Taşınabilir nesne değil, yaşayan bir anıt: Prosfygika Mahallesi

ATİNA (Medyascope, Çağla Ağırgöl) – 27 ulustan insanın demokratik konfederalizmle inşa ettiği Prosfygika Mahallesi, kendilerini “nesne” gören devlete karşı bedenlerini siper ederek otonom yaşamı savunuyor. Bu sadece bir mahalle savunması değil; devletin çizdiği sınırları aşan, yaşamı onuruyla buluşturan “yaşayan bir anıtın” topyekûn direnişidir.

Haber özeti
Bu özet yapay zekâ tarafından hazırlanmış ve editör tarafından kontrol edilmiştir.
  • Prosfygika Mahallesi, 27 ulustan insanın demokratik konfederalizmle inşa ettiği bir topluluk ve bu mahalle, devlete karşı direnerek otonom yaşamı savunuyor.
  • Topluluk, kadınların öncülüğünde açlık grevleri ve kolektif öz savunma ile sokakları ve mahalle tarihini korumaya çalışıyor.
  • Prosfygika, sosyal adalet mücadelesinin merkezi bir noktası olarak, farklı kimlikleri ve kültürel zenginliği kucaklamaya çalışıyor.
  • Kadın yapısı, mahalledeki kolektif öz savunmanın önemli bir parçası olarak, gündelik yaşam sorunlarını kolektif bir bakış açısıyla ele alıyor.
  • Uluslararası destekler, Prosfygika Mahallesi’nin direnişini güçlendiriyor ve kültürel barikatlar oluşturduklarını gösteriyor.
Taşınabilir nesne değil, yaşayan bir anıt: Prosfygika Mahallesi
Taşınabilir nesne değil, yaşayan bir anıt: Prosfygika Mahallesi

Atina’nın merkezinde yer alan ve 103 yıllık bir mülteci geçmişine sahip olan Prosfygika Mahallesi’ndeki komünal yaşam ve süregelen direniş büyüyor. Topluluk sakinleri, devletin tahliye ve soylulaştırma politikalarına karşı demokratik konfederalizm ilkeleri etrafında birleşerek alternatif ve otonom bir toplumsal modeli yaşatmaya devam ediyor. Özellikle kadınların öncülük ettiği bu mücadelede, açlık grevi gibi radikal eylemlerle mahallenin tarihsel mirası ve kolektif öz savunma hakkı korunmaya çalışılıyor. Prosfygika Mahallesi, 27 farklı ulustan insanların bir arada yaşadığı yaşayan bir anıt ve kapitalizme karşı bir dayanışma kalesi olarak varlığını sürdürüyor. Sanatçıların ve akademisyenlerin desteğiyle yankı bulan bu süreç, toplumsal hafızanın ve ortak yaşam kültürünün devlet şiddetine karşı nasıl birer barikata dönüştüğünün de en canlı kanıtlarından biri.

Prosfygika Mahallesi’nde; tahliye tehditlerine karşı açlık grevinin 39. gününde, bedenini direniş alanına dönüştüren ve kadınların öncülüğünde yükselen otonom mücadelenin hikâyesini topluluk üyesi Suzon Doppange ile konuştuk.

Belçikalı aktivist Doppange, Yunan devletinin mahalle sakinlerini “taşınabilir nesneler” olarak tanımlayıp yerinden etmeye çalıştığını vurguluyor. Prosfygika topluluğunun, devletin tüm baskılarına karşın yerinden edilemeyeceğini ise şöyle anlatıyor: “Tek bir kökü olan ağacı sökmek kolaydır; ama sayısız iç içe geçmiş köke sahip bir ağacı sökmek imkânsızdır.”

  • Prosfygika’ya nasıl geldiniz, toplulukla nasıl tanıştınız?

Başlangıçta Belçika’dan Atina’ya eğitim kapsamında yürüttüğüm bir araştırma için geldim. Prosfygika’yı tanımıyordum; burada yaşayan insanlarla zamanla kurduğum ilişkiler topluluğu keşfetmemi sağladı. Çok geçmeden bir şeylerin farklı olduğunu sezdim: Farklı bir şey inşa ediliyordu burada. Tüm zorluklara karşın toplumsal sorunlara yanıt üretebilen, kapitalist sisteme alternatif bir komünal yaşam modeli kurmuş bir topluluktu Prosfygika. Toplantılara katılmaya, süreçleri yakından izlemeye başladım; sonunda buraya taşındım.

Taşınabilir nesne değil, yaşayan bir anıt: Prosfygika Mahallesi
Taşınabilir nesne değil, yaşayan bir anıt: Prosfygika Mahallesi

“Prosfygika’yı temsil etmek bir onur”

  • Açlık grevi en ağır eylem biçimlerinden biri. Bu karar nasıl alındı?

Topluluk, mahalleyi sonuna kadar savunma yönünde kolektif bir karar aldı; açlık grevi de bu kararın bir parçası. Savunmayı tamamlayan, gerekli görünürlüğü ve toplumsal baskıyı yaratacak bir mücadele aracı olarak değerlendirildi. Çünkü bize dayatılan baskıya karşı verdiğimiz mücadele, gerçek anlamda bir yaşam ya da ölüm mücadelesi.

Mahallenin tahliye edilmesinin insani bedeli ağır olacak: En kırılgan kesimler dahil pek çok insan sokaklara, kamplara, hapishanelere sürülecek; bir kısmı sınır dışı edilecek. Çocuklar çevrelerini, arkadaşlarını, okullarını yitirecek. Bu koşullarla baş başa kalan insanların hayatını kaybedeceği açık. Bu nedenle, topluluğu savunmak için 123 gündür açlık grevinde olan Aristotelis Chantzis ile omuz omuza durmak için ben de greve katıldım. Topluluğun ve kadın yapısının bir üyesi olarak, bu yapıdaki tüm kadınları temsil etmek benim için büyük bir onur. Çünkü onların her birinin; evlerimizin, ailelerimizin, ilişkilerimizin ve mahallemizin öz savunmasında en ön saftaki isimler olduğunu biliyorum. Kadınlar ve feminist özneler olarak, birlikte inşa ettiğimiz komünal yaşamı savunma ihtiyacımız son derece yüksek. Deneyimlerimizden ve bu deneyimlerin kolektif birikiminden biliyoruz ki ataerkil sistem yaşamın her alanında bizi baskı altına alıyor; topluluğumuzu kaybetmemiz hâlinde bu baskının üzerimizde nasıl bir ağırlık kuracağını da biliyoruz. Aşağıdan gelen kadınlar ve feminist kimlikler için bu baskı zaten iki katlı. Topluluğun temel yapılarında kadınların bu denli belirleyici roller üstlenmesi tesadüf değil; tam da bu gerçeğin sonucu.

Taşınabilir nesne değil, yaşayan bir anıt: Prosfygika Mahallesi
  • Devletin tahliye ve “soylulaştırma” politikaları en çok kadınları ve çocukları etkiliyor. Bir kadın direnişçi olarak bu tehdide karşı ne söylemek istersin?

Topluluğa yönelik tahliye ve baskı tehditleri yeni değil; yıllar boyunca farklı biçimlerde süregeldi. Ve her seferinde yanıtımız aynı oldu: Kolektif öz savunma, bu topluluğun kuruluşundan bu yana taşıdığı bir taahhüt. Ne mahallenin fiziksel alanını ne de özerkliğimizi terk etmek diye bir seçeneğimiz var, ne de böyle bir niyetimiz.

Buradaki öz savunma, birbirine bağlı tüm kolektif yapıların içinden doğan ve yaşamı ile onuru merkeze alan bir dayanışma pratiği. Kadın yapısı olarak en başından biliyorduk: Kolektif bir bedel ödemeden kişisel özgürlük mümkün değil. Bu yüzden bizi baskı altına alan her şeye karşı ön saflarda durmaya karar verdik ve bu karardan hiç vazgeçmedik.

Kadın yapısının döngüsel açlık grevine katılımını duyurduğumuz videoda şöyle söylemiştik:

“Çocuklarımızı kolektifleşme, eşitlik ve kapsayıcılık kültürüyle büyüttük. Bu mahallenin sokaklarında doğan ve oynayan çocuklarımız artık büyüdü; mahalle savunmasının ön saflarında onlar da var. Tek bir kökü olan ağacı sökmek kolaydır; ama sayısız iç içe geçmiş köke sahip bir ağacı sökmek imkânsızdır.”

“Öz savunma, kolektif yapı ve dayanışmanın parçası”

  • Prosfygika’daki Kadın Meclisi, şiddet, bakım emeği ve gündelik yaşam sorunlarına karşı nasıl bir otonom karar alma süreci işletiyor? Kadınların mahalle savunmasındaki öncü rolü direnişi nasıl etkiliyor?

Kadın yapısı 2019’da mütevazı bir başlangıçla, bir “kadın kafesi” olarak örgütlendi. Amaç yalnızca bir araya gelmekti: Birbirimizi tanımak, kültürel, siyasi, dilsel ve dinsel farklılıklarımıza karşın ortak yönlerimizi keşfetmek, ihtiyaçlarımızı kolektif olarak dile getirmek. 2021’de topluluk genel kongresinin oybirliğiyle aldığı kararla kadın yapısı, Genel Meclis’ten sonra ikinci karar alma organı olarak resmen tanındı.

Yıllar içinde gündemimizin odağına aldığımız meseleler şunlar oldu: Topluluğun işleyiş çerçevesini ve aşağıdan adalet anlayışını pratikte hayata geçirmek; kapitalist ve ataerkil sistem içinde büyümüş olmamız nedeniyle hepimizin az ya da çok içselleştirdiği sorunlu davranışları görünür kılmak ve birlikte ele almak; kolektif kültür, kolektif sorumluluk ve ortak çözüm geliştirme kapasitesini güçlendirmek.

Kadın yapısı bu meseleleri sorumluluğu tek elde toplamak yerine, feminist kimlikler tarafından başlatılan kolektif bir duruş aracılığıyla ele alır. Ataerkilliğin ve baskının yarattığı sorunları ilk fark edenler ve bunların üstesinden gelme sorumluluğunu üstlenenler çoğu zaman biziz. Bu yaklaşım sorunlu davranışlara zemin bırakmayan bir ortam yaratır; neyin kabul edilemez olduğuna dair ortak bir anlayış inşa eder ve sorumluluğu topluluğun tüm üyelerine yayar.

Bakım emeği ve gündelik yaşamda da aynı ilkeyi uyguluyoruz: Kolektif olarak ele alınan her sorun, kolektif bakış açısını besleyen bir deneyime dönüşür. Çözüm yolları, yöntemler ve araçlar paylaşılır, birlikte zenginleşir; böylece topluluğun her üyesi çözümün bir parçası hâline gelir.

Öz savunmada da bu anlayıştan ayrılmıyoruz. Herkesin bu savunmaya yapabileceği bir katkı olduğunu gördük ve bu kapasiteyi birlikte güçlendirdik. Öz savunma, yalnızca fiziksel güce dayanan ve birkaç kişiyi ilgilendiren bir mesele değil; kolektif yapının bütünlüğüne, yoldaşlık ilişkilerine ve karşılıklı dayanışmaya dayanan toplumsal bir pratik.

Taşınabilir nesne değil, yaşayan bir anıt: Prosfygika Mahallesi
Taşınabilir nesne değil, yaşayan bir anıt: Prosfygika Mahallesi
  • Kadınların öz savunmadaki bu belirleyici rolü, mahalledeki diğer yapılardan nasıl ayrışıyor? Kadın mücadelesini nasıl güçlendiriyor?

Topluluk içinde herkesi kapsayan, herkesin gerçekten özgür olabileceği bir model kurmaya çalışıyoruz. Kadın yapısı olarak bu modelin işlemesinde büyük bir sorumluluk üstleniyoruz; çünkü özgürlüğün en çok kime gerekli olduğunu en iyi bilenler biziz.

Ama şunu da net söylemeliyim: Kadın yapısı topluluktan bağımsız bir yapı değil. Kadın yapısının kültürü, topluluğun kültürüdür; birbirinden ayrı düşünülemez. Öz savunma da bu bütünlüğün bir parçası. Tüm yapılar bu savunmada bir role sahip; çünkü mahalleyi savunma kararı, topluluğun her parçasını kapsayan kolektif bir karardır. Öz savunmayı asıl güçlü kılan da budur: herkesin içinde bir yeri olması, herkesin bu mücadelenin bir parçası olduğunu bilmesi.

Demokratik konfederalizm: Farklılıktan güç üretmek

  • 27 farklı ulustan insanın yaşadığı bu mahallede, farklı kültürlerden gelen kadınların ortak bir direniş hattında buluşması mahallenin kolektif ruhuna nasıl yansıyor?

Topluluğun vizyonunun özünde şu ilke yatıyor: Ortak bir asgari değerler ve ilkeler çerçevesi üzerinde uzlaşarak tüm farklı parçaları bir araya getirmek. Asıl mesele, çoklu kimlikleri ve farklılıkları bölünme kaynağı olmaktan çıkarıp çeşitlilik aracılığıyla en kapsayıcı ve çoğulcu sonucu üreten bir dinamizme dönüştürmek. Hepimizi bu toplulukta bir araya getiren ihtiyaç ile feminist kimlikler olarak öz örgütlenmemizin kaynağı, farklı biçimler alsa da ortak bir kökene dayanıyor. Topluluk özünde, farklı kimliklerin gelişmesine zemin hazırlar; farklı kültürlere ve yaş gruplarına alan açar, her grubun özerk biçimde örgütlenmesine olanak tanır. Gençler, çocuklar, Türkiye ve Kürdistan’dan gelen çeşitli siyasi yapılar; hepsi demokratik konfederalizm ilkeleri temelinde bu komünal yaşamı benimsedi ve burada kök saldı.

Farklılıklarımızı kimliğimizin bir parçası olarak görüyoruz. Bunun yanı sıra kolektif bir kimlik de inşa ediyoruz; topluluk kültürümüzü birlikte güçlendiriyoruz. Her parça kendi özerkliğini koruyor, kültürünü bütüne saygı ve uyum içinde ifade ediyor. Böylece tabandan yükselen bu çoğul doku ortaya çıkıyor: Birbirinden bu denli farklı insanlar kolektif biçimde örgütlenebiliyorsa ve bu çeşitliliği güçlü bir komünal kültüre dönüştürebiliyorsa, bu başka toplulukların da başarabileceğinin somut bir kanıtıdır.

  • “Kadın kafesi”nden ölüm orucuna uzanan bu örgütlülük süreci, Atina’daki ve dünyadaki diğer sosyal hareketlere nasıl bir örnek sunuyor?

Bedelsiz ve aşılmaz bir mücadele yoktur. Batı dünyasındaki hareketlerin içinden geldiğimiz için, o hareketlerin sınırlarını iyi tanıyoruz: Devletin çizdiği ve bizim de kabul ettiğimiz sınırları. Bu yüzden en başından biliyorduk: Bu mücadele o sınırları aşmak zorunda ve bedelini ödemeden kazanılacak bir zafer yok. Peki bu nasıl mümkün olur? Güçlü yoldaşlık bağları ve derin bir adanmışlıkla; başkasını kendinden biri olarak gördüğünde, topluluk bağları bireysel sınırların önüne geçtiğinde, korku yalnız taşınmak yerine kolektif olarak paylaşılıp birlikte aşıldığında mümkün olur.

Herkesin kendini aştığı bu kolektif dönüşüm sürecinde, kadınlar ve feminist kimlikler tarih boyunca hep ön saflarda yer aldı; rolleri, sorumlulukları ve riskleri üstlendi. En katı dönemlerde bile böyle oldu; çünkü özgürlük ihtiyacını en derinden hissedenler onlardı.

Bu mücadele aynı zamanda birlikte kazandıklarımızı da savunma mücadelesi. Feminist kimlikler olarak sürekli gelişiyoruz; kendimizi en çok tanımlayan çerçeve olarak benimsediğimiz topluluk feminizminde pratiğimiz şu arzudan doğar: Hep birlikte ilerlemek, herkesi kapsamak, kolektif özgürlüğe bir adım daha yaklaşmak. Kadın yapısı olarak toplumsal önerimizi açıkça dile getiriyoruz: Her grupta, her mahallede özerk kadın örgütleri kurulsun; aşağıdan gerçek bir adalet sistemini hayata geçirebilecek dönüştürücü adalet yapıları oluşturulsun.

“Yaşamı yaşamla karşılayan direniş”

  • Devlet sizi “hareketli engeller” olarak tanımladı. Bedeninizi bir direniş alanına dönüştürmek bu yaftalamaya nasıl bir yanıt oluşturuyor?

Devlet, burada insanların yaşadığını çok iyi biliyordu. Buna karşın mahallenin tahliyesi için imzalanan sözleşmede insanlardan değil, “taşınabilir nesnelerden” söz ediliyordu. Açlık grevi bu gerçeği görünür kıldı: Burada yaşayan ve mücadele eden insanlar var; ve bu insanlar mahalleyi, ilişkilerini, bu örgütlenme modelini gerekirse yaşamları pahasına savunmaya hazır.

İşte tam da burada iki zıt tutum yüzleşiyor: Devletin insan yaşamına bakışı ile bizim tutumumuz. Bir tarafta insanları “taşınabilir nesne” olarak gören bir anlayış; diğer tarafta bedenini ortaya koyarak tehlike altındaki herkesi savunan, yaşamı yaşamla karşılayan bir direniş.

  • 103 yıllık mülteci hafızasını “yaşayan bir anıt” olarak geleceğe taşımak için kurulmakta olan toplumsal tarih müzesi, devletin yıkım planlarına karşı nasıl bir kültürel barikat oluşturacak?

Tarihsel hafıza, özellikle mücadelelerin ve direnişlerin mirası, ancak yeni mücadeleler aracılığıyla canlı kalabilir; o mirası kanında taşıyan ve pratiğiyle zenginleştiren mücadeleler sayesinde. Bu binaların tarihini ilk yerleşim günlerinden bugüne izlediğimizde gördüğümüz de tam olarak bu: Direnişin, mülteciliğin ve aşağıdan gelen halkların hikâyesi.

Bu mahalle, fiziksel yapısı itibarıyla her zaman yoksul insanların yaşamlarını paylaştığı bir yer oldu; bugün de öyle. Modern Yunan tarihinin kritik dönemeçlerinde de bu mahallenin izi var: Alman işgaline karşı direnişte etkin bir rol oynadı; İç Savaş yıllarında gerillalar için sığınak ve üs oldu; o yılların izleri bugün hâlâ cephelerde okunuyor. Diktatörlük karşıtı mücadelede de yerini aldı ve zamanla tarihî ve kültürel mirasın koruma altındaki bir anıtı olarak tescil edildi.

Yakında mahallede kapılarını açacak müze, ölü nesnelerin vitrinlerde beklediği geleneksel bir sergi mekânı olmayacak. İnsanların bir eşyayı kendi hikâyesiyle birlikte bırakabilecekleri, sözlü tarihin yaşatıldığı, aşağıdan gelen insanların iç içe geçmiş yolculuklarının canlı bir kaydının tutulduğu farklı bir yer olacak.

Bu müze aracılığıyla mahallenin tarihi ve açtığı yol izlenebilecek: Yalnızca uzak geçmişte değil, devlet destekli baskı ve 2000 yılındaki tahliye girişimine karşı direniş gibi yakın dönem dönüm noktalarında da; son on altı yılda topluluğun kolektif örgütlenme deneyiminin önemli anlarında da. Evlerin komünal mülkiyeti, kadınların öz örgütlenmesi, kuşaklar arası dayanışma; bunların hepsi bu tarihin parçası.

Bu toprakta kökler çok derinlere uzanıyor. Topluluk, varlığını ve gelişimini sürdürerek bu tarihi canlı tutuyor; kolektif hafıza damarlarında dolaşıyor. Bu gerçek bizi öylesine organik biçimde birbirine bağlıyor ki yerinden edilmek neredeyse imkânsız hâle geliyor. Kolektif hafıza öz savunmamızın ayrılmaz bir parçası; çünkü neyi savunduğumuzu bilen bir topluluk, savunmayı da bırakmıyor.

  • Aralarında Oscar ödüllü yönetmen Yorgos Lanthimos ve Haris Alexiou’nun da bulunduğu pek çok sanatçı ve akademisyen mahalleye destek verdi. Bu uluslararası yankı direnişinize nasıl bir moral ve siyasi meşruiyet katıyor?

Şu anda yürütülen mücadele, Yunan toplumu açısından merkezi bir siyasi olay; toplumsal adalet için verilen tüm mücadelelerin buluştuğu ve birbirine bağlandığı bir nokta. Aynı şey uluslararası düzlem için de geçerli. Bu mahalle yalnızca kuruluş biçimiyle değil, dünyanın dört bir yanındaki özgürleşmiş bölgeler ve devrimci hareketlerle kurduğu köklü ilişkiler sayesinde enternasyonalizmi temel eksenlerinden biri hâline getirdi.

Bu mücadeleyi kazanmak için geniş bir dayanışmaya ihtiyacımız var: Toplumun tüm kesimlerinin, ezilenlerin, ilerici bireylerin ve kültür-sanat dünyasının seferberliğine. Çünkü bu zaferi kazandığımızda kalıcı bir miras bırakacak ve daha pek çok zaferin önünü açacak.

Bu bağlamda pek çok sanatçı ve akademisyen, toplumun ve mücadelesinin ayrılmaz bir parçası olarak topluluğun yanında durdu. Bu destek sayesinde hem Yunanistan’da hem de uluslararası alanda şu gerçek görünür hâle geliyor: Kültürün asıl oluşum zemini toplumdur; aşağıdan gelen kültürdür. Sanat ve bilgi, yalnızca seçkin bir azınlığa hizmet ettiğinde, kapitalizmin ve iktidarın ideolojik aygıtına eklemlendiğinde anlamını yitirir. Buna karşılık kolektif deneyimlerden doğduğunda, ortak yolculukları ve kazanımları dile getirdiğinde taban kültürünün en canlı, en yankı uyandıran ifadesine dönüşür; üstelik bu iki dünya arasındaki çatışmada son derece güçlü bir silah hâline gelir.

Medyascope'u destekle. Medyascope'a abone ol.

Medyascope’u senin desteğin ayakta tutuyor. Hiçbir patronun, siyasi çıkarın güdümünde değiliz; hangi haberi yapacağımıza biz karar veriyoruz. Tıklanma uğruna değil, kamu yararına çalışıyoruz. Bağımsız gazeteciliğin sürmesi, sitenin açık kalması ve herkesin doğru bilgiye erişebilmesi senin desteğinle mümkün.