yaklaşım içinde olabilir. Bunu zaten hatırlıyorsanız, AK Parti iktidara ilk geldiğinde, Ermenistan ile ortak maç gibi bir şeyle biraz niyetlenmişti, hatta o zaman Başbakan Recep Tayyip Erdoğan çıkıp üstü kapalı özür anlamına gelecek bir şeyler de söylemişti. Fakat Türkiye ne yazık ki o refleksinden kurtulamadığı için, o çizgisini sürdüremedi. Bunun bir kan davası olmaktan çıkması, Türkiye’nin artık yeni, önüne bakacak bir üslûp ve bir politika geliştirmesi, Ermeni vatandaşlarının gönlünü alacak, yahut geçmişteki o abartılı tepkiden kaynaklanan can alıcı durumunu giderecek bir yaklaşım içinde olması gerektiği kanaatindeyim. Artık bu 100 yıl önceki acının üzerine geleceğimizi bina edemeyiz. 100 yıl önceki bir acının geleceğimizi bütünüyle yok etmesine müsaade etmememiz lâzım. Bu sadece Ermeni Soykırımı için değil. Başka bir sürü acı da var. Oturup acılarımızı konuşabiliriz, burada sorun yok. Yüzleşmek de tabii ki önemli bir şeydir, bunda da sorun yok. Ama bir an önce yola çıkalım, bir düzelelim, toparlayalım, ben bununla ilgiliyim. 

Şöyle düşünün; 4-5 tane kardeş, birbiriyle çok ağır kavga ettiler ve aile dağıldı. Sonra baktılar ki ev de yıkılıyor. O kardeşlerin bir araya gelip önce birbirlerine “Sen şunu demiştin, sen bana bunu yapmıştın” mı demesi gerekiyor, yoksa önce “Şu evi bir toparlayalım da sonra bakarız, olur, ben de zamanında sana çok kabalık etmiştim, ben de, senin normalde mirastan alman gereken hakkı gasp ettim, senin alman lâzımken ben aldım” gibi bir yaklaşımla, onu en azından bir hayatı kurduktan sonra konuşmayı daha doğru buluyorum. Çünkü öbür türlü, oraya gömüldüğümüzde, herkes gardını alıyor, konuşamaz hâle geliyor, birbirine üstün gelme duygusu daha da baskın hâle geliyor ve sorunun içinden çıkamıyoruz.

Şar: Buna ek olarak bir soru daha gelmiş, onu da sorayım, öyle cevap vermeye devam edin. Serkan Bey “Hrant Dink’in eşine, hatta Hrant Dink Vakfı’na gelen o tehditler hakkında ne düşünüyorsunuz?” diyesormuş. Çok kısa cevabını alalım.

Gültekin: Şiddetle kınıyorum. Rakel Dink bu ülkenin evlâdıdır. Ben de kendimi onun bir kardeşi olarak görüyorum. Ermeni’si, Yahudi’si, Hıristiyan’ı, Müslüman’ı, Gayrimüslim’i, Alevi’si, Kürdü yok. Bu ülkenin evlâdı herkes, birinci sınıf vatandaştır. Kimsenin kimseyi tehdit etmeye hakkı yoktur. Bu, ne yazık ki, iktidarın ayrıştırıcı dilinin neden olduğu, estirdiği bu milliyetçilik duygularının neden olduğu bir felâkettir. Benim hayatımda yapmadığım bir şeydir, eğer böyle Rakel Dink’e gelebilecek bir tehdit karşısında “Ben de Ermeni’yim” diyecek kadar ileri gidebilirim. Çünkü kimliğinden, inancından, giyiminden, yaşam tarzından, mezhebinden, dilinden, dininden dolayı herhangi birine, herhangi bir vatandaşımıza yapılacak tehdit karşısında bizi bulur. Kınıyorum. Türkiye’nin bunları aşması lâzım. İktidarın da artık bu ayrımcı dili bir tarafa bırakıp, ülkeyi ateşe atmaktan vazgeçmesi lâzım. Hrant Dink’i bu ülke ne yazık ki koruyamadı. O ülkenin kendi evlâdıydı. Ben Hrant Dink’i tanırdım, oturup sohbet etmişliğim de vardır. Türkiye, vatansever, bu ülkenin iyiliğini isteyen bir aydınını, bir yazarını koruyamadı. Şimdi onun eşine yapılan tehdit karşısında bütün bir ülkenin ayağa kalkması lâzım. Bu Türkiye için utanç verici bir durumdur.

Şar: Evet. Peki, soruları biraz birleştirerek sormaya çalışıyorum. Eksik de kalsın istemiyorum. İzleyicilerimizin ilk sorularda sorduğu, “Finlandiya Modeli”yle ilgili birkaç soru var, onları birleştirerek sorayım. Bilgehan Bey ve Serkan Bey benzer sorular sormuşlar, birleştireyim. Bilgehan Bey; “Bu Finlandiya Modeli ile ilgili muhalefetten aldığınız geri dönüşler nedir?” demiş. Serkan Bey de; “Size bir elektronik posta göndermiştim, bayramdan sonra bütün muhalefet partisi temsilcileriyle görüşeceğinizi söylemiştiniz. Buna başladınız mı, ne gibi tepkiler aldınız?” diye sormuş.Yine kısa cevap rica edeyim.

Gültekin: Hemen başladım. Beklediğimden daha iyi bir görüşme yapıyorum. Önce Kemal Kılıçdaroğlu ile, sadece Kemal Bey ile de değil, CHP heyeti ile bir grup olarak görüştük. Onun ayrıntılarını “Bir Kahve”de sadece liderlerle görüşmelerimin sonucunu açıklarken anlatacağım. Sonra HDP’den Mithat Sancaroğlu ile bir grup olarak görüştük. Her ikisine de hem anlattım, hem sordum. Bugün sizinle yapacağım yayından sonra da Temel Karamollaoğlu ile görüşmem var. Liderlerle görüşmelerimi sürdürüyorum. Hepsine hem modeli anlatıyorum, hem ne düşündüklerini ve yaklaşımlarının nasıl olduğunu öğrenmeye çalışıyorum. Tamamladım da. Önümüzdeki hafta Ahmet Davutoğlu var, sonra Ali Babacan, sonra da Meral Akşener olacak diye umut ediyorum. Her biriyle yaptığım görüşmelerin sonunda bu liderlerden nasıl bir geri dönüş aldığımı, nasıl baktıklarını, yaklaşımları nedir, bir gün “Bir Kahve”de bütünüyle anlatacağım. Şu an görüşme yaptığım sadece iki lider var, bunu şimdi paylaşmak, o şeyi bozmak istemiyorum. Müsaade ederseniz tamamı bittikten sonra hepsini bir bütün olarak “Bir Kahve”de işleyeceğim.

Şar: Peki, hazır konusu gelmişken, izleyicilerimiz şunu soruyorlar. Genel olarak şöyle söyleyeyim, Ahmet Davutoğlu ve Ali Babacan ile ilgili sorular var. Onları birleştirerek sorarsam, “Ali Babacan’ın son çıkışları üzerine ne düşünüyorsunuz?” Mesela, Hülya Hanım, “Ahmet Davutoğlu’nun, Ali Babacan’dan daha cesur konuşmasının sebebi nedir?”diye sormuş. Bunlara ne dersin?

Gültekin: Biraz tarz meselesi. Bir de Ahmet Davutoğlu’nun hedefi çok belli. Davutoğlu, belirgin bir şekilde AK Parti tabanına oynuyor biraz. Ali Babacan ise toplumun daha farklı kesimlerine ulaşma çabası içerisinde. Bir de tarz farkı var. Ali Babacan anladığım kadarıyla kutuplaştırmadan, eleştiriden daha ziyade, stratejisini gelecekte ne yapacağı üzerine kurmuş. Ahmet Davutoğlu ise, daha çok AK Parti’yi eleştirerek neye karşı olduğunu göstererek neden taraf olduğunu topluma anlatmaya çalışan bir siyaset yöntemi izliyor. Bu ilginin ne anlama geldiğiyle ilgili bir şey söyleyip, birkaç cümle edeyim. Anketler bize söylüyor zaten; toplumun önemli bir kesiminde yüzde 22’ye yakın bir kararsızlar grubu gözüküyor. Bu kararsızlar dediğimiz insanlar bir arayış içerisinde. Ali Babacan’ı dinliyorlar. Az da olsa bir kısmı Ahmet Davutoğlu’na kulak veriyor. Bazen Ekrem İmamoğlu’na bakıyorlar. Bazen Mansur Yavaş’a bakıyorlar. Kendilerince böyle bir arayış içerisindeler. Muhtemelen Ali Babacan için de bu arayış içindeki insanların gidip “Beni ne kadar ikna edecek? Ne kadar doğru söylüyor?” veya “Bana ne kadar hitap ediyor?” diye bir baktıklarını tahmin ediyorum. Özellikle Ali Babacan için söyleyeyim; henüz daha çok başında ve sadece kendini anlatma aşamasında. Bunun bir karşılığı olup olmayacağını bence zaman gösterecek. Zaten şu anda bile henüz anketlere yansıyan bir sonuç yok. Her ikisi de yüzde 1,5, yüzde 2’lerde gözüküyorlar ve bence daha da ilginç olanı bu 1,5-2’nin önemli bir kısmı muhalefetten geliyor. AK Parti’den henüz çok gelen yok. Başka bir şey daha söyleyeceğim: Şimdi 50+1 diye bir baraj var. Baraj aslında eskiden yüzde 10’du, şimdi partiler için 50+1. Böyle olduğunda, her ne kadar “Ben Ali Babacan’a oy veririm”, “Ben Ahmet Davutoğlu’na oy veririm” veya “Şu partiye oy veririm” diyen seçmenler, bugün böyle demiş olsalar da, onların duygusu, refleksi, son tercihi, seçim atmosferine girildiğinde belli olacaktır. Çünkü seçim atmosferinde iki grup yarışacak. Cepheler yarışına dönüşecek mecburen. Bu sosyolojik yapıda, ne Ali Babacan’ın ne Ahmet Davutoğlu’nun yüzde 50 alma ihtimali yok. Yüzde 10 da alsalar zaten büyük bir başarı olarak görüyoruz. Yüzde 10’un da sistemde bir kıymeti yok. O cephede adayın kim olacağı çok önemli. Demokrasi birlikteliğinin kurulup kurulmayacağı çok önemli. Ortaklık yapıldığında hangi ilkeler üzerinden yapıldığı çok önemli. Dahası, AK Parti seçmenine nasıl bir güven duygusu verilip verilemeyeceği çok önemli. Bütün bunlar, Ali Babacan ile Ahmet Davutoğlu’nun demokrasi cephesi içerisindeki işlevinin boyutunu belirleyecek. Çok belirgin bir CHP’li aday olduğunda, örnek veriyorum, diyelim ki Muharrem İnce –CHP’li kimliği çok önde olduğu için ve geçen dönem aday olduğu için söylüyorum– aday olduğunda, şu anda muhtemelen “Ali Babacan’a oy veriyorum” diyen AK Partililerin büyük bir kısmı, “Hayır, CHP’li biri kazanacaksa biz Babacan’a niye verelim ki?” deyip geri dönecektir. Kutuplaşmadan dolayı söylüyorum. O yüzden de adayın kimliği, demokrasi cephesinin adayı partiler üstü olduğunda, belki o zaman hem Ali Babacan’ın hem Ahmet Davutoğlu’nun işlevi ve pozisyonu biraz daha belirgin hâle gelecek. Bir de son cümle: Bence bu dönemde iktidar inanç üzerinden bir siyaset yapıyor. Hem HDP’yi hem özellikle CHP’yi din üzerinden bir sıkıştırma politikası ve muhalefeti de inanç üzerinden susturma politikası izliyor. Bu politikayı boşa çıkaracak olan aktörlerin başında Ali Babacan, Ahmet Davutoğlu ve Saadet Partisi geliyor. Onların bu konuda daha cesur, daha dirâyetli, daha kararlı, daha açık bir politika izlemeleri gerekiyor ki, iktidarın elinden inancı alma pozisyonunu rahat yapabilsinler. Bunu ancak Ali Babacan, Ahmet Davutoğlu ve Saadet Partisi alabilir. Alırlar, ama kullanmak üzere değil. O kullanma kısmını bir tarafa bırakmak kaydıyla, iktidarın muhalefet üzerinde gezdirdiği o inanç sopasını almaları da bence çok büyük işlev olur. Umut ediyorum ki, bu cesareti, kararlılığı ve dirâyeti gösterebilirler.

Şar: Birkaç izleyicimiz mail adresini sormuş. Mail adresinden bahsettik ya. Bilmiyorlarmış, söyleyebilir mi diyor.

Gültekin: Köşe yazılarımın üzerinde var zaten ama burada da söyleyeyim: acikcenk@gmail.com. Ama zaten Diken’deki köşe yazılarıma girerseniz orada da yazılı. 

Şar: Peki. Sefa, Serkan ve Şeyhmuz Bey benzer sorular sormuş. Birleştirerek soruyor ve kısa bir cevap rica ediyorum:“Levent Bey, Muharrem İnce’nin dünkü çıkışı hakkında ne düşünüyor?” diyorlar.

Gültekin: Doğru bir çıkış. Ama gereksiz ve çok da büyük anlamlar yüklenmemesi gerektiği kanaatindeyim. O anlık verdiği tepkiyi doğru bir çıkış olarak görüyorum diyebilirim. Oradan bir şey çıkmaz. O tepkisellikten bir muhalefet birlikteliği çıkmaz. Bence Türkiye’deki muhalefet o kadar durgun, o kadar statik ve tepki vermez halde ki, küçük bir tepkiden toplumun önemli bir kısmında heyecan dalgası oluşuyor — ki bence muhalefetin tepkisellikten çıkıp, orayı kapatıp başka tarafa dönmesi lâzım. Ama yine de buna rağmen doğru bir tavır olduğunu düşünüyorum.

Şar: Evet, Şeyhmuz Bey “Soruları atlamayın moderatör Edgar Bey” demiş. Soru bombardımanına tutulduğumuz için ben de kendimce tasnif edip, hepsini sormaya çalışıyorum elimden geldiğince, Şeyhmuz Bey. Kusura bakmayın. Özlem Hanım “Bütün siyasetçilerle görüşüyorum dediniz. Siyasetçilere ulaşmak bu kadar kolay mı? Hemen nasıl iletişim kurabiliyorsunuz?” diye sormuş.

Gültekin: Ben yazarım. Sonuçta yazıyorum, fikir ve görüş üretiyorum, yazılarım var. Bir de her biriyle geçmişten gelen bir hukukum var. Meral Akşener ile bugün değil ki, kendisiyle parti kurmadan önce de tanışıyordum. Oturup sohbet etmişliğimiz vardı. İnsan olarak kendisini çok severim. Ali Babacan ile parti kurmadan birkaç ay önce oturdum, birkaç sefer sohbet ettim, görüştüm. Hâlâ da bir şey söyleyeceksem söylerim. Kemal Kılıçdaroğlu ile tahmin edilenden çok yakın bir ilişkim vardır; ara ara konuşurum; bu, yazar kimliğimin sağladığı bir kolaylık diyebilirim. Ahmet Davutoğlu ile benim 25 sene öncesine dayanan bir tanışıklığım, hukukum var. Her ne kadar son AK Parti dönemi, başbakanlık, bakanlık döneminde çok fazla bir iletişimimiz olmasa da, öyle bir durumum var. Temel Karamollaoğlu ile de çok eskiye dayanan bir hukukum var, onunla da rahatça konuşabiliyorum. Mithat Sancaroğlu ile de zaten akademisyen olduğu için, bir şekilde yolumuz kesişiyor. Programlarda kesişti, tanıştık. Beraber ortamlarda bulunuyoruz. Yazar, çizer ve siyasetçiler genelde aynı ortamları paylaştıkları için bir şekilde aralarında bir hukuk gelişiyor. O hukuka binaen görüşmek istememiz biraz daha kolaylaşıyor.

Şar: Evet, geçen hafta Kadri Gürsel ile yayın yaparken bana ufak bir eleştiri gelmişti: “Edgar Bey, her defasında ‘Lütfen kısa cevap ver’ diye hatırlatıyorsunuz; bunu yayından önce söyleyin, yayında söylemeyin” dediler.

Gültekin: Uzun mu oluyor?

Şar: Yok, bu kısalık iyi; ama özellikle siyasî soru gelince, eksik bir şey kalmasını istemediği için, cevaplar biraz uzayabiliyor o bakımdan anlıyorum. Ama program formatı sebebiyle de cevapları kısa tutmak yapmak lâzım.

Gültekin: Tamam, kısa cevaplayacağım.

Şar: Yeteneğine güveniyorum. Şimdi mesela gene uzun olabilecek bir soru gelmiş. Bakalım kısaltabilecek miyim?

Gültekin: Evet.

Şar: Yine iki izleyicimiz sormuş ama birinin ismini sanırım kaybettim. Kahraman Bey sormuş. “Levent Bey, LGBTİ bireyleri için ne düşünüyor? Onların geçen aylarda hedef gösterildiği durumlar oldu, özellikle Diyanet’in meselesinde. Bu konuda ne düşünüyor?” demiş.

Gültekin: Biliyorsunuz, bu konuda bir yazı yazdım ve iktidarın yanında yer alan, Diyanet’i destekleyen muhafazakâr kesim siyasetçilerini eleştirdim. Diyanet, yaşam tarzına, insanların tercihlerine karışamaz, karışmamalı. Diyanet’ten kastım şu: Bir din adamı, din adamı sıfatıyla eşcinsellerle ilgili, inancın vaaz ettiği o konuyu dile getirebilir, bunda sorun yok. Ona karşı çıkan insanlar olur. Diyelim ki ben de karşı çıkarım, bir başkası da karşı çıkabilir. Ama Diyanet İşleri Başkanı, yaşam tarzı üzerinden, insanların cinsel yönelimi üzerinden, insanların bireysel tercihi üzerinden –giyim, kuşam, inanç fark etmez– bir yorumda bulunduğunda, o, temel insan haklarına ve anayasadaki laiklik ilkesine aykırıdır. O yüzden ona karşı çıkan bir yazı yazmıştım. Ondan bağımsız söylüyorum. Ben insanların inancını, kimliğini, ibadet şeklini, yaşam tarzını, ister çarşaflı, ister başı açık, hiç fark etmez, giyimini kuşamını, hangi dinden olduğu, hangi cinsel yönelimden olduğu, bütün bunların kamusal alanda tartışma konusu yapılmasından da bunlara devlet eliyle bir şekil verilmesinden de, kısıtlanmasından da fena halde rahatsızım ve karşıyım. Temel hak ve özgürlükleri devlet belirleyemez. Devlet sadece o temel hak ve özgürlüklerin özgürce yaşanmasını sağlayacak bir aygıttır. İnsanların inancına müdahale edemez. İnanç tanımlayamaz. Giyimlerine kuşamlarına müdahale edemez. Giyim kuşam dayatamaz. Cinsel yönelimlere müdahale edemez. Kimseye de dayatamaz, dayatmamalıdır. Demokrasilerde böyle bir şey yoktur. Ben kişisel olarak şiddetle karşıyım. O yüzden yapılanları da ayıp ve yakışıksız buluyorum.

Şar: Peki. Bir soru daha var: “Levent Bey’in izlediği bir Türk dizisi var mı? Varsa hangileri?”

Gültekin: Pek Türk dizisi izlemiyorum. Geçmişte Kıvanç Tatlıtuğ’un “Kuzey ve Güney” dizisini izlemiştim, çok sevmiştim. Bir de Kenan İmirzalıoğlu’nun birkaç dizini izlemiştim, ama şu anda hemen hemen hiç izlemiyorum. Evimde televizyon da yok, kullanmıyorum.

Şar: Kenan İmirzalıoğlu’nun dizisi “Ezel” miydi?

Gültekin: Herhalde “Ezel”di. Bir de “Deliyürek” vardı. 

Şar:Deliyürek” daha eski.

Gültekin: Şu anda pek dizi izlemiyorum. Bir de Haluk Bilginer’in bir-iki tane dizisini izledim, çok sevdim. Türk dizisi izlemiyorum. Televizyon hemen hemen hiç izlemiyorum. Haber ihtiyacımı tamamen internet ve bilgisayar üzerinden görüyorum. Daha çok, Netflix’te yabancı dizileri izliyorum.

Şar: Peki, bir soru daha var. Bu arada biraz önce soran kişinin ismini unutmuştum, bulamamıştım. Orkun Bey sormuş. Umarım sizin sorunuza da cevap olmuştur, o LGBT sorusu. Yine birkaç izleyicimizin sorduğu bir soru var. “Levent Bey neden Ruşen Bey ile beraber yayın yapmıyor?” diye sormuşlar.

Gültekin: Bilmem. Bunu Ruşen Bey’e sormaları lâzım.

Şar: Ama bak, böyle deyince, sanki bir mesele varmış gibi olacak. 

Gültekin: Hayır yanlış anlaşılmasın. Ruşen Bey’e sormaları lâzım derken, şunu kastettim: Medyascope’un yayın yönetmeni Ruşen Çakır. Ben bir yazar ve yorumcuyum. Ruşen beni davet ettiğinde gidiyorum, program yapıyorum. Beraber yapıyoruz, başka zaman da yapıyoruz. Davet gelmezse benim, “Haydi gel, seninle program yapıyoruz” diyebilecek bir durumum yok. Muhtemelen ben “Bir Kahve”yi yaptığım için, kendi düşüncelerimi oradan dile getirdiğim için herhalde Ruşen buna çok fazla ihtiyaç duymuyordur. Ama dediğim gibi, kurumun yapısı, Ruşen’in yoğunluğu, kendi pozisyonu, bütün bunlarla irtibatlı. Onun dışında bir negatif durum yok. Sonuçta ben aynı zamanda Medyascope’un yorumcusuyum.

Şar: Evet, Veli Bey bir soru sormuş.“Siz eskiden üyesi olduğunuz, sizin deyiminizle ‘mahallenin tarafının karşısına’ geçtiniz, şu anda muhalif mahallede yorumlar yapıyorsunuz, yazılar yazıyorsunuz. Bu konu eski mahallenizde nasıl karşılanıyor, tepkiler alıyor musunuz, dışlanıyor musunuz?” demiş. Hatta bir izleyicimiz “Tehdit alıyor musunuz? Sokakta yürürken arkamdan biri gelir diye korkuyor musunuz?” diye de aynı soruyu biraz ileri götürmüş.

Gültekin: Şimdi bir kere ben bir mahalleyi terk edip öbür mahalleye geçmedim. Burada bir yanlış anlaşılma var. Ben mahalleyi terk ettim, ama biliyorsanız kitabımda da söylediğim bir metafor var: Odadan çıktım, salonda oturacağım. Yani bütün çabam, bütün yazılarım, bütün konuşmalarım “Türkiye’de artık mahalleler yok, Türkiye var. Her birimizin kaderi ortak. Bir kere bu mahalle kültüründen uzaklaşmamız lâzım. Yaşam tarzımız farklı olabilir, inancımız farklı olabilir, giyimimiz farklı olabilir, mezhebimiz farklı olabilir, kimliğimiz yani Kürtlük, Türklük, Araplık bunlar olabilir. Ama bizim ortak bir paydamız var ki bu ülkenin evlâdıyız. Acılarımız, beklentilerimiz ortak. Ne o? Çocuklarımıza iyi eğitim istiyoruz, demokrasi, özgürlük olsun istiyoruz filan. Oradan baktığımızda da kaderimiz de ortak. O yüzden ben öteki bir mahalleye gitmedim. Ben ne CHP’li, ne HDP’li oldum, ne İYİ Parti’li oldum. Ne solcu, ne sağcı, ne Kürtçü, ne ülkücü oldum. Eskiden İslâmcı’ydım, onu bıraktım. Kendime tanımladığım “cı…” kimlik neyse, ondan kurtuldum. Başka bir yere gitmedim. Eskiden mahallemden çok tepki alıyordum. Ben çok erken başladım muhalefete; AK Parti kurulduğu günden beri başlamıştım. Ben sonradan muhalif olanlardan değilim. Başından beri hiç oy vermedim. Ama yazı yazmaya, artık dayanamadığım, burama geldiği ve içimde sözler patladığı için 2010’da başlamıştım. 2010’da “hain ve dönek” damgası yemiştim. Şu anda ortalıkta muhalif olan bütün yazarlar bana ekranlarda “Erdoğan düşmanı” diyorlardı. Ben o zaman –yazımda aynen bu cümle vardır– “Öyle bir gün gelecek ki, AK Parti’liyim demeye utanacaksınız” diye yazı yazmıştım. Onlar da bana televizyon ekranından “Bu Erdoğan düşmanlığı yüzünden böyle konuşuyor” demişlerdi. Fakat şimdi hepsi benim yanıma geldi, gördüğünüz gibi Erdoğan’ın yanında İslâmî câmiâdan kimse kalmadı. Şu anda sanırım bir mahcubiyet yaşıyorlar, ama herhangi bir hukukum yok. Ama tabanı kast ediyorsanız, gittiğim, şehir şehir dolaştığım konferanslarda kulağıma en çok eğilip benimle konuşan kim, biliyor musunuz? Benim eski mahallem dediğim o muhafazakâr çocuklar. Kulağıma eğilip şöyle derler: “Ağabey, ben de eski mahalledenim. Çok utanıyorum. Ne yapacağız, buradan nasıl çıkacağız?” Zaten Onurlu Çıkış kitabımı da daha çok onlar için yazmıştım. Ben çıktım, bu toplumun kesimiyle nasıl diyalog kurdum? Ben Alevilerle hiç konuşmuyordum, şimdi konuşunca nasıl insanlar olduğunu anladım. Benim solcularla hiç diyaloğum yoktu, onlarla tanışıp konuşunca nasıl insanlar olduğunu gördüm. Buradaki sıcaklığı, düzgünlüğü, temizliği muhafazakâr çocuklara da anlatmaya çalışıyorum ve onlara aslında “Korkmayın, gelin. Benim olduğum yer iyi bir yer. Yalnız kalmayacaksınız, burada çok güzel insanlar var” diyorum. AK Parti ile biraz duygu bağını koparan insanların, muhafazakâr mahalleden kopmamış olsalar bile bana çok kulak verdiklerini düşünüyorum. Hatta AK Parti’linin biri, genç bir çocuk vapurda yanıma geldi, “Ağabey, AK Parti’liyim. Seni çok dinliyor, izliyorum. Söylediklerinin hepsine katılıyorum, ama ben oy verecek başka bir yer bulamadığım için AK Parti’ye vermeye devam ediyorum” dedi. Şimdi böyleleri de var. Muhalif yazarlar içerisinde muhafazakâr kesime en çok ulaşanlardan biri olduğumu düşünüyorum. Onların dillerine dikkat ediyorum, çok benzer bir duygu atmosferinde büyümüşüz, onları anlayabiliyorum. O yaşam tarzı bana çok uzak değil. O çocukların yaşadığı acıları ben 10 yıl önce yaşadım. Yaşadıkları yıkımı yaşadım. Aslında bütün tecrübemi aktarıyorum, onlar da kulak veriyor, verdiklerini düşünüyorum. 

Tehdit kısmına geleyim. Çok şükür hiç tehdit almıyorum. Sosyal medyada birkaç lümpen takım var, onları ciddiye almıyorum. Çok şükür, sokakta tek bir kişiden olumsuz tepki almadım. Kim gördüyse geldi, boynuma sarıldı, dostluğunu ve kardeşliğini belirtti. Dindarı da böyleydi, dinsizi de, Alevi’si de, Kürdü de hiç fark etmez. Sokakta yürürken arkamdan endişe duyuyor muyum? Tabii ki, insanız; “Arkamdan biri gelip, kötülük yapabilir mi?” diye bazen böyle bir endişeye kapılıyorum; ama yapabilecek bir şey yok, o endişeye yenik düşmemeye çalışıyorum. Tabii ki korkum var, ama korkunun beni rehin almasına müsaade etmemeye çalışıyorum.  

Şar: Peki. Fatma Hanım sormuş, daha doğrusu yorum yapmış. “Levent Bey, gülümsemek size çok yakışıyormuş. Daha önce hiç tanık olmamıştım gülümsemenize” demiş. Bir de soru panelinde bazı izleyicilerimiz arasında galiba “Acaba Levent Bey sakalını kesse mi daha iyi, kesmese mi?” diye bir tartışma oldu. Onlara ne diyorsun?

Gültekin: Sevgili dostlarım, ben de her gün gülebilirim; ama ülkenin içinde bulunduğu durum ve bizim konuştuğumuz konular o kadar tatsız ve ciddi konular ki, gülümsemekten bazen utanıyorum, gerçekten utanıyorum. Bunu lâf olsun diye söylemiyorum. Ben mesela üç yıldır konsere de gidemiyorum. Niye biliyor musunuz? Konsere giderim, orada biri beni görür ve “Ağabey, ekranda ‘Memleket battı, çocuklar öldü, ülke elden gidiyor’ dersin. Gelmişsin burada eğleniyorsun. Utanmıyor musun?” der diye, samimi olarak söylüyorum, konserlere bile gidemiyorum. Olabildiğince mütevazı bir hayat sürüyorum. Gülmeyi çok isterim. İnşallah daha çok kahkaha attığımız, inşallah hep beraber daha çok güldüğümüz günleri hep birlikte görürüz. Şu anda gençlerin, kadınların, çocukların, ülkemizin içinde bulunduğu durumdan dolayı biraz somurtuyorum, biraz ciddi duruyorum; ama ne yapalım? Yapacak bir şey yok. İnşallah hep beraber o günlere geliriz.

Şar: Yine birkaç izleyicimiz karantina günlerinde evde vaktini nasıl geçiriyor diye sormuş. Hatta Şeyhmuz Bey de “Ne tür şarkılar dinler? Arabesk filan var mı?” diye eklemiş.

Gültekin: Yok, genelde türkü ve sanat müziği dinliyorum. O zaman buradan ilk defa bir şey söyleyeceğim. Karantina günlerinde dünya için küçük, kendim için büyük bir iyilik yaptım ve yaklaşık bir, bir buçuk aydır piyano dersi alıyorum. Birkaç parça çalmaya başladım. Ona devam edeceğim. Önümüzdeki günlerde kendime güvenim gelirse, piyano çaldığım şarkının bir videosunu da paylaşabilirim. Sistematik bir şekilde oturuyorum ve kitap okuyorum. Film izliyorum, film bulabilirsem. Bir de düşünmek iyidir: “Ne yapabiliriz, nasıl çıkabiliriz?” diye kendimce araştırıyorum, kitaplar okuyorum, kafa yoruyorum. Hayatım böyle geçiyor. Zaten çok olağanüstü hareketli bir hayatım yok. Sakinim. Eğer bir konferans, Zoom üzerinden de olsa bir görüşmem yoksa, böyle şeylerle uğraşıyorum. Dediğim gibi, sanat müziğini çok severim. Neşet Ertaş’ından Mahsuni Şerif’ine kadar Anadolu türkülerinin hepsini çok severim. Radyom var, sabah kalkar kalkmaz yaptığım ilk iş radyoyu açmaktır. Radyoda bir saat boyunca türkü havası dinlerim. Babamdan kalma bir alışkanlıktır; babam da öyle yapardı. Radyo babamın radyosuydu, getirip yaptırdım. Radyoyu mutlaka açarım. Hayata ya türküyle, ya sanat müziğiyle başlarım. Arabesk pek dinlemem. Çok nadiren denk gelirse bazı parçalar hoşuma gider. Onun dışında böyle.

Şar: Peki. Emrah Uygun “Levent Bey, cumhurbaşkanlığı adaylığınızı geri çektiğiniz için pişman oldunuz mu?” diye sormuş. Burada kısa cevap istiyorum; uyarımı tekrarlama ihtiyacı hissettim.

Gültekin: Ben pek pişman olmam. Pişman olabiliriz tabii, sonuçta insanız ama olmadım, öyle söyleyeyim. Aday olmaktan da pişman olmadım. Sadece üzüldüm. Aday olurken ne yapmaya çalıştığımın anlaşılmamış olması ve kendimi siyasete mecbur hissetmiş olmaktan dolayı bir pişmanlığım vardı. Ama çekilmiş olmaktan dolayı bir pişmanlığım yok; çünkü ben bir siyasetçi gömleği giymek istemiyordum. Hâlâ da istemiyorum.  Yazarlık kimliğimi korumak istiyorum. O adaylık devam etmiş olsaydı, muhtemelen mecburiyetten, kendimi biraz daha aktif siyasetin içinde görmek zorunda kalacaktım. O yüzden halimden memnunum.

Şar: Kahraman Bey “2010 Referandumu’nda tutumunuz neydi?” diye sormuş.

Gültekin: 2010 Referandumu’nda ben yazarlığa henüz başlamamıştım, fakat tam olarak ne olduğunu da algılayamıyordum. O dönem mahallemden de çok kopmadığım için mahalledeki yazarların, aktivistlerin, akademisyenlerin, kanaat önderlerinin söylediklerine ve diğer mahallelerden aydınların söylediklerine bakıyordum. Bir de kendi iç duyguma bakıp, hiçbir şekilde “Evet mi diyeyim, hayır mı?” diyeyim diye karar veremiyordum. Çünkü kafama bir şekilde yatmıyordu. Niye? Ben biraz toptancı bakabilirim: “Bir insan yanlış istikamete gidiyorsa, doğru iş yapamaz” diye bakıyorum. Hani “Ters istikamete giden trenin içerisinde, doğru istikamete doğru yürümenin bir anlamı yoktur” diye meşhur metaforum vardır. O nedenle “Evet mi diyeyim, hayır mı diyeyim?” diye karar veremedim. Kars’a annemi ziyarete gitmiştim. Uçağım saat 14.00’te Kars’tan kalkacak, 15.00’te burada olacaktı. Ben de “17.00’ye kadar karar vermiş olurum, yetişmiş olurum” diye düşünüyordum. Fakat uçağım 2 saat rötar yapınca İstanbul’a geç geldim ve oy kullanamadım. Bu bana yanlış karar da verebilirmişim diye Allah’ın yardımıydı demek ki. Anlayamamıştım ne olacağını.

Şar: Peki. Bununla ilgili birkaç soru var. Ahmet Altun ve Önder Bey sormuş. Neler yapılabilir demişler. Biri “Medya üzerindeki abluka nasıl kaldırılır? Tek adayla mı gidilmeli yoksa Erdoğan seçimle gitmez mi?” diye sormuş, buna bir genel cevap verirsin. Bir de, Adem Bey’in şu sorusuyla birleştirmek istiyorum: “Ülkemizin bu bataklıktan çıkmasında benim, yani toplumun, halkın ne gibi bir rolü olabilir? Ne yapabiliriz? Muhalefet partilerine mail atmaktan, onları tek ses olmaya davet etmekten başka biz ne yapabiliriz?” diye sormuş.

Gültekin: Şu anda hepimizin birinci önceliği bunu yapmak. Ben de bunu yapıyorum. Ben de istersem başka konular yazabilir, konuşabilirim; ama birinci önceliğimiz ülkemizin buradan çıkması. Sizin için de bu. İktidarı eleştirmeyi artık bırakın, bir faydası yok, onlar bizi duymuyor, zaten etki de etmiyor. Olabildiğince sesinizi kendi partilerinizi, kendi vekillerinizi, kendi siyasetçilerinizi “Niçin demokrasi cephesi kurmuyorsunuz?” diye zorlayın, önce onu başaralım. Eğer demokrasi cephesi kurulursa, o zaman her birimizin çok daha işlevsel olduğu bir sürece gireceğiz. Bambaşka bir atmosfer doğacaktır. O bambaşka atmosferin üreteceği eylemler, eylem tarzları ortaya çıkacaktır. Sesli düşünüyorum, örnek veriyorum; yapılır yapılmaz anlamında bakmayın: Mesela muhalefet diyecek ki, “Cuma akşamı mutlaka bir arkadaşınızı, bir komşunuzu, bir dostunuzu elinizde pastayla ziyaret edin. 25 dakika hal hatır sorun, muhabbet edin.” Bu kadar. Bu bile bize bir görev olarak gelecek. Ya da: “Yolda gördüğünüz birine şöyle bir yardımda bulunun.” Veyahut: “Bir komşunuzu ziyaret edin, bir şeye ihtiyacı var mı diye sorun, sonra onu belediyelere bildirin” gibi. Bize o kadar çok görev düşecek ki onların üreteceği eylem tarzıyla. O yüzden şu anda hiçbirimiz bir şey yapamıyoruz. Dediğiniz gibi, ben sadece yazıyor ve konuşuyorum. Benim gibi yazma ve konuşma imkânı olmayan insanların yapabileceği pek bir şey yok. Benim asıl üzüntüm o. Türkiye’de “Bir şey yapalım” diyen, fakat yapacağı ortamı bulamayan, ne yapacağını bilmeyen milyonlarca insan var. Eğer bu “Finlandiya Modeli” dediğimiz demokrasi cephesi kurulursa, ben elimi taşın altına koymak istiyorum, o her kesimden milyonlarca insanın o enerjisi işin içine katılmış olacak ki, oradan çıkacak sinerji başka bir atmosfer yaratır diye düşünüyorum. Vazgeçmeyin. Kendi partilerinize, kendi siyasetçilerinize milyon kere de olsa mutlaka söyleyin. O çoğaldıkça, o siyasetçiler “Tabanımızda tedirginlik var” diye bir paniğe kapılacaklar.

Şar: Emrah Bey sorusunu sorduğum için teşekkür etmiş. “Edgar Şar’a Sorun’’ yayını olursa size de soru soracağım” demiş. Emrah Bey’e şunu söyleyeyim: Ben bir 20 yıl daha mail’le cevap veririm. Belki 20 yıl sonra biri çıkar, “Edgar Şar’a Sorun” programı yapmak ister.

Gültekin: Bence yapın, güzel olur.

Şar: Devam edelim. Adem Bey sormuş. “Arkanızdaki tüm kitapları okudunuz mu?” demiş.

Gültekin: Beklediğim soru. Sevgili dostlar kütüphanelerde arkadaki bütün kitaplar okunmuyor. Şöyle düşünün, kitap aldığımızda şöyle bir bakıyorsunuz, ismine, yazarına ve konusuna bakıyorsunuz ve kitap siparişi veriyorsunuz. Sonra alıp karıştırıyorsunuz, sizi saran kitabı sonuna kadar okuyorsunuz, sizi sarmayan ve ilginizi çekmeyen kitabı bir kenara bırakıyorsunuz. Zaten 10 tane iyi kitaba ulaşmak için 100 tane kitabı karıştırmanız gerekiyor. Sizi saracak, sizin ilginizi çekecek, konusu, üslûbu, romansa karakterleri, siyaset bilimi veyahut felsefe ise sizin düzeyiniz, seviyeniz… Diyelim sizin seviyeniz 3’tür, ama bir felsefe kitabı aldınız ve 5 çıktı. Onu mecburen vakti geldiğinde belki okuyacaksınız diye bir tarafa koyuyorsunuz. O yüzden arkada kitapların her biri mutlaka elimden geçmiştir, zaten karıştırmadan ve görmeden alıp oraya koymuyorum, öyle bir şeyim yok. Kitapları vitrine koyayım diye almıyorum. 20 tane kitap siparişi veriyorum, şöyle bir karıştırmaya başlıyorum, ilk 10-15 sayfayı okuyorum. O kitap beni sarıyorsa devam ediyorum, sarmıyorsa kenara bırakıyorum. Ama herhalde yüzde 40-50’sini okumuşumdur diye düşünüyorum. 

Şar: Peki, bir izleyicimiz “Sorularımı neden sormuyorsunuz?” demiş. Soruları sormaya çalışıyoruz ama biliyorsunuz, en baştan bir ilkemiz vardı, ki ben ondan zaman zaman mümkün olduğunca taviz de verdim. Lütfen isminizi yazın, en azından kimin sorduğunu bilelim. Böyle takma isimli soruları pek tercih etmiyoruz. O bakımdan bu izleyicimize de bunu iletmiş olayım. Şimdi senin çok sıkı takipçilerinden arkadaşım Sefa mesaj atmış, ona yine hafif bir torpil geçeyim. “Çok güzel yayın oluyor. Levent Ağabey’in şu salon düşüncesini bir türlü hayata geçiremedik” demiş.

Gültekin: Aslında bu Finlandiya Modeli, salonun ete kemiğe bürünmüş hali. Eğer partiler bir hareket kurup onun etrafında birleşirlerse, bence salon orası olacak ve göreceksiniz; Kürdü, Alevi’si, Sünni’si, dindarı, herkes o salonda buluşacaklar. Bir anda, bir mahallenin parçası olmaktan çıkıp, kendimizi o hareketin parçası olarak göreceğiz ve o hareket de aslında Türkiye olacak.

Şar: Peki. Hüseyin Bey “Amerika’daki olaylar ve öldürülen siyahî vatandaş George Floyd olayı hakkında ne düşünüyorsunuz?” diye sormuş.

Gültekin: Şöyle söyleyeyim, Ben Finlandiya Modeli’ni bulduğum kitabı okurken şunu fark ettim: Amerika’da inanılmaz bir kutuplaşma var. Amerika’da, kendini Amerika’nın sahibi gören “Beyaz Amerikalılar” dedikleri bir kesim var. Beyazlığı yalnızca ten olarak almayın, bir şekilde kendini Amerika’nın sahibi görüyor ve onun dışında kalanları da “öteki” ve “mülteci” olarak, yani dışarıdan gelmiş, ülkeye sahip çıkmaya çalışan gruplar olarak görüyorlar. Bunun politikada giderek daha çok yer ettiğini görüyoruz. Bunlar Obama’ya karşı örgütlenmişler. Çay partileri düzenlemeye başlamışlar, sonra o çay partilerinden senatörler seçilmeye ve parlamentoya gitmeye başlamış. Böyle tuhaf bir radikal grup ve onların yaydığı bir ırkçılık ve karşıtlık var. Bunu Trump da besliyor, Trump da oradan besleniyor. Şu anda Amerika seçim sürecinde olduğu için, siyaset de Amerika’nın sahibi diyebileceğimiz o beyazları daha konsolide etmek adına, bu karşıtlığı, ırkçılığı ve yabancı düşmanlığını daha da fazla körüklüyor. Ayıp bir şey, hatta utanç verici. Güya dünyanın en gelişmiş ülkelerinden biri. 

Bir şey söyleyeceğim size, bizim toplum için kusur bulanlara: Eğitim düzeyimiz, ekonomik durumumuz göz önüne aldığında biz toplum olarak iyi durumdayız. O kadar ırkçılık ve ayrımcılık bizde yok. Gerçekten yok. Oradaki çok fazla. Bizde de var, ama bizde ne yazık ki, daha çok devlet kontrolünde olan, devletin, siyasetin saçtığı bir zehir. Orada ise, insanlarda düşüncesel olarak kalıcı hâle gelmiş. Ben 100-200’den fazla merkezde konferans verdim. Türkiye’nin hemen hemen bütün illerine ve birçok ilçesine gitmiş bir yazar olarak söylüyorum: Ben o kadar ayrımcılık görmüyorum Alevi’si Sünni’si arasında… O toplumda yok. Bizdeki bütün ayrımcılık siyasette. Amerika için endişeliyim. Amerika için değil, oradan çıkabilecek otoriterliği besleyecek bu rüzgârın bütün dünyayı etkisi altına almasından korkuyorum. Bizdeki otoriterliği, bizdeki milliyetçiliği, ayrımcılığı da kendince meşrulaştıracak diye korkuyorum. Umut ediyorum ki, bir an önce normale dönerler. 

Şar: Emre Bey sormuş: “Cem Toker ve Liberal Demokrat Parti hakkında ne düşünüyorsunuz?” 

Gültekin: Olumsuz bir düşüncem yok, birçok görüşlerini destekliyorum, katılıyorum. Üslûp farkımız olabilir, yöntem farkımız olabilir, yaklaşım farkımız olabilir, ama henüz bir varlık gösteremiyorlar. Bence, yeterli, toplumla bağ kurabilecek o üslûbu geliştirememek… Şöyle düşün: Söylediğiniz her şey çok doğru olabilir; ama onu nasıl anlattığınız, o üslûbu nasıl kurduğunuz, sizin o doğrunuzun topluma ulaşmasındaki en belirgin şeylerden biridir. Üslûbu biraz dile benzetirim. Yani şöyle: Obama çok iyi bir siyasetçi, Türkiye’de seçimlere giriyor ama derdini anlatacak kadar Türkçe bilmiyor. Ben üslûp farklılığını da öyle görüyorum. Mesela Cumhuriyet Halk Partisi’nin dindarlarla konuşmayı öğrenmesi gerekiyordu geçmişte, bilmiyordu. Veya dindar bir siyasetçi, Alevilerle konuşmayı bilmiyor. Böyle bir üslûp sorunu. Toplumun bütünüyle konuşacak bir üslûp ayarlaması yapabilirlerse, bir mesafe katedebilirler diye düşünüyorum. 

Şar: Hazır dil konusuna gelmişken, Adem Bey “Levent Bey yabancı dil biliyor mu?’’ diye sormuş. 

Gültekin: İngilizceyi tamamlamaya çalışıyorum, okuyorum, sohbet de ediyorum; ama çok olağanüstü tartışmalar yapacak kadar da değilim. Makale okuyorum, ikili veya üçlü, dörtlü sohbetler de yapıyorum. Şu anda karantinada ona da çok ağırlık verdim; hemen hemen her gün bir saat, yurtdışından yabancı hocadan İngilizce dersi de alıyorum, her gün bir saate yakın pratik yapıyorum, unutmayayım diye. Her gün ilerliyor, umut ediyorum ki ilerletirim. Ben biraz geç başladım bunlara. Hayatın imkânsızlığıyla, ben Kars’ta büyüdüğüm için yoktu, Şimdi geç yaşta da ilerletmek epeyce bir zor ve meşakkatli oluyor. 

Şar: “Zor oluyor” dedin ya, motivasyon olsun diye gördüğüm bir mesajı aradım. Yasin Bey demiş ki: “Levent Bey, her şey için çok teşekkürler. Fikirlerinizi açıkça anlatıyorsunuz, takipçiniziz, her zaman sağ olun” demiş. 

Gültekin: Çok teşekkür ederim ben de. 

Şar: İletmiş olayım. Diyadin Fırat demiş ki: “Tayyip Erdoğan ile en son ne zaman görüştünüz ve ne konuda görüştünüz?” 

Gültekin: Tayyip Bey ile görüşmem, yasaklıyken, yüz yüze evinde olmuştu. Ben Yeni Şafak’ta genel müdürdüm, istifa etmiştim, gittim durumu anlattım, niye istifa ettiğimi, yüz yüze konuşmam budur. Telefonla son görüşmem, askere giderken aramıştım: “Ağabey askere gidiyorum var mı bir isteğin?” diye. O zaman yakın bir hukukumuz vardı. O da “Yok, git gel beraber gazetecilik yapacağız” demişti. Onun dışında yüz yüze hiç bir görüşmem olmadı, sadece bir dönem, dolaylı yoldan. Ben zaten AK Parti kurulurken muhalefete başladığım için, yani, o tarzı, üslûbu, yöntemi benimsemediğim için muhalefete başladığımdan dolayı, kurulduktan hemen sonra benim bağım koptu. İlk 5, 7 yıl, Tayyip Erdoğan bana “Levent çok İslâmcı, onunla hiç bir şekilde bir araya gelemeyiz” diye 2007’ye kadar haber gönderiyordu. 2007’den sonra ben tamamen demokratlığa doğru evrilmeye başladığımda, o İslâmcılığa doğru evrildi, bu sefer de ben çok demokrat olarak kaldım onun yanında. Ama uzun zamandır bir diyaloğum yok, görüşmüşlüğüm de yok. 

Şar: Fazlı Çayırgan sormuş: “Bugünkü iktidar kaybedince, yaptıkları haksızlıklar ve yolsuzluklar yüzünden yargılanır mı? Yargılanırsa ona körü körüne oy veren kesim, inandığı için, onların psikolojisi nasıl düzeltilebilir?” 

Gültekin: Bence Türkiye’nin en büyük sorunlarından biri bu: Toplumsal travma toplumun bütün kesimlerinde var, sadece onlarda değil. Diyelim ki, Kürtler’de ayrı bir travma var; Alevi kesim dışlanmışlık nedeniyle ayrı bir travma içinde; muhafazakâr kesim şu anda geçmişteki travmasını öfkeyle başkasını ezerek gidermeye çalışıyor, ama o yeni bir travma yaratıyor. Tayyip Erdoğan’ın yargılanıp yargılanmayacağı ve nasıl gideceği; Türkiye’nin ondan sonra nasıl bir demokratik yapıya kavuşup kavuşmayacağı ile ilgili bir durum. Eğer gerçekten, ortak bir demokratik yapı kurulursa, “salon” dediğimiz şey gerçekleşir, o birliktelik iktidara yansırsa: AK Parti’ye oy vermiş insanların, o duygusunu tamir etmek de kolaylaşır; o zaman bağımsız bir yargı kurmak da kolaylaşır, gerçekten bağımsız ve tarafsız bir yargı kurmak da kolaylaşır, muhtemelen öyle bir yargı kurulduğunda, ister istemez geçmişin hesabını vermek zorunda kalırlar. Ama bu, “Biz ve onlar” ayrımına dönüşürse, “Bu sefer de filanlar iktidara geldi” deyip, AK Partililer dışlanırsa –kolay kolay olmaz o–, bir çatışmaya bile dönüşebilir. O yüzden Erdoğan’ın gidiş şekli, yerine kimin geleceği şekli, bu sorduğunuz sorunun cevabını belirleyecek. 

Şar: Oktay Bey, bu “salon” metaforu üzerinden şunu soruyor: “Bu ‘salon’un lideri kim olacak?” 

Gültekin: Ben henüz onu bilmiyorum. Partiler üstü, toplumun bütün kesimleriyle konuşabilecek, dirâyetli, kararlı ve bence şimdiden yaratılması gerektiği kanaatindeyim, lider öyle bir günde çıkmıyor. Örnek veriyorum: Ahmet ise, Mehmet ise, Ayşe ise, Zeynep ise; onu bugün, partilerin kendi akıllarında çok ilan etmeden pişirmeleri, yavaş yavaş el üstünde dikkat çekerek, o insanı partiler üstü konuma oturtmaları gerektiği kanaatindeyim. Öbür türlü, seçime 50 gün kala bir liderin çıkarılamayacağını ve bulunamayacağını düşünüyorum. 

Şar: Oktay Bey yine sormuş: “Siyasî olarak itiraf edebileceği bir pişmanlığı var mı?” 

Gültekin: Ben itiraflarımı yaptım, Onurlu Çıkış baştan sona kadar özürle geçiyor: “Keşke şöyle düşünmeseydim, böyle düşündüğüm için çok mahcubum, böyle yaptığım için özür diliyorum” diye baştan sona kadar özürle geçiyor benim Onurlu Çıkış kitabım. Türkiye’de kaç kişi yaptı bunu bilmiyorum? Ne AK Parti’ye oy vermişliğim var, ne Türkiye’nin geçmiş yıllarda yıkımında ortaklığım var, ne de bunda. Ama buna rağmen, geçmişte ideolojik, mesela Atatürk ile ilgili olumsuz düşünüyordum: “Yanlıştı, fark etmedim, tanımamışım, özür diliyorum” diye yazılarım var. Veya “Cumhuriyet felsefesinin kıymetini anlamamışım, keşke daha erken yaşta anlasaydım” diye bundan dolayı itiraf etmişim, özür dilemişim. o yüzden Onurlu Çıkış baştan sona kadar özür, mahcubiyet, pişmanlık ve yeni durumun ilanı. 

Şar: Bu arada hemen şunu söyleyeyim: Onurlu Çıkış kitabından bahsetti ya Levent Ağabey, işte kitap burada, onu göstereyim size. Bendeki versiyonu 13. baskısı, 2017’de yapılmış. Daha sonra baskı yaptı mı, nedir durum? 

Gültekin: Şu anda 16. baskı bitti, 17. baskıyı yapacaklar muhtemelen,. 

Şar: O zaman herkese tavsiye ederiz kitabı. Bu kitapta, Levent Gültekin’e soracağınız birçok soru olabilir, cevaplarıyla birlikte bulabilirsiniz diye düşünüyorum. 

Gültekin: Evet cevap da var orada 

Şar: Mehmet Gül “Levent Bey hangi takımı tutuyor?” diye sormuş.

Gültekin: Benim taraftarlık yanım yok herhalde; zihnimde, beynimde, kalbimde; takım tutamıyorum, öyle bir sorunum var. Ben takım tutamıyorum, parti tutamıyorum, gerçekten diyorum, bir şahıs tutamıyorum. Mesela bana “En sevdiğin yemek nedir?” diye sorsanız, bunu söyleyemem, çünkü bilmiyorum; “en”i öne çıkaramıyorum. Binlerce film izlemişimdir, bana “En sevdiğin film ne?” desen kararsızlığa düşüyorum. O yüzden benim “en” duygum yok, taraftarlık duygum yok. Çok niyetlendim “Bir takım tutayım, bari oranın parçası olayım” diye. Bir yerin parçası olmayı çok istiyorum meselâ, bende o eksik. İnsan bazen kendini çok yalnız hissediyor, “Bari bir takım tutsam da o takımın taraftarlarıyla bir duygu birliği kursam” diye, sonra unutuyorum. Bir ara niyetlendim Galatasaray’ı tutayım diye, bir hafta geçti unuttum. Sonra bir ara niyetlendim Beşiktaşlı olayım diye, on gün geçiyor unutuyorum. O yüzden bir takım tutmuyorum. 

Şar: Fatma Hanım “Çok özel olur mu bilemedim ama Levent Bey’in geliri nedir?” diye sormuş. 

Gültekin: 2015 yılında bu iktidara çalışamayacağımı kavradım, fark ettim, beni artık çalıştırmayacaklar. Ben de gidip “Bana iş verir misiniz, ekmek verir misiniz?” diye ricada bulunmayacağım: Bir de mahallemi terk etmiş olmamdan dolayı, “Acaba bu niye sattı geldi buraya?” diye mahalleler de bana mesafeliydi: Bunu fark ettiğimde kendi geçmiş bütün birikimlerimi derledim toparladım ve hayatımı ona göre kurdum. Oradan gelen bir gayrimenkul aldım, gayrimenkulden gelen kira geliri, hem evimin kirasını ödüyor, hem de beni geçindiriyor. Çok şükür mütevazı bir hayatım var, çok yüksek bir beklentim de yok. Ben 20 yıl boyunca medyada üst düzey yöneticilik yaptım; genel müdürlük yaptım, icra kurulu başkanlığı yaptım. Oradan elde etmiş olduğum birikimleri bugüne göre ayarladım, ufak tefek bir şekilde hayatımı sürdürüyorum. Kimseye muhtaç olmayacak o düzeni kurmak için uğraştım ve başardım, çok şükür devam ediyorum. 

Şar: Abdullah Dağlıoğlu sormuş yine; senin tarif ettiğin örnek bir siyasetçi tipi var diyelim ya da “Bugünkü Türkiye’de insanlar şöyle olmalı” gibi ideal tipten bahsediyorsun: “Acaba kendi yetiştirdiği biri var mı? Ya da yazar olur, siyasetçi olur, tavsiye edeceği biri?’’ demiş.

Gültekin: Ben daha çok gencim nasıl yetiştireyim ki? Beni duayen kısmına atmayın, daha 50 yaşımdayım. Öyle yetiştirdiğim biri yok, ama çok beğendiğim, irtibat halinde olduğum gençler var, bunlardan biri de Edgar Şar’ın kendisi zaten. Hem fikirlerini çok severim, beğeniyorum, hem çalışmalarını çok beğeniyorum. Siyasetçilerde de, tabii ki beğendiğim isimler var, ama şimdi bir isim vererek başkalarının gönlünü üzmek istemem. Ben şuna dikkat etmenizi isterim: Benim için bir insanda karakter çok önemlidir, görüşten daha önemlidir. Görüşler öyle olur böyle olur, çok önemli değil. Ama karakter; dürüstlük, namuslu olmak, âdil olmak, hakkaniyetli olmak, bunlar karakterin özellikleridir. Ben önce ona bakarım. Böyle bir insan olduğunda mesela, geriye kalan bütün şeylerini tolere edebilirim diye bakıyorum. Gençler arasında çok iyi insanlar olduğunu görüyorum. Kadınlar, genç kızlarımız arasında çok var, erkeklerde de var. Siyasette tek tük olsa da… Ne yazık ki siyasette şöyle bir sorunumuz var: Mevcut siyaset yapısı bozuk olduğu için, giren siyasetçiler o kabın şeklini alıyorlar. O yüzden “Şu da doğru yapıyor” diyebileceğim bir isim pek kalmıyor. Mesela ben Mansur Bey’i daha aday olmadan tek destekleyen, aday yapılmasını savunanlardan biriydim Türkiye’deki medya dünyasında. Herkes, “Bu eski ülkücü” derdi, ben de “Bu çok düzgün bir adam, dürüst bir adam, namuslu bir adam; aday yapılması lâzım; kazanır, yapmayın, etmeyin” dedim; duruyor Medyascope yayınlarımda, duruyor. Şimdi bakıyorum herkes beğeniyor. Çünkü ben Mansur Bey’in görüşünden daha çok, karakterine bakmıştım. Dürüst bir adam tamam, benim için dürüstlük, her şeyden daha çok kıymetlidir. Yani solcu olur, dürüst olsun. Alevidir ama dürüst olsun. Sağcıdır ama dürüst olsun. İslâmcıdır ama dürüst olsun, adil olsun, dürüst olsun, geriye kalan her şeyi konuşabiliriz, her şeyi tartışabiliriz. Âdil ve dürüst bir insanla, hangi görüşten olursa olsun, mutlaka bir yerde anlaşırız, uyuşuruz diye bakıyorum. Ve isim verebilecek durumda değilim. Yetiştirdiğim kimse yok, ama irtibat halinde olduğum, konuştuğum, beraber konuştuğum, dertleştiğim gençler, arkadaşlar var. Onlar, umut ediyorum ki ileride sizin önünüze çıkabilirler. 

Şar: Fatma Hanım “Demirtaş, ne zaman özgürlüğüne kavuşur?” diye sormuş. Ve bağlantılı bir soru da Mehmet Ali Bey sormuş: “HDP üst yönetiminin PKK’yı dışlamaması hatta göz yumması hakkında ne düşünüyor? İkiyüzlülük var mı burada?” 

Gültekin: Selahattin Demirtaş’ın ne zaman bırakılacağını bilmiyorum, ama Selahattin Demirtaş ile ilgili şöyle bir şey söyleyebilirim: Ne yazık ki Türkiye’de “Ben yanlış yaptım. Şu da bizim hatamız, bizim kusurumuz” diyen tek siyasetçidir Demirtaş. Ve yeni jenerasyonu temsil edebilecek en iyi siyasetçilerden biri. Babacan için de öyle söyleyebilirim, ama Selahattin Demirtaş daha iyi, siyasetçi kumaşı olarak baktığımda Demirtaş’ı iyi buluyorum. Ama ne zaman bırakılacağını bilmiyorum. HDP’nin PKK ile ilişki kesme kısmına bence çok yanlış bakılıyor. HDP PKK ile ilişkisini kesemez, kesmemeli de zaten. Ben hep kesmemesi gerektiğini savunanlardanım. İstese de kesemez zaten. Şöyle düşünün: Bir ailenin 4 çocuğu var, biri dağa gitmiş, sorun var ortada. Biz doğru buluruz, bulmayız; şiddete bulaşmasını ben yanlış buluyorum. Şiddetin her türlüsüne karşıyım. PKK’ya karşıyım, çocukların oraya katılmasına karşıyım. Ama bundan bağımsız söylüyorum: Sonuçta bazı insanlar gitmişler dağa; bizim çocuklarımız gitmişler; bu ülkenin evlâdı. Aynı ailenin başka bir evlâdı, bu sorun çözülsün, kardeşleri dağda ölmesin diye siyaset yapıyor. Aynı ailenin bir evlâdı siyaset yapıp sorunu çözmeye çalışırken, başka bir evlâdın hayatını, kendi kardeşinin hayatını kurtarmaya çalışırken, sen bu evlâda şöyle diyorsun: “O örgütle bağını kes, yani kardeşinle bağını kes ve terörist de!” Bu doğru bir şey değil. Mesela AK Parti’ye, “Din ile ilişkini kes!” demek gibi bir şeydir bu. Ne demek, nasıl kesecek ki? Adamlar dindar, namaz kılıyorlar, oruç tutuyorlar, anlatabiliyor muyum? Veya CHP’ye “Atatürk ile ilişkini kes” demek gibi bir şeydir. Ama olmaz ki, bütün kurgusu, o felsefenin üzerine kurulmuş. HDP’nin PKK ile ilişkisi, PKK’yı onaylıyor anlamına gelmez. Tam da “Biz siyaset yapalım, varlığımızı koruyalım, bu sorunu çözelim ki artık çocuklarımız dağa gitmesin” çabasıdır. Yani siyasetin şiddete baskın gelmesi, önünü almasıdır. Üslûp yanlışları var, bunu doğru kurgulayamamaları var, şiddete karşı olduklarını açık bir şekilde ortaya koyamamaları var, bütün bunlar kusur. Ama o bağın yanlış değerlendirildiğini ve hatta Türkiye’nin lehine kullanılabileceğini düşünüyorum; ama devlet sorunu çözmek istemediği için, bunu kullanmadı. Düşünsenize, PKK ile ilişkisi olan bir siyasetçi var. Örnek veriyorum: Selahattin Demirtaş’ın kardeşi Kandil’de. Senin gerçekten derdin Kandil’i bitirmekse, gerçekten terörü bitirmekse, Selahattin ile iş tutarsın, kardeşini ikna etmeyi ona bırakırsın. Ama ikna etmeyi değil, öldürmeyi, yok etmeyi düşündükleri için bitmiyor, sonu da gelmiyor; o yüzden HDP’yi ortadan kaldırmaya çalışıyorlar. Bence HDP’nin varlığı, Türkiye için bir şanstır, HDP her ne kadar bunu yeterince kullanamıyor olsa da…. 

Şar: Hakan Yıldırım “Bomboş bir adam mısın Levent Ağabey?” diye ilginç bir şey demiş. Hakan Bey’e şunu söyleyeyim: Varsa bir eleştiriniz söyleyin, bomboştan kastınız nedir? İleteceğiz tabii, biz burada her türlü soruyu soruyoruz. Ama “Bomboş bir adam mısın Levent Ağabey?” demiş, ne diyorsun ağabey? Buna bir cevap ver madem. 

Gültekin: Dolu olmadığımı söyleyebilirim. Hiçbir zaman “Ben aydınım, yazarım, kanaat önderiyim” iddiasında bulunmadım. Her zaman söylerim: Ortak evimiz yanarken, kendimi itfaiyeci olarak hissediyorum; o itfaiyeci olarak elimden ne geliyorsa onu söylüyorum; okuyorum, okuduğumu size aktarıyorum; düşünüyorum, ürettiğim üzerinden kanaat geliştiriyorum; çok böyle olağanüstü âlimliğim, ulemalığım, entelektüel birikimim, böyle bir iddiam hiçbir zaman olmadı. “Boş”luk kısmı, karşımızdaki nasıl görüyorsa onunla irtibatlı bir şeydir. Sözlerimizin ne kadar ağırlığı varsa onlar karar verirler, onlar ölçebilirler. Bu konuda bir iddiam yok. Ortaya hiç “Entelektüel birikim olarak kalem sallıyorum” diye çıkmadım. Kimseye “Akıl veriyorum” diye de çıkmadım. Başından beri, yazarlığa ilk başladığımda da “Ben yazıları kendime yazıyorum. Kendi insanlığıma, kendimi insan kılmak için” diye söylemiştim. Çünkü o yazdığım her yazı, söylediğim her cümle beni bağlıyor. Yarın bana, “Sen böyle demiştin” diyebilirsiniz diye o yazılara uygun yaşamaya, davranmaya çalışıyorum. Kimseyle bir yarış içinde değilim, kimseye üstünlük taslamak gibi bir derdim yok, kimseye liderlik, kanaat önderliği yapmak gibi bir derdim yok. Kendi halimde, hayatımda okuyorum, yazıyorum, çiziyorum. Ne kadar doluyum ne kadar boşum, buna, izleyenlerim, dinleyenlerim kendileri karar versinler. “Boş” görenlerin, bence takip etmemesi gerekiyor. Ondan da alınmam, ben zaten “boş” gördüğüm insanları takip etmiyorum hiç. Dinlemiyorum da izlemiyorum da. Kıymet verdiğim insanları dinliyorum, izliyorum. Siz de öyle yaparsanız sevinirim. 

Şar: Adem Bey “Alışılmışın dışında konuşma cesareti gösteriyorsunuz, çok güzel bir şey bu” demiş. Sana bu yorumu ileteyim dedim. 

Gültekin: Bir cümle ekleyeyim bununla ilgili. Ben inanmadığım hiçbir şeyi, çok şükür bugüne kadar söylemedim, söylemiyorum, inanıyorsam –yanlış olabilir, ama inanıyorsam– inanıyorumdur. İki: Benim Türkiye dışında hiçbir “kırmızı çizgim” yok: Şu mahalleyi, şu siyasetçiyi, şu partiyi koruyayım diye tek bir derdim yok. Tek “kırmızı çizgim” var: Türkiye’dir. Türkiye’den de bir bütün olarak anlıyorum; Alevisi, Kürdü, dindarı, Atatürkçüsü, solcusu, sağcısı, Ermenisi, Yahudisi… Türkiye’yi bir bütün olarak görüyorum. O yüzden Türkiye’nin lehine olan her şeyi, kendi lehime görüyorum. Türkiye’nin aleyhine olan her şeyi, kendi aleyhime görüyorum. İnanmadığım tek bir sözü de söylemiyorum. Çok şükür, bugüne kadar hiç mecbur kalmadım buna. 

Şar: Cem Bey sormuş: “1980’li yıllarda, HDP gibi bir parti kurulmuş olsaydı veya kurulmasına izin verilseydi, bugün terör sorunu olur muydu?” demiş. Ve yine biraz önce söylediğin gibi, kimliklerle ilgili olduğu için bu soruyu birleştireyim, Hüseyin Bey sormuş: “Alevi örgütlenmesinin geleceği hakkında ne düşünüyorsunuz? Devlet işlediği suçlar nedeniyle özür diler mi? Eşit yurttaşlık için Alevilerin hakları teslim edilir mi?” 

Gültekin: Birinci soru neydi orayı kaçırdım? 

Şar:HDP gibi bir parti 1980’li yıllarda kurulmasına izin verilseydi…” 

Gültekin: Tamam. Tabii ki evet. Devlet, Kürt sorununu bitirmek istiyor olsaydı, üç günde bitirirdi. Bugün de karar verse, üç günde bitirir. Size ne kadar “Ya bu çok çetrefilli, tarihsel sorun” diyorlarsa, inanın ki yalan söylüyorlar; sadece içinden çıkılmaz hale getirmek için. Kürt sorunu dediğimiz ne ki? Üç günlük iş. Bir kere önce kafamı, kendi iç dünyamı, kafamı değiştireceğim ülke yöneticisi olarak. İki: O insanları, bu ülkenin sahibi, vatandaşı, evladı göreceğim; taleplerini karşılayacağım. Bu kadar. Dönüp PKK ile de silah bırakmayı konuşacağım; PKK zaten silah bırakmayı istiyordu. Devlet bence bıraktırmak istemediği için olmadı. Devlet PKK’yı, kullanılabilir örgüt olarak görüyor: Toplumu korkutmak, manipüle etmek için; Seçimlerde görüyorsunuz, kullanıyorlar zaten: Devletin bir stepnesi gibi duruyor orada PKK. Eğer siyaseti güçlendirmiş olsaydı, HDP geleneğine baştan beri kapatmamış olsaydı, Kürt sorunu 500 sefer çözülürdü. Kürt sorununun çözülmesini isteyen bir devlet olsaydı, siyaseti güçlendirirdi. Biraz önce söyledim: Bileşik kaplar gibi burası. Siyaset yükselirse burası azalacak, burası yükselirse siyaset azalacak. Bir devlet düşünün ki: Siyaseti yok etmeye çalışıyor, burası yükselsin diye. O yüzden de 1980’li yıllardan itibaren, siyasetin önü açılmış olsaydı; biz bu kadar evlâdımızı, toprağa vermemiş olurduk. Diğer soru neydi Edgar? 

Şar: Diğer soru, Alevi örgütlenmesinin gerekliliği ile ilgili. 

Gültekin: Aleviler ile ilgili yanlış bir şey var, bunu yayınımızda da söylemiştim: Alevi denildiğinde, zannediyorlar ki tek sorun cemevi. Alevilerin “Cemevi” diye bir sorunu yok. Bu sadece siyasetin istismarıdır. Aleviler zaten cemevlerini açıyorlar; devlet tanısın diye bir talepleri de yok. Ben birçok cemevine gidiyorum. Alevilerin en temel sorunu: Bu ülkede ayrımcılığa uğramalarıdır. Yani 81 ilden bir tane vali Alevi değil; binlerce kaymakamdan kaç tanesi Alevi belli değil, belki yok. Bürokraside bir tane Alevi yok, Emniyet’te bir tane Alevi yok. Devlet, Aleviliği ötekileştirici bir değer olarak görüyor. Alevilik sorununu çözmek demek, “devlette ortak vatandaş” olması demektir; hakkını, hukukunu eşit şekilde alabiliyor olması demektir; bürokraside istediği yere gelebiliyor olması demektir. Bunu sağlamanın yolu: Gerçek bir demokrasiden, gerçek bir eşitlikten, gerçek bir özgürlükten geçer. Alevi sorununu cemevine bağlamak, Aleviler’e büyük kötülüktür. Aleviler’in de kendi içlerinde örgütlenme işine gitmemeleri gerekiyor. Bu, Aleviler için kötülüktür. Çünkü sayı olarak baktığımızda, azınlıkların kendi aralarındaki gruplaşmaları onları daha da fazla “azınlık” haline getirir. Aleviler’in, çoğulculuğun içinde, çoğunluğu ile beraber, ortak değerleri üreten, onların bir parçası olan gruplar olması lâzım. Kendi aralarında değil, benim gibi insanlarla diyalog, ittifak halinde olmaları gerekir. Çünkü ben onların eşitliğini savunuyorum; özgürlüğünü, bu ülkede insan gibi yaşamalarını savunuyorum. Kendi içlerinde örgütlendikleri zaman, öteki de kendi içinde örgütleniyor. Bu sefer iş, kabile, gruplar mücadelesine dönüşüyor, büyük olan kazanıyor. Burada büyük olanın değil, herkesin kazandığı, eşit, özgür olduğu bir ülke yapmaya çalışmamız lâzım. Mahallelerimizi terk etme duygumuz, Aleviler için de geçerli. Mahalleleri terk etmeleri gerekiyor. Cemevinde tabii ki ibadetini yapabilir; ama ortaklığını sadece Aleviler’le değil, bu ülkenin demokratları ile kurmaları gerekiyor. Dindar olsun, başörtülü olsun, inançsız olsun… Onlarla bir birliktelik, onlarla örgütlenme yapmaları gerektiği kanaatindeyim. 

Şar: Peki. İsmini değil de soyadını görüyorum, Sayın Bayrı söylemiş: biraz önceki o doluluk boşluk muhabbetine referans vererek söylüyor bunu: “Hem de çok dolu bir adamsınız ama tevazu sahibi olacak kadar da bir beyefendisiniz. Her hitabınızı izlemeye gayret ediyorum, teşekkürler” demiş. 

Gültekin: Çok teşekkür ederim. 

Şar: İki soru var KHK’larla ilgili. Birini Emine Çelebi sormuş: “KHK’lılar hakkında ne düşünüyorsunuz?”. Bir de Fatma Hanım sormuş: “Ben KHK mağduruyum. Zorunlu ev hanımı oldum. Sizi sosyal medyadan tanıdım. Onurlu Çıkış kitabını imzalı olarak kendisinden istesem, gönderir mi?” demiş. 

Gültekin: Önce KHK’larla ilgili şöyle bir şey söyleyeyim: Bunu bir gurur kaynağı olarak söylüyorum: Türkiye’de KHK’larla ilgili ilk yazıyı yazan yazar benim. Açın, buyrun bakın, benim yazım duruyor, ilk yazıyı. Ondan sonra başkaları konuşmaya başladılar. O da muhtemelen, daha KHK’ların çıktığının hemen bir hafta yahut on gün sonrası yazı yazdım. Büyük bir mağduriyet, büyük bir hukuksuzluk, büyük bir vicdansızlık olduğu kanaatindeyim. Cemaat’in, FETÖ’nün yaptığı yanlışlar, garip gurebâya, o cemaatin masum, günahsız tabanına ödetiliyor. Devlet, kasten, göz yumarak bütün elebaşlarının yurtdışına kaçmasına müsaade ettiği bir cemaatin, mazlum, gariban, en alt tabakasındaki taraftarlarına hayatı zehir ediyor; bir soykırım gibi davranıyorlar. Büyük bir haksızlık olarak görüyorum, bunu her ortamda söyledim, söylemeye devam ediyorum, hiç çekinmedim hatta ilk günden. Fatma Hanım’a söyleyeceğim şöyle bir şey var: Kitap gönderme sorunum yok. Bir kitabı göndermek tabii ki sorun değil; ama onu kargoya vermek, onunla uğraşmak… Yardımcım yok, asistanım yok, sekreterim yok, kimsem yok. Benim için biraz sorun oluyor. Yoksa tabii ki gönderebilirim, mesele bir kitap meselesi değil. Siz bir şekilde internetten alırsanız, belki bir yerde karşılaşırız ve o zaman imzalayabilirim. “Bize kitap gönderir misiniz?” diye böyle istekler çok geliyor. Bazen bir zarfım oluyor, ama o kadar üşeniyorum ki kalkıp kargoya gitmeye. Benim evden çıkıp kargoya gidip gelmem, bir saat, bir buçuk saatimi alıyor. O yüzden zor, kusura bakmayın. 

Şar: Furkan Bey demiş ki: ‘’Medyascope’a katıl’ özelliği ile abone olanların sorularını hiç es geçmiyorsunuz. “Yoksa Medyascope da bu düzenin bir parçası mı oldu?” diye bir soru sormuş. Arkadaşlar, sevgili izleyicilerimiz. Hiçbir soruyu kaçırmamaya çalışıyoruz. Tabii ki kaçmaması mümkün değil, bir süzgeçten de geçiyor:  Bir “ahlâkî” süzgeçten söz etmiyorum. Sadece toplu bir şekilde ayıklamaya çalışıyoruz; o nedenle birkaç kişinin gözünden geçiyor sorular. Çünkü bir kişi bu kadar çok soruyu kaçırabilir. Mümkün olduğunca birleştirerek yapmaya çalışıyoruz. Böyle bir şey yok, bilginiz olsun diye söylemiş olayım. 

Gültekin: Bir şey söyleyeceğim Edgar, müsaade edersen: Arkadaşlar! Hiçbir ters soru gelmiyor. Her şeyde mutabık mıyız? Ya da beni çok sevenler mi geldi? Hiç mi benimle ilgili aklınıza ters soru gelmiyor? Hiç mi mesela bir açığımı görmüyorsunuz? “Ya şöyle demiştin, şöyle oldu” diyebileceğiniz, “Şunu da yapıyorsun, ama bak bunu görmüyorsun” diyebileceğiniz hiç mi yanıldığım bir yeri görmüyorsunuz? Benim de bir sürü yanılgılarım olabilir. Merak ediyorum o yüzden. Her konuda sorular gelsin lütfen.

Şar: Bitmeye 20 dakika kala söylüyorsun bunu, başta söyleyecektin bunu… 

Gültekin: Her soru dediğim buydu, bunu kastetmiştim zaten. 

Şar: Şaka şaka… Bakalım belki bu son 20 dakikada öyle sorular gelir, Peki, Alev Yılmaz sormuş ki bir soru daha vardı böyle, izleyicinin ismini maalesef unuttum, ama en azından onun sorusu da böylece cevaplanmış olur. Alev Hanım “Yüz binlerce abonesi olan birçok gazeteciden daha donanımlısınız, etkileyicisiniz. Neden günlük yayınlara başlamıyorsunuz?” diye sormuş. Diğer izleyicimiz de Cüneyt Özdemir örneğini vererek: “Neden Cüneyt Özdemir gibi yapmıyorsunuz?” demişti, onun da cevabı olsun. 

Gültekin: Arkadaşlar, ben bir yayınımda şöyle söylemiştim: “Ülke yanarken, gazetecilik yapılmaz”. Ben gazeteci olmak istemiyorum. Gazetecilik kimliğimi bir süreliğine rafa kaldırdım, itfaiyeci gibi davranıyorum. Eğer ben gazeteci olacak olsaydım, böyle konuşmalar yapmazdım, gazeteci gibi davranırdım. Yani siyasetçilerle gidip “Bir hareket kurar mısınız kurmaz mısınız?” diye konuşmazdım; size, “Siyaset sorunu şöyle çözebilir’’ diye fikir, akıl yürütmezdim. Yorumumu yapardım, çekilirdim kenara veyahut birini alırdım röportaj yapardım, çekilirdim. Ama ben, milyonlarca genç işsizken, milyonlarca insan yoksulluk sınırı altındayken, eğitimde birkaç nesil heba olurken, üniversiteler çökerken, toplumsal barış ağır yara alırken, demokrasi rafa kaldırılmışken, hukuk yerle bir edilmişken, gazetecilik yapılamayacağını düşünüyorum. O yüzden, sözüm oldukça, bir konuda bir fikrim oldukça, “Bir şeye etki edebileceksem, bir faydam dokunacaksa konuşayım” diyorum. Ne “çok abone” derdim var, ne “çok izlenme” derdim var –bunu gerçekten çok samimi olarak söylüyorum–, bu konuda kabiliyetim olduğunu düşünüyorum. İstesem, öyle işler yapabilirim ki milyonluk izlenebilirim, yani bunu sağlayabilirim. Öyle başlıklar, öyle konuklar, öyle işler yapabilirim ki milyon izlenirim. Ama ben çok insanın izlediği, etkisiz işler yapmaktansa, sözümün olduğu, bir şeye yarayacaklarını düşündüğüm işleri yapayım. Benim gibi, beni anlayan, benim derdimi dert eden –benim derdimi derken, ülkeye aynı yerden bakan– onu dert eden insanlara ulaşayım, onların sayısını çoğaltayım diye bakıyorum. Her gün yayın beni biraz gazeteci pozisyonuna sokar, ona düşmek istemem. Günlük, anlık, tüketilen analizler, anlık tüketiyorsunuz, bir faydası yok. Bir konu: Mesela Finlandiya’yı işliyorum üç haftadır, bunu sonuna kadar götüreyim diye. Belki bir, ikiye çıkarabilirim, onu da düşünüyorum, öyle bir niyetim var, her gün olmasa bile. Her günün bir faydası yok. Bir fikir üretiyorsam: Çünkü öyle kolay değil her gün üretemem. Düşünüyorum, buluyorum, okuyorum, tartışıyorum, araştırıyorum, tartıyorum sonra size getiriyorum. O yüzden gazetecilik kimliğimi rafa kaldırdığımı, Cüneyt Özdemir gibi veyahut başkası gibi olmak, bilâkis olmak istemediğimi, çok izlenen programlar yapmak istemediğimi… 

Şar: Çok pardon bir ekleme yapacağım sözü gelmişken. İhsan Bey “Cüneyt Özdemir ile girdiği polemik hakkında ne düşünüyor? Ne söyleyebilir?” diye sormuş. 

Gültekin: Ben polemik seven bir adam değilim. Polemik, delikanlı insanlarla yüz yüze yapılır. Ahlâkî yeterliliği olanlarla yaparsın; anlaşmak üzere yaparsın. Birbirine lâf sokmak üzerine değil. Ben ona lâf soktum, o bana lâf soktu… O yüzden, o anlamda ahlâkî standardın korunmadığını düşünüyorum. Benim hiç etmediğim, konuşmadığım cümleyi alıp… “Solcular Filistin’i nereden bilirler?” dedi, öyle bir cümle kurdu. Kendisine söylediğim için söylüyorum. Sonuçta Cüneyt’le bir hukukumuz var, konuşuyoruz, konuşuyorduk, hâlâ da yazışıyoruz arada bir. “Ben hangi konuşmamda ‘solcular Filistin’den anlamaz’ ” diye bir cümle kullandım da bunu programında söyledin diye kendisine de söyledim.. İşte mesela bunu kullanabiliyorsa, ahlâkî bir problem vardır. Bu yüzden kimseyle polemik yapmam. Ben kimseyle ne yarış halindeyim, ne de kimseyle kişisel problemim var. Hiç kimseye karşı ne bir kavgam ne bir öfkem ne de bir kinim var. Tek acım, tek derdim, tek problemim; ülkeyi bu halden çıkarmamız lâzım, Çoluk çocuk bu belayı görmesinler, ülkemiz yıkıma gitmesin. Bunu abartılı bulabilirsiniz, takıntı haline gelmiştir bende. Kendi yolumda yürüyorum, kimseyle polemik yapmıyorum. Dikkat ediyorsanız sosyal medyada da, birilerine lâf çakayım, üstün geleyim, kimsenin yerini kapayım… Ben bıraktım. Hayatımın felsefesini, mahallemi terk ettiğimde, iki şeyin üzerine kurdum. Biliyor musunuz mahalle terk etmek böyle bir tedavi süreci gerektiriyor. Bir: Hayatın boyunca kimseden bir şey istemeyeceksin. İki: Kimse ile yarış içinde olmayacaksın, kimse ile. Doğru bildiğini yap, doğru bildiğini oku, doğru bildiğini söyle, kendi yolunda yürü. Onun da bir amacı vardı. Dostoyevski’den görmüştüm, çok benzer bir şeyi taşıyorum: Hayatım, iyi bir insan ve o iyiliğin bir parçası olmak için geçiyor. Tamamen ona uğraşıyorum. Ölürken de iyi insan olarak öleyim çünkü başka türlü mutlu olamıyorum. Yani ülkeyi düşünmezsem, dürüst davranmazsam, çocukların derdini konu edinmezsem, o mağdurun sözcüsü olmazsam mutlu olamıyorum. Şu anda bütün çabam mutlu olmak, yoksa çok böyle vatansever olduğum için değil. Tamamen mutlu olmanın yolu buradan geliyor ve ben mutlu olmak için bu konuları işliyorum. 

Şar: Kahraman Bey sormuş: “ ‘Gayrimenkullerim var’ demiştiniz. Covid-19 sürecinde kiracılarınıza bir kolaylık sağladınız mı?” 

Gültekin: “Gayrimenkullerim var” demedim. “Geçimimi sağlayan sadece bir gayrimenkulüm var” dedim. Ben de oradan gelenle geçiniyorum, ama yine de kendisine söyledim ödeyemeyecek durumun varsa ödemeyebilirsin diye. 

Şar: Ümit Bey “Abdullah Gül aday olsun istemiştin. Pişman mısın?” diye sormuş.

Gültekin: Hayır. Abdullah Gül’ü çok tuttuğumdan, çok beğendiğimden, yüzde yüz destek verdiğim bir siyasetçi olduğundan değil asla. O günün şartlarında AK Parti’lilerin, “Bu iktidar bizden başka birine gidiyor” duygusunu yenecek adamdı. İki: Abdullah Gül’ün partisi yoktu. Diyelim ki, ittifakın adamı olduğunda, yani İYİ Parti’nin, CHP’nin, HDP’nin adayı olduğunda, kendi partisi olmadığı için, ülke bir anlamda Abdullah Gül üzerinden “yediemin”e verilmiş olacaktı; Abdullah Gül rahat hareket edemeyecekti. Çünkü tek başına bir başkan var, burada ise muhalefetin milletvekilleri var. Eğer başkan parlamenter sistemi kuracak adımı atmazsa, kendi partisi olmadığı için milletvekilleri onu indirebilecek durumdaydılar. Bir anlamda “yediemin”di. Ben hâlâ aynı noktadayım: O günün şartlarında Gül aday olsaydı, ülkeyi kaybetmemiş olacaktık. Muhtemelen şu anda parlamenter sisteme dönmüş olacaktık. Ülke yıkımın eşiğinden dönmüş olacaktı. Muhtemelen yeni cumhurbaşkanlığı seçimine gidilmiş olacaktı, muhtemelen ülke başbakanlık sistemine dönmüş olacaktı falan. Ve Gül de sadece geçici süreliğine bir misyon tamamlamış olacaktı. “Gül çok iyidir, dört dörtlüktür” diye değil. Şöyle düşünün, eğer iktidarda seküler kesim olsaydı ve seküler kesim ülkeyi otoriter bir yönetime götürmüş olsaydı… Diyelim ki iktidarda Aleviler var ve Türkiye otoriterliğe gidiyor. Ben o zaman döner muhalefete döner derdim ki: “Adayınız Alevi biri olsun ki oradan insanları alabilelim. Eğer oradan insanları alamayacaksak çıkamayız bu işin içerisinden.” Yani bu Gül’ün şahsına değil pozisyonuna. Gül’ün şahsına değil, AK Parti tabanında onun görebileceği ilgiye olan bir iltifattı. Hâlâ aynı noktadayım. Gül o gün aday gösterilmiş olsaydı, Türkiye bugün burada olmayacaktı. O gün bu adaylığı engelleyenler Türkiye’ye çok büyük kötülük yaptılar. Bu son 3 yılın yıkımından onlar sorumludurlar. Ve tamir edilemez büyük bir tahribat aldı Türkiye. 

Şar: Mert Özkan sormuş: “Hocama ters bir soru sorayım. İki yıl önce neredeyse ‘stalklama’ seviyesinde, kendisinden röportaj istedim. Politik YouTube çalışmalarımı ona ilettim ama o maalesef ilgi göstermemişti. Yoksa platform mu seçiyor?” demiş. 

Gültekin: Hatırlamıyorum. Yani beni bir öğrenci arar ve “Ödevim var ağabey, röportaj yapabilir miyim seninle?” derse, yüzde doksanına randevu vermişimdir. Ama bazen şöyle bir şey oluyor; ruh hali olarak şöyle bir duyguya kapılıyorum: “Çok tekrara düşüyorum, her yerde çok gözüküyorum…” Anlatabiliyor muyum? O âna denk gelmiştir, uzak durmuşumdur. Sadece sözümüzün ağırlığını korumakla ilgili imajımızı sürdürmemiz de gerekiyor. Yani yazarların, yazar pozisyonunda insanların, sözünün ağırlığını koruyabilmek açısından kendi konumunu da muhafaza etmesi gerekiyor. O yüzden dikkat ediyorum. Örnek veriyorum: Bir gün HaberTürk’ten beni aradılar: “Cem Küçük’le sizi programa çıkaracağız gelir misiniz?” dediler. “Gelmem” dedim. “Neden?” dediler. “Çünkü,” dedim “üstü başı çamurlu biri ile güreş tutarsam, o güreşi kazansam bile çamur olurum, kirlenirim, o yüzden gelmiyorum” dedim. Anlatabiliyor muyum? Asla dönüp bakmayacağım bir kanal çağırdığında da gitmiyorum. Korktuğumdan değil, o çamurun içine girmek istemediğimden. Ya da o itibarsızlığın bir parçası olmak istememem gibi nedenlerle. Ama genç arkadaşın çağrısını hatırlamıyorum. Dikkatimden kaçmış olabilir, belki mail’i görmemiş olabilirim. Veya o anlık ruh halime denk gelmiştir “Ya yok, sonra yapalım.” demişimdir. Biliyorsunuz biz insanız bazen hayata küsüyoruz, bazen coşkulu oluyoruz, bazen moralimiz yüksek oluyor, bazen umutlu oluyoruz, bazen “Ya, bu ülke adam olmaz” deyip kendimizi bırakıyoruz. O anlara denk gelmiş olabilir muhtemelen. 

Şar: Peki, Cansu Hanım sormuş: “Aileniz hakkında bilgi verir misiniz?” Gamze Hanım’dan da benzer bir şey: “Sanıyorum üniversite çağında çocuğunuz var. Onda da ülkeden gitme isteği var mı? Gençlerin ülkeyi terk etmesi hakkında ne diyorsunuz?” 

Gültekin: Ailem derken çocuklarım hakkında bilgi verebilirim. Bir kızım, bir oğlum var. Oğlum üniversiteyi bitiriyor bu sene ve hayır, hiçbir yere gitmiyor. “Ya! Oğlum git bir ay, iki ay bari bir şey takıl. Hani, yüksek lisans yap” diyorum. “Baba ben yurtdışına gitmem” diyor. Kızım biraz heveskâr. O da üniversitede birinci sınıfta bu sene, o biraz gitme taraftarı, hevesli. Bakalım onu göreceğiz. Kızım belki niyetleniyor, ama pek gidebilecek gibi değil. O da sanırım babası gibi ülkenin ruhu duygusu fazla işlemiş. Her ne kadar beyni “Gideyim edeyim” dese de, pek gidebileceklerini zannetmiyorum. Çocuklarım buralı, burada kalacaklar. Oğlum tiyatrocu, sinemacı; o işlerle uğraşıyor. Onun hedefi burada filmler çekmek, oynamak, özellikle tiyatro yapmak. Kızım psikoloji okuyor kendi alanında. Ailem bu. 

Şar: Atilla Bey şu soruyu sormuş: “Ülkede, bahsettiği o salona toplanılırsa, sözcüsü olur mu?” 

Gültekin: Bu benimle ilgili bir şey değil. Ben o salonun çaycısı da olurum, yeter ki salon olsun. Benim için esas olan, orada toplanmış olmaları. Öyle bir harekette verecekleri her işi yaparım. Öyle hiç “Ben yazarım, ben o işleri yapmam, oraya koşmam, bunu da yapmam! Benim itibarım…” hayır. Bana deseler ki “Levent Bey sen metin yazacaksın,” yazarım; video çekeceksin, çekerim; kamera tutacaksın, tutarım. Yeter ki salonda toplanılsın. Her şeyine varım. Cesaret gerektirecek bir sorumluluk yükler iseler ona da varım, çekinmem korkmam. Ama yok hayır, senin konuşmaların daha iyi, gel konuş; senin yazıların daha iyi, gel yaz; senin şu yönün daha iyi…” Her şeye hazırım, yeter ki şu ülkede bir birliktelik olsun, ben de onun bir parçası olayım. 

Şar: Şöyle sorular da geldi. Bu arada bazı izleyicilerimizin sorularını es geçtiysem bunun sebeplerinden bir tanesi de kişisel sorulara, normal şartlarda zor bulunacak sorulara, bu yayında öncelik vermek; ama yine de siyasetle ilgili güncel soruları da sormaya çalışıyoruz. Mesela Faik Bey “Türkiye’de hangi sorun çözülürse, diğer sorunlar daha rahat çözülür sizce?” diye sormuş.

Gültekin: Demokrasi sorunu çözülürse… Türkiye’deki bütün sorunların kaynağında, demokrasi sorunu yatıyor. Demokrasi olsaydı Kürt sorunu olmazdı. Gerçek bir demokrasiden bahsediyorum, gerçek anlamda. Gerçek bir demokrasi olsaydı Alevi sorunu olmazdı. Gerçek bir demokrasi olsaydı, yoksulluk olmazdı. Çünkü o gerçek demokrasi demek; eşitliğin olduğu, herkesin emeğinin karşılığını aldığı, enerjisini dâhil ettiği, kimliğinin dışlanmadığı bir yapı. Gerçek bir demokrasi olsaydı, bizim bağımsız bir yargımız olurdu. Gerçek bir demokrasi olsaydı, eşitlik olurdu. Gerçek bir demokrasi olsaydı, demokrat bir toplum oluşurdu. Bireyler ve kendine saygılı bir toplum. O yüzden temel olarak birinci önceliğim: Demokrasi sorunun çözülmesi gerektiğini ve bunun ekmekle çok irtibatlı olduğunu düşünüyorum. Özellikle bizim gibi ülkelerde ekmeğimiz demokrasiye bağlı. Yani yoksul insanlar demokrasiyi çok lüks zannediyorlar ya, hayır. İşsizlik tamamen demokrasi ile ilgili bir şey. Demokrasi olmadığı için hukuk çöküyor, hukuk çöktüğü için serbest rekabet ortadan kalkıyor, üretim kalkıyor. Üretim ortadan kalktığı için yatırım kalkıyor. Yatırım kalkınca, liyakat devre dışı kalıyor. Her iktidara gelen, kendinden olanı kayırıyor ve sorunlar peş peşe geliyor. Bence Türkiye’de mesela Kürt sorunu yok, demokrasi sorunu var. Bu demokrasiyi bir çözelim bakın bakalım Kürt sorunu kalacak mı ortalıkta? 

Şar: Yine Babacan ile ilgili bir iki soru var. Burçin Hanım “Babacan hakkında ne düşünüyorsunuz?” diye sormuş. Berke Bey de “Liberal kesimin AKP’yi 2002 yılında desteklediği gibi, bugün de DEVA Partisi’ni desteklemesi bir ikiyüzlülük mü sizce?” diye bir soru sormuş. 

Gültekin: Bence liberal kesim DEVA Partisi’ni desteklemiyor. DEVA Partisi’ni henüz kimin desteklediğini bilmiyorum. Babacan, iyi bir insan. Dürüst olduğu kanaatindeyim. Temiz bir Anadolu insanı, genç. Olumsuz bir şekilde ülkeye kötülük yapacağına zerre kadar ihtimal vermiyorum, tanıdığım kadarıyla. Az çok insan tanıyabileceğimi düşünüyorum. Fakat siyaseti nasıl yapacak? O başka bir şey. Göreceğiz, görmemiz lâzım, henüz çok başında. Demokratlık başka bir şeydir. Demokratlık reflekstir, kültürdür. O kültürü edinmiş mi? Ne kadar edinmiş, kültürünün çerçevesi ne? Bunları henüz göremedik, o yüzden göreceğiz. 

Liberal kesimin, Babacan’a, DEVA Partisi’ne veya Davutoğlu’na bir yakınlığı var mı? Bence henüz yok. Çünkü AK Parti’deki suskunlukları, kendilerine şüpheyle yaklaşılmasına neden oluyor. O yüzden de beklenen etkiyi uyandıramıyorlar. Bir de sosyolojik yapı buna müsait değil. Yani iktidar çevresi var: Muhafazakâr-milliyetçiler. Oradan zaten AK Parti ve MHP’nin blokajı altında. Bu taraftan baktığımızda da, diyelim ki Aleviler var; onlar daha çok, CHP’ye ağırlık vermişler, Kürtler var HDP’de toplanmışlar, Babacan nereden oy alacak? Kendini bir partisiz, bir mahallesiz gören, kendini bir yere ait hissetmeyen az bir grup var, belki bir de ortalama Anadolu insanı diyebileceğimiz seçmen kesimi. O yüzden bir ikiyüzlülük olarak görmüyorum. “O liberallerin, ilk başlarda AK Parti’yi desteklerken, bugünkü yanılgılarından bir ders çıkarmış olmaları gerekiyor mu?” diye sorarsan… Türkiye’de kimse ders çıkarmıyor, Türkiye’de kimse özür dilemiyor, Türkiye’de kimse “Ben yanlış yaptım ağabey, pardon!” demiyor. 2 yıl önce iktidarın yanında bayrak sallayan, şu anda bize demokrasi dersi veriyor. 20 yıl önce 28 Şubat’ın sözcülüğünü yapan yazarlar, şu anda demokrasi mücadelesi veriyorlar. Tek bir özür dilemeden hem de. 28 Şubat’ta televizyon ekranlarından bayraktarlık yapanlar şu anda partilerde genel başkan yardımcısı. Tek bir özür dilemediler, tek bir “Ben yanlış yaptım” cümlesini kullanmadılar. O yüzden, ben Türkiye’de hem aydınlar arasında hem siyasetçiler arasında “günahkârlar ittifakı” olduğunu düşünüyorum: “Sen beni dışlama, ben de seni dışlamayayım. Çünkü ikimiz de günahkârız.” “Sen bana lâf etme, ben de sana etmeyeyim. Ben senin yazını paylaşayım, sen de benimkini paylaş.” Böyleler, çünkü biliyorlar birbirlerini. O yüzden dürüst insan, birbirinin kuyusunu kazmayan, ama özür dilemesini de bilen insan sayısı çok az. Ben de onlarla olabildiğince ittifak kurmaya çalışıyorum. 

Şar: Serkan Bey: “Levent Bey bir başka kitap yazmayı düşünüyor mu?” diye sormuş. 

Gültekin: Düşünüyorum. Türkiye’nin durumu biraz daha netleşsin. Salondan çıktıktan sonra neler gördüğümü, kendi salonumda yaşadıklarımı, muhalefetle yaşadıklarımı, Türkiye’nin bir yıkıma gidiş hikâyesini, ayrıntılarıyla, kendi tecrübelerim üzerinden yazmayı düşünüyorum. Umarım yazabilirim. Onurlu Çıkış kitabının bir devamı olarak. O nasıl gençliğimden demokratlığa geçiş süreci ise, şimdi bu yeni kitap da “Demokratlıkta neler gördüm? Solcularda, Kürt hareketinde neler gördüm, CHP’de neler gördüm? Siyaset neden birlik olamadı? Arka planda gördüklerim, yaşadıklarım, oradaki problemler sorunlar… Ben neler yaşadım, salonda bana nasıl davrandılar, kimler nasıl dışladı?” Yani isim olarak söylemiyorum, daha sosyolojik, felsefi tanım üzerinden söylüyorum. Öyle ikili görüşmelere girecek halim yok. Böyle bir kitap yazmayı düşünüyorum, ama Türkiye’nin durumu biraz daha netleşsin diye bekliyorum ki hikâyeyi anlatabilmiş olayım. 

Şar: Yine Davutoğlu ve Babacan hakkında Enis Bey şöyle bir soru sormuş: “Zamanında kendi partilerinin yanlışlarını görüp ses çıkarmayıp, parti içinde halletmek istediklerini söylemeleri ve ‘zarar vermeyelim’ düşüncesi ne kadar doğruydu sizce?” 

Gültekin: Bence çok yanlış. Kendi adıma söylüyorum, özür dilemeyen insandan korkarım ben. “Yanlış yaptım, kusura bakmayın, göremedim” demiyorsa bir insan… O yüzden ben çok şey yapamıyorum, büyük bir zaaf olarak görüyorum yani. İnsanın zaafı. İnsan biraz özgüvenli olur. Ben hata yaparım, yapabilirim, insanım. Yanlış bir yorum da yapabilirim size, ama döner özür dilerim. Böyledir bu, böyle olmak zorundayız. Hani Peygamber bile olsan ki Peygamberler bile hata yaptı. Kuran’da âyet geldi Hz. Muhammed’e “Yanlış yapıyorsun” diye. Şimdi bunlar hiç hata yapmazmış gibi davranıyorlar ama dediğim gibi, bu kültürle ilgili bir şey. Ben o kültürün yokluğundan korkuyorum mesela. Özür dileyecek olgunluğun, bilgeliğin olmaması… Tabii ki yapmaları lâzım; yanlış yaptım diyebilirler, Ali Babacan da diyebilir, Davutoğlu da diyebilir: “Göremedim” diyebilir mesela. “Benim niyetim ülkemi böyle bir yıkımla karşı karşıya getirmek değildi, ben iyi niyet ile çabalıyordum, bir baktım ki bambaşka bir noktaya sürüklenmiş… Keşke erken görebilseydim” cümlesini kurabilirler. Ama dediğim gibi, hepsi birbirinden de destek alıyor, “Onlar da özür dilemedi” diyor, “Onlar da özeleştiri vermedi, ben neden vereyim?” diyorlar. Özür dilemeyi zayıflık olarak görüyorlar. Tuhaf bir kültür bu. Halbuki ben yıllardır söylüyorum, kendi hayatımdan biliyorum: Özür dilemek bedava bir “kredi”dir. Ben Onurlu Çıkış kitabımdan sonra toplumun bütün kesimlerinden öyle bir ilgi gördüm, öyle bir sıcaklık görüyorum ki, inanamazsınız. Siyasetçilere diyorum ki: Benim gördüğüm o sıcaklığı, o ilgiyi onlar görse, her akşam özür dilerler. Çünkü samimiyetle özür dilediğinizde, o duygu insana geçiyor, insan anlıyor. Söz değil, duygu geçer. Ne yazık ki siyasetçiler bunu yapmıyorlar. Ben bunu çok yanlış buluyorum ve önlerinde büyük bir engel olarak görüyorum. 

Şar: Ramazan Bey sormuş: “DEVA veya HDP’den size teklif gelirse katılır mısınız?” 

Gültekin: Şu anda siyaset gömleği giymeyi düşünmüyorum. Çünkü partilerden birinin gömleğini giydiğimde, topluma yararlı olamayacağım kanaatindeyim. Yoksa ben CHP gömleği giyebilirdim; Kemal Bey ile çok yakın bir hukukum var, çok saygı duyuyorum. HDP ile de görüşüyorum, ediyorum. Yani siyaset gömleği giymek istesem, biraz zekâm var onu sağlayabilirim. O teklifin gelmesini sağlayacak bir çaba içinde olabilirim, o insanlar onu bilirler zaten. Mesela ben siyasete girmek istiyorsam, teklifi getirtirim, kurgularız onu, Ama ben onları istemiyorum. Mesela, CHP’den bana belediye başkanlığı teklifi geldi; kendilerine “Ben belediye başkanı olsam şu anda yaptığımın onda birini yapamam ki” dedim. Mesele bir ilçe değil, kendimi çok yüksek gördüğüm için değil. Ben Kürt ile de konuşabiliyorum, Alevi ile de konuşabiliyorum, dindarla, başörtülü ile ateistle de. Bunu bir kazanç görüyorum Türkiye için. Çünkü ben kendimi iyileştirmek için Aleviler ile konuşabilmek için, dindarla konuşabilmek için, Kürt ile konuşabilmek için, solcuyla oturup dertleşebilmek için 10 yılımı harcadım; kendimi tedavi ettim. Alevilerle ilk Dersim’e konferansa gittiğimde ayaklarım titreyerek gittim; çünkü ödüm kopuyordu, oturmayı bilmiyordum onlarla: Bir yanlış yaparım, ters bir cümle söylerim diye. Ama şimdi beni çağırıyorlar cemevlerine, konferanslara; kendi evime gidiyormuşum gibi gidiyorum. Çünkü onları bir parçam gibi görüyorum; öyleyim, öyle oldum. Bunu ülkemin lehine kullanayım diyorum. Ben DEVA Partisi’ne gidersem, geriye kalan bütün parti seçmenleri bana kulağını kapatacak. HDP’ye gitsem, ben bir daha İYİ Parti ile… Mesela beni her gün İYİ Parti’li okurlarım arıyorlar, teşkilatlardan arıyorlar, “Ağabey seni çok seviyoruz, ben İYİ Parti’liyim ama…” O insanlarla konuşmak istiyorum ben. HDP’li çocuklarla konuşmak istiyorum. Başörtülü kız çocuğunun derdini, çektiği acıyı anlamak, onu anlatmak istiyorum topluma. O yüzden de şu anda o gömleği giymek istemiyorum. Ama öyle bir gün gelir ki, “Levent Bey senin burada olman gerekiyor mutlaka” derler ve ben de ülkeye oradan bir fayda sağlayacağıma inanırsam, tereddütsüz giderim. onun neresi olduğu önemli değil. Yeter ki benim benimsemiş olduğum ilkeleri benimsemiş olsun ve gerçekten inanmış olsunlar, onu göreyim. 

Şar: Yavaş yavaş sona yaklaşıyoruz. Son bir soru ile bitirelim, ama sormak istediğim birkaç şey daha var. Hüseyin Bey “ ‘Aleviler kendi içinde örgütlenmesin’ diyorsunuz, ama Alevi örgütlerinin çıkış noktası 1992 Sivas katliamı ile başladı, önce Maraş, Çorum. Bu gibi katliamlardan sonra Aleviler örgütlenmez ise kim savunacak?” diye sormuş. 

Gültekin: Hayır, Aleviler’i biz savunacağız, biz demokratlar. Türkiye’deki bütün demokratlar, Aleviler ile müttefik olacak. Sadece Aleviler’le değil, toplumun bütün mağdurlarıyla. Aleviler’i Aleviler savunamazlar, Kürtler’i de Kürtler savunamaz, biz savunacağız. Yarın bir başörtülü de başörtülüleri savunamaz, biz savunacağız. Aleviler’in kendi aralarında örgütlenmesinden kastım şu: İçe kapanmasınlar, çoğulcu yapının bir parçası olsunlar ki boğulmasınlar orada. Öbür türlü boğulurlar. Aleviler’i Aleviler savunamaz. Biz bu ülkenin evlâdıyız, ben dağa çıkan çocuğu benim evlâdım olarak gördüğüm için… Ona uğraşıyorum, o çıkmasın, biri daha çıkmasın diye uğraşıyorum. Bütün konferanslarım, bütün çabam “Bir kişi daha dağa çıkmasın” diye. Bir Alevi çocuk, sınavdan mülakatla elendiğinde canım yanıyor, o çocuk elenmesin diye uğraşıyorum zaten. Böyle bir dönemde bütün bu konferanslarım, programlarım, risk alışım, bütün çabam, bir Alevi çocuk daha dışlanmasın diye. Çünkü o benim bir parçam. Yarın başörtülü bir çocuk bir yerde aşağılandığında, onu ben parçam olarak gördüğüm için, sırf o aşağılanmasın diye uğraşıyorum; yarın o ezilmesin diye. Öyle bir ülke kuralım ki o da diğeri de, herkes hakkını alsın, eşitçe, özgürce… Aleviler’i Aleviler, dindarları dindarlar, Kürtler’i Kürtler kurtarırsa, bu kabile savaşına döner, burada güçlü kimse o yener. Ona da biz bir şey yapamayız. Şu anda olduğu gibi. 

Şar: Bir soru daha var, Hasan Ali Bey sormuş: “Onurlu Çıkış kitabında, kendi yaşamında bir taraftan gazete batarken, maddi iflas yaşanırken, ekonomik toparlanma yaşadığını anlatıyor. İflas halinden bu kadar çabuk nasıl toparlanılıyor?”. 

Gültekin: Ne çabuğu? 3 yılım geçti, 3 yıl! Gece gündüz çalıştım, hamallık yaptım, neler yapmadım ki? Yani kuruşuna kadar ödedim. Arabamı sattım, bir arsa almıştım öğrencilik yıllarımda, o arsayı sattım. Başka işler yaptım. Sadece size buradan enteresan bir cümle söyleyeyim, bunu çok samimi olarak söylüyorum. Benim para kazanma konusunda olağanüstü bir kabiliyetim vardır. Gerçekten diyorum. Arkadaşlarım bana, “Yolda yürürken para buluyor” derlerdi. Helâlinden, temiz, hiç devletle işe bulaşmam. Kafam ticarete çok yatkındır… Ama ben kaderimi değiştirdim. Hiç unutmam, erken yaşta, elimi kaldırdım Allah’a ve dedim ki: “Rabbim, ben çok parası olan bir insan olmak istemiyorum, beni al buradan. Ben ticaret adamı olmak istemiyorum” dedim. Gerçekten ticaret yapmış olsaydım, ben holding olurdum şu anda. Hâlâ söylüyorum; bugün yazarlığı bırakayım, para kazanmaya döneyim; çok kısa sürede Türkiye’de belirgin bir iş adamı olabilirim. Yani öyle yoğun bir kabiliyetim var. Ben orayı bırakmış gelmiş, burayla uğraşıyorum. Tamamen mutlu olabilmek için. Çünkü çok paralı olarak mutlu olmayacaktım, öyle söyleyeyim, biliyordum onu yani. Çok zengin olayım, iş adamı olayım değil, okuyayım, yazayım, dinleyeyim, düşünce üreteyim. Yani bundan mutlu oluyorum, buna çabalıyorum. 

O “Boş” diyen arkadaşlara da söyleyeyim: Geç başladım, çünkü kaderimle oynadım. Benim kaderim iş dünyası üzerine kurgulanmış bir kaderdi. Ama ben “Daha entelektüel bir çaba içine gireyim” diye döndüm. Ancak doldurmaya çalışıyorum o boşluğu. Öyle diyeyim o “Boş” diyen arkadaşlara. 

Şar: Evet son soru, artık bitiriyoruz. Ama ondan önce, Abdullah Bey “Melbourne’den Avustralya’dan selamlar” demiş. Biz de selam yolluyoruz. 

Gültekin: Herkese çok selamlar. 

Şar: Kapanış sorumuz Önder Bey’den geliyor: “Gelecekten umutlu musunuz?” 

Gültekin: Her zaman umutluyum. “Türkiye’de umudum olmazsa, yazmam, çizmem, konuşmam” diyorum zaten. Hep beraber o birlikteliği sağlayacağız. Bu ülkede gerçek bir demokrasiyi; bu ülkede herkesin eşit olduğu, başörtülüyle başı açığın, dindar ile dinsizin, Alevi ile Sünni’nin dostça, kardeşçe, el ele yaşadığı o hayali gerçekleştireceğiz. Gerçekleştireceğiz, gerçekleştiremezsek bile bu yolda öleceğiz. Ama ben umutluyum, Türkiye şu anda bir uyanış, demokrasinin kıymetini anlama, eşitliğin kıymetini anlama süreci yaşıyor. Tek endişem, yanlış bir siyasetin kurbanı olup bu iyiliği de heba etmemek, bütün çabam bunun için. Umut ediyorum; o umudumu koruduğum için konuşuyorum, yazıyorum, çiziyorum. Siz de umudunuzu kaybetmeyin; ama umudunuzu yanlış yere bağlamayın, tek endişem o. Bir siyasetçiye bağlıyorsunuz, o yenilince umudunuzu kaybediyorsunuz. Hayır, “umut” kendiniz olun. Benim umudum kendi içim; iç dünyamdaki özgüvenim ve sizden aldığım o duygu. O yüzden, hep beraber, gerçekten demokrasinin olduğu, özgürlüğün olduğu, eşitliğin olduğu, adaletin olduğu bir Türkiye’de buluşmak dileğiyle. Çok teşekkür ederim. 

Şar: Levent Gültekin, çok teşekkürler bu yayın için, gayet verimli oldu 1 saat 47 dakikadır yayındayız. Senin saat 17.00’de başka bir toplantın olduğu için artık bitirmemiz gerekiyor. 

Gültekin: Evet. Toplantıya yetişmek için müsaadelerinizi istiyorum. 

Şar: Zaten Medyascope’un da yayını var. Çok teşekkürler katıldığın için.

Gültekin: Ben de çok teşekkür ediyorum izleyicilere de soru soranlara da. Hepinize hayırlı günler diliyorum. Umut ediyorum karantina bir an önce biter ve bir daha tekrarlamaz. 

Şar: Teşekkürler biz de aynı dileklerimizi iletelim. Sevgili Medyascope izleyicileri, bu karantina günlerinde Levent Gültekin konuğumuzdu. Kendisine sorularınızı yönelttiniz, ben de elimden geldiğince hepsini sormaya çalıştım. İlginiz için çok teşekkürler. Medyascope’u takip ederseniz, bu yayınlarla ilgili bilgi alabileceksiniz. YouTube’da “Katıl” butonuna tıklamayı ve Medyascope’a destek vermeyi unutmayın; bağımsız gazeteciliği destekleyin. Siz destek verdikçe, bizler bütün koşullar altında yayın yapmayı sürdüreceğiz. Çok teşekkürler, hepinize iyi hafta sonları.

Share on facebook
Share on twitter
Share on pocket
Share on email
Share on print
  • Medyascope
  • Medyascope Plus