“Bolluk ve Özgürlük” yazarı Pierre Charbonnier: Kartlar yeniden dağıtıldığında hazır olmak gerek

Share on facebook
Share on twitter
Share on pocket
Share on email
Share on print

Pierre Charbonnier filozof, Fransa’da Bilimsel Araştırmalar Ulusal Merkezi CNRS’te araştırmacı ve Sosyal Bilimlerde İleri Araştırmalar Okulu EHESS’in Düşünümsellikler Üzerine Dallar-arası İncelemeler Laboratuvarı LIER-FYT mensubu. “Bolluk ve Özgürlük, Fikirlerin Çevresel Bir Tarihi”ni (Abondance et liberté, Une histoire environnementale des idées, La Découverte, Ocak 2020) yayımladı. Bu çalışması medyada alışılmadık bir yankı yarattı ve en militan çevreci ortamlardan sol partilerin yönetimlerine kadar, elden ele dolaşıyor. Baş tezinin kendini kolaylıkla dayatıyor olmasının bunda çok payı var tabii: Bolluk ile özgürlüğün bu birleşmesinde, hem siyasal toplumlarımızın devindirici gücünü, hem de çözmek söz konusu olduğuna göre toplumların yüz yüze kaldığı benzersiz meydan okumayı teşhis ediyoruz. Ama bunun ötesinde, Pierre Charbonnier’nin yöntemi, modernliğimizin, özellikle de üç yüzyıldır o modernliğin içinde gelişen siyasal düşüncenin son derece uyarıcı bir tekrar okumasını yapma olanağı veriyor. Şu ânın hedefleri üzerine hasbıhâle girmeden önce, o geriye dönük aydınlatmasıyla başlamak istedik. Söyleşiyi yapan Milo Lévy-Bruhl Sosyal Bilimlerde İleri Araştırmalar Okulu EHESS’te siyaset felsefesi doktorası yapıyor ve Hémisphère gauche (“Sol Yarımküre”) yönetiminde. Le Vent Se Lève işbirliğiyle yapılan söyleşiyi Türkçe’ye Haldun Bayrı çevirdi:

Milo Lévy-Bruhl: “Bolluk ve Özgürlük” adlı kitabınız derinlemesine yenileştirici bir siyasal düşünce tarihi öneriyor. Doğa fikri üzerine kavramların soykütüğü ya da metafizik tartışmalardan ziyade, bunun içerdiği, “toprağın siyasal elverirlikleri”nin (affordances politiques de la terre) izleriyle ilgileniyorsunuz. Filozofların, sosyologların, iktisatçıların teorilerinin ne kadar içsel biçimde maddîliğin damgasını taşıdığını gösteriyorsunuz.

Pierre Charbonnier: Felsefe öğrenimi gördüğümüz zaman, egemenlik gibi, meşruluk gibi, hukuk gibi, görünürde siyasal anlaşmayı/paktı düzenleyen mefhumlara dikkatimizi odaklamayı öğrenir ve içinde bu mefhumların yoğurulduğu maddî evreni sileriz; zira o evren ikincil ve az kavramsal telakki edilmektedir. Bu yüzden, çevre sorunuyla ilgilenip geriye doğru baktığım zaman, siyaset felsefesinde hâkim olan tarihyazımında maddî süreksizliklerin hiç hesaba katılmadığını şaşkınlıkla gördüm. Dolayısıyla siyasal fikirlerin tarihini, ortak varoluşun maddî dayanaklarının tarihinde çıkagelen kopuşlarla ilişkilendirerek, bizatihi fikirlerdeki heterojen dönüşümlerle ilişkilendirerek yeniden düzenlemek istedim: Mesela toprağı sahiplenme şekillerindeki ya da enerji rejimlerindeki değişimler; buradan ise, “Siyasal Fikirlerin Çevresel Bir Tarihi” çıktı. Hedef, siyasal düşüncede yer, kaynak ve arazi kullanımları üzerine bir düşüncenin izinin bulunduğunu; kaideler düşüncesinin süregitme, bir yerde oturma ve öğrenme şekillerine havale ettiğini göstermekti. “Toprağın siyasal elverirlikleri” diye adlandırdığım budur.

MLB: Tekrar okumasını yaptığınız ilk yazar Hugo Grotius’ta berrak bu…

PC: Felsefe öğreniminin kendini kapattığı yorumbilimsel (herméneutique) sayıklamanın muhtemelen en çarpıcı örneğidir bu. Grotius’u çalışan bir felsefe öğrencisi, onun saplantıları dışında her şeyden konuşulduğunu duyar. Nedir bu saplantılar? Deniz, toprak, akarsular, dağlar; sınırları çizerken bunların nasıl hesaba katılması gerektiği vb.. Savaş ve Barış Hukuku’nun (çev.: Seha L. Meray, Say Yay., 2011) bir siyasal ekoloji metni olduğunu söylemek söz konusu değil; fakat 17. yüzyılda yerleşmekte olan ve baş mimarlarından biri Grotius olan (Hollanda imparatorluk girişimine eşlik eden uluslararası hukuku o tasarlamıştır) yerel ve uluslararası siyasal düzenin, mekân ve kaynaklar dağılımının yapılış şekline tamamen bağımlı olduğunu bize anlatan bir metindir. Cicero’ya ve dinî metinlere atıfların berisinde, olduğu haliyle arazinin siyasal idaresi sorunu vardır. Başka deyişle, bir kolektifin ortamıyla arasındaki ilişkiler sorunu benim kişisel bir kaprisim değil; zaman zaman kendini gösteren yan bir sorun değildir bu; gözlerimizin önünde, metinlerin göbeğindedir. Topluma düzen vermek ve fizikî dünyayla bir ilişki inşa etmek, aynı ameliyedir, sürekli olarak. Philippe Descola’ya borçlu olduğum ve felsefede yöntembilimsel ilke olarak gözetilmeyi hak eden bir fikir bu. Buna dikkat gösterip, genel kabul gören metinler nazarında serbestleşerek, fikirler tarihi fikirlerin çevresel bir tarihi haline gelebilir yani: Ekolojik düşüncenin bir soyağacı değil, fakat içinde fizikî dünyayla, araziyle kolektif ilişkiler sorununun zaten yer aldığı bir modern siyasal düşünce soyağacı.

MLB : Ama yine de, siyasal düşüncenin yaptığının, bulunulan ortamın dinamiklerini aktarmaktan ibaret olduğunun söylenmesi söz konusu değil.

Bruno Latour

PC : Evet, “toprağın siyasal elverirlikleri” deyişini kullanıyorum; çünkü tersine, çevre düşüncesinde bazen aşırı bir maddî determinizm buldum. Oysa, “imkânlar” diye çevirebileceğimiz “affordances/elverirlikler”, maddî katmanın ekonomik ve sosyolojik örgütlenme şekillerini otomatik ya da zorunlu bir biçimde belirlemediği, ama eylem için tutunma noktaları sağladığı anlamına gelir. Burada da Bruno Latour’un etkisi hissettiriyor kendini: Modern siyasal hayalgücünün kara kutusunu açmak için yapılan toplumsal-siyasal tartışmalarda, insan dışındaki varlıkları başlı başına taraf olan bir ortak gibi görelim. Sanayi öncesi dönemle ilgilenerek sergileyebiliriz bunu. Ekonomik ve simgesel sermayenin esasen temel yapılardan geldiği bilindiğinde, John Locke’u tekrar okuruz ve benim tekrar yerine oturtmayı denediğim bir toprak iyileştirme teorisini buluruz onda. John Locke’a göre, sahibi olmak için toprağı iyileştirmek gerekir; –bu iyileştirme kapasitesinin hiç bulunmadığını söylediği– Amerika Yerlileri’yle muayyen bir jeopolitik ilişkiyi ve siyasal özne ile modern yönetim biçimleri üzerine bir kavrayışı haklı çıkarmaktadır bu. Yurttaşın özgürlüğü ile cumhuriyetçi iktidarın onun nazarındaki sınırları toprağı bu sahiplenme ilişkisine bağlıdır. Cumhuriyetçiliğin ve modern siyasal özgürlük biçimlerinin gelişmesinin ekolojik bir katmanı vardır. Ama aynı zamanda bu katmana bağlı tartışmalar da vardır; mesela kendileri de, Thomas Paine’in 1797’de yayımladığı Agrarian Justice (Ortak Akıl, İnsan Hakları ve Tarımsal Adalet içinde, çev.: Faruk Gültekin, Doruk Yay., 2013) gibi, tarımsal dünyaya atfen hazırlanan, Locke’daki mülk sahibi cumhuriyetçilikle rekabet halinde olan adalet talepleri vardır. Toplumsal düzeni örgütlemenin farklı tarzlarına yol açan farklı arazi düzeni şekilleri. Başka deyişle, mekânları ve kaynakları kullanma, paylaşma ve onları dönüştürmede birbirine rakip tarzlara dayalı toplumsal çelişkiler hep vardır.

“Dün olduğu gibi bugün de, eşitsizlikleri haklı gösterme sistemleri, dünyayı kullanım biçimlerinde gömülüdür”

Thomas Piketty

Kaldı ki, Thomas Piketty’nin son kitabı bu bakımdan hayli ilginç. Modern ekonomik eşitsizliklerin yeniden üretimini sağlayan ideolojik ağırlık merkezi haline getiriyor mülkiyeti. Haklı kuşkusuz; ama bunun önce toprağın mülkiyeti, sonra makinelerin mülkiyeti olduğunu; dolayısıyla da paranın, toplumsallığın kendi dünyasına eklemlendiği yerde bulunduğunu söylemeyi ihmal ediyor. Çalışmalarını çok beğeniyorum, ama anlattığı hikâyeyle sorunun bu boyutunu bütünleştirseydi, vergi adaletinin iklimsel çıkmazla sorunlarını daha iyi dile getirebilirdi: Dün olduğu gibi bugün de, eşitsizlikleri haklı gösterme sistemleri, dünyayı kullanım biçimlerinde gömülü.

MLB : Bu tartışmalardan biri, anlaşılmasını karmaşıklaştırmayı mümkün kıldığınız liberalizmle ilgili.

PC : Gerçekten de liberalizmin çok sayıda versiyonu var. Önce, 18. yüzyılda, çok sayıda çağdaş versiyonu, Fizyokratlar adı verilen Fransız Aydınlanmacıları ve Britanyalı liberaller, Adam Smith ve David Hume, sonra Ricardo ve Malthus. Britanyalı liberaller için, üretimsel ve tarımsal yapıların modernleştirilmesi toplumsal yapılarda bir modernleştirmeyle, statülere bağlı eski hiyerarşilerden azat olmuş bir sivil toplumun doğuşuyla atbaşı gider; fakat içlerindeki feodalizmle tüccarların atılımına direnen fizyokratlar için bu böyle değildir. İngilizler, özellikle de Smith, aristokrasinin mahpusu kalan ve proto-kapitalist burjuvazinin dönüştürücü iktidarından kendini sakınan Fransız iktisatçılarını madaraya almışlardır. Ama bir bakıma ilginç bir görüştür bu; çünkü bugün bile hâlâ, özellikle çok sayıda güney ülkesinde gözlemlenenlere daha çok tekabül etmektedir. Çoğu zaman, sermaye yatırımı gelip geleneksel alışveriş biçimlerinin üzerine oturmaktadır; öyle ki, ticaret harici dayanışma biçimlerine önem veren topluluk yaşam biçimleri, parça parça, tamamlanmamış ve elbette eşitliksiz bir modernleşmeyle bir arada var olmaktadır. Rosa Luxemburg’un daha 20. yüzyıl başında sözünü ettiği, gelişmişlik ve azgelişmişlikten oluşan bu yamalı bohçayı dünyanın hemen her yerinde bulmaktayız. Atlantik dünyası müstesna tutulursa, “ekonomik kalkınma”, Smith’in liberal anlaşma üzerinden savunduğu o bolluk yoluyla azat oluş ütopyasından ziyade Fizyokratlar’ın tasvir ettiklerine benzemektedir. Ama elbette, liberal anlaşma önemlidir, çünkü siyasal modernliğin merkezinde kendini dayatmıştır. Mesela birkaç yıl sonra bu anlaşmayı Condorcet’de, daha sonra da sanayicilikte/endüstriyalizmde buluruz.

MLB : Üstelik ardıl uyarlanımın (exaptation) güzel bir örneğini göstermiş. Kitabınızın merkezinde yer alan fikirlerden biri bu; liberalizmin anlaşılmasını maddîlikle ilişkilerdeki değişimleri hesaba katarak karmaşıklaştırmanızı da mümkün kılıyor.

Karl Marx

PC : Ardıl uyarlanım (exaptation), biyolog Stephen J. Gould tarafından aynı bir yapının içindeki bazı işlevlerin evrimini tasvir için icat ettiği bir terim. Bunun en tipik örneği, önce sıcaklık düzenleyici bir işlevi olan kanadın, yapısında bir değişim olmaksızın uçmayı mümkün kılacak olmasıdır. Aynı şeyin fikirlerle de, bizim bahsimizde ise liberal fikirlerle de olabileceğini düşünüyorum. Teorik yapı aynı kalır, ama bir fikrin işlevi, yani hizmet ettiği siyasal hedef değişir. Liberallikteki mülkiyet fikri örneğini alıyorum. Locke’da, mülkiyet siyasal bir özneyi tanımlamaya yarar; iyileştirdiği bir toprağın sahibi olan özgür ziraatçidir; ki bu da onu, doğal hakkının tecavüze uğramasına ve istimlak edilmeye karşı korur. Dolayısıyla mülkiyetin nasıl bir korunma aracı gibi düşünülebilmiş olduğu anlaşılır. Ama tedrici olarak, üretimdeki toplumsal ilişkiler sanayiyle birlikte evrim geçirdiğinden, mülkiyet artık sadece basit bireysel mülkiyet olmaz; ortalıkta görünmeyen büyük arazi sahibinin kazanç getiren mülkü ve sanayi üretim araçlarının mülkiyeti olur. Bundan itibaren mülkiyete bağlanmanın, tarımsal dünyadaki maddî koordinatlarda önem arz eden bağlanmayla alâkası kalmaz. Mülkiyeti savunmak artık mülk sahibi bireyi savunmak değildir, büyük mülkiyeti savunmaktır. Dolayısıyla soylu bir miras zemininde; özgürlüğün, eşitliğin, mülkiyetin ve güvenliğin eklemlenmesi etrafında dönen Fransız Devrimi’nin büyük bildirgelerinin ve Aydınlanmacılar’ın mirası zemininde, eşitsizlikleri savunmaktır. Dolayısıyla Proudhon’un ortaya bâriz bir biçimde koymuş olduğu sürekli bir belirsizlik vardır. Marx ne demiş olursa olsun, sanayi çağında bireysel küçük mülkiyetin savunulması adına, kapitalist mülkiyetin yoğunlaşmasını haklı göstermek için bu belirsizliğin kullanıldığını Mülkiyet Nedir?’de (çev.: Devrim Çetinkasap, Türkiye İş Bankası Kültür Yay., 2019, 9. bas.)  Proudhon kusursuz göstermiştir. Adolphe Thiers’in 1848’de yayımladığı ve yüzyıl boyunca sayfa sayısı çoğalarak tekrar basımları yapılan Mülkiyet Üzerine, bunun en inandırıcı örneğidir: Önce halktaki adalet talebinin taşıyıcılığını yaptıktan sonra, aynı mefhum aynı taleplere karşı kalkan hizmeti görme durumuna düştüğünde, mülkiyetçilik fanatikliği anlam değiştirmektedir.

“Hemen hemen aynı teorik içeriği muhafaza eden ‘liberalizm’, bir dönemden diğerine, bana çok farklı görünen bir ideolojik işleve bürünüyor

MLB : Bu sanayi mülkiyeti, sizin modernliğin ikinci doğuşu diye adlandırdığınız olay tarafından maddî koordinatların bütünüyle alt üst edildiği bir dünyaya tekabül ediyor. Liberal anlaşma burada yeni anlama bürünüyor ve bolluk ile özgürlük de hakikaten burada raptolunuyor.

PC : Aslında, zaten Locke’dan beri siyasal azatlaşma süreci varoluşun maddî araçlarının büyümesi bakımından kodlanıyordu. Toprağı çevirme, açma, verimini artırma, tek kelimeyle iyileştirme olgusu, siyasal azatlaşmayı temin edecek üretkenlik kazançlarını mümkün kılar. Ama üretkenlik kazançlarının elde edilmesinin maddî bir tavanla sınırlı olduğu, herkes için açıkça bellidir o zaman; Malthus böyle düşünür, Ricardo ise azalan randımanlar yasasıyla bunu dile getirir. Oysa, Antonin Pottier’nin çalışmalarının göstermiş olduğu gibi [1], emeğin bölünmesine bağlı yoğun üretkenlik kazançlarına, yaygın üretkenlik kazançları eklenecektir: yeni üretim mekânlarına, yeni topraklara niceliksel erişim ve bilhassa yeraltında kömür, sonra da petrol ile sıkıştırılmış üretim mekânlarına erişim [2]. Ondan sonra, maddî varlıkların fethi ve –liberal anlaşma onları birbirine bağladığı için– özgürlük denen simgesel varlığın fethinin görünür sınırı kalmaz. Artık özerklikle toprağın iyileştirilmesi arasında değil de özerklik ve ekonomik çemberin sınırsızlaştırılması arasında bağlanma olduğunda, liberal anlaşma da anlam değiştirir. Smith’ten Malthus’a maddî ufku oluşturan organik kısıtlılıklar evreniyle Victoria döneminde beliren imparatorluk ve fosil enerjilere bağlı büyüme imkânları evreni arasında, liberalizm bütünüyle değişir. Bir dönemden diğerine aşağı yukarı aynı kuramsal içeriği muhafaza eden “liberalizm”, bana çok farklı gelen bir ideolojik işleve bürünüyor.

William Stanley Jevons

MLB : Bununla birlikte özgürlükle bolluğun birbirine böyle düğümlenmesinin bazı yazarlarda rahatsızlık da yarattığını gösteriyorsunuz.

PC : Evet, bollukla özgürlüğün böyle birleştirilmesi hususunda çok erkenden teyakkuz çağrıları olmuştur. 19. yüzyılda en az Kapital kadar önemli olan Maden Sorunu kitabında (1865) [3], Jevons şu paradoksu sunar: Şayet İngiltere özgürlüğünü kömüre borçlu olan bir siyasal varlık ise, artık kömür kalmadığında ne olacaktır? Bu önermeyi izleyen bir dizi hesaplama yardımıyla, birinci olarak, daha fazla kömürü olan ABD’nin yakında İngiltere’den daha güçlü olacağını ileri sürer; sonra da daha yaklaşık bir asırlık kömür kaldığını belirtir — oysa İngiliz kömür madenlerinde altmışlı yıllarda ilk kapatmalar başlamıştır. Kalburüstü bir gelecek öngörüsüyle beraber, Jevons bilhassa arıza çıkaran soruyu sorar: Bolluk olmadan özgürlük nasıl muhafaza edilir? Elbette Jevons ne petrolü ne nükleeri öngörmektedir, ama 19. yüzyılda bütünsel prodüktivist masumiyet olmadığını ispat eder. Bilhassa, bu kitabın yol açtığı tepkiler ilginçtir. Jevons’a derhal cevap yetiştiren kimseler, onun abarttığını, daha tasarruflu dönüştürücüler ve yeni kaynaklar vb. bulunacağını söylemişlerdir — yani bize bugün petrol hakkında anlatılanın aynısını. Bilinen bazı tartışmalarla aradaki çok sayıda benzerlik üzerine meslektaşım Antoine Missemer tarafından çalışılmıştır [4].

“Sonradan bakınca, ‘Prodüktivizm kötüdür’ denebilir, ama geleceğe yönelik umut da vermekteydi o

MLB : Jevons’a rağmen, 1. Dünya Savaşı’ndan sonra ABD’de sizin tekrar ele aldığınız muhafazakârlık hareketinin dile getireceği benzer eleştirilere rağmen, bollukla özgürlüğün birbirine bağlanması üzerine düşünümsellik toplumsal mücadelelere mahal vermemişti.

PC : Evet ve bunun nedenini hatırlatmak önemli: Fosil zeminine dayalı ekonomik kalkınma modeli halk sınıflarında çok derin bağlılıklara yol açmıştır; çünkü geleceğe yönelik olumlu bir tasarımdan yana olduğunu iddia edebilen bir modeldir bu. Geleceğe yönelik olumlu bir tasarım ise, hiçbir şeyleri ya da çok az şeyleri olup özlemlerinin bir kısmını sonraki kuşaklara aktaranların aradığıdır. İlerleme buydu, çocuklarımız ve çocuklarımızın çocukları için her şeyin daha iyi olacağı fikriydi; hiçbir şeyiniz olmadığında bile, sömürüldüğünüzde bile, sineye çekilen fedakârlıkların bir karşılığının olacağı fikriydi. Bunun için, ekonomik sömürü yapısal olarak kuşkusuz ne kadar adaletsiz olursa olsun, gelecek seçeneğine ortak olma yoluyla halk sınıflarında hayli geniş bir bağlılığa yol açmaktadır; kömürün büyük gücüdür bu, genel olarak kalkınmanın… Sonradan bakınca, “Prodüktivizm kötüdür” denebilir, ama geleceğe yönelik umut da vermekteydi o; Atlas Okyanusu’na bakan toplumsal demokrasilerdeki katmanı oluşturan, kazançların paylaşımındaki muazzam mücadelelerin ise, üretim ilişkisi içine gömülü bu ilişki haricinde hiçbir anlamı yoktur.

Dolayısıyla bu üretim ilişkisinin ekolojik açmazlarını miras olarak devralırız, ama aynı zamanda –ve bütün zorluk da buradadır– bu düğümlenme içinde inşa edilmiş toplumsal adalet biçimlerini de tevârüs ederiz: Hakları bir üretkenlik zemini üzerinde elde etme alışkanlığını edinmişizdir.

MLB : Bu nedenle sosyalizm, yani 19. yüzyıldan beri adalet beklentilerine ve mücadelelerine yön veren hareket, bolluk ve özgürlük arasındaki anlaşma içinde eşleşiyor. Bununla birlikte, çok ikna edici biçimde gösterdiğiniz gibi, bugün bunu ihmal etmek yanlış olur.

PC : Şimdiye kadar siyasal ekolojinin entelektüel ve ideolojik iş malzemesi, kapitalist de olsa sosyalist de olsa prodüktivizmin eleştirisidir. Oysa böyle bir hesap, ya prodüktivizmle lekelenmiş olan sosyalizmle tamamen ilişiği kesmeye, ya da onda bulunmayan bir araçsallaştırılmamış doğa telakkisinin nüvesini Marx’ta hayallemeye götürür – anti-kapitalizm ile ekolojinin el ele gittikleri konusunda kendini temin etmek için. Ben başka şey öneriyorum. Sosyalist geleneğin ilk çevrecilik olup olmadığını ya da sorunun ondan gelip gelmediğini bilmek değil derdim; kaynaklarla, yaşam mekânıyla ve bilgiyle ilişkinin siyasal kavranışlarının işlevini sosyalistlerin ne şekilde değiştirdiğiyle ilgileniyorum. Yapmış olduklarıyla ilgileniyorum! Liberaller ardıl uyarlanım (exaptation) yolunu izledikleri ve hiçbir şeyin değişmemiş olduğunu, özgürlükle mülkiyet arasındaki anlaşmayı savunmaya devam etmek gerektiğini ileri sürdükleri zaman, sosyalistler buna karşı çıktılar. Elbette tarihsel bir yönelime, yani ilerlemeye tekabül eden “bolluk-özgürlük” zemininden yola çıkmışlardı; ama üretkenlik kazançlarının –bolluğun– fethinden sadece bireysel özgürlükle kalmayıp toplumsal özgürlüğün de hayata geçmesine yol açabilecek siyasal yapıların çıkmasını talep ettiler. Bu bakımdan sosyalizm, siyasal örgütlenme ile, dünya ve maddîlikle kolektif ilişkiler arasındaki bağlar üzerine son derece kuvvetli bir tez taşımaktadır. Güncelliğini koruyan, ama dünyayla girilen yeni kolektif ilişkilerle bütünleşmesi gereken bir tezdir. Sosyalizm her zaman insanın ve maddenin büyük kurulumlarına bir müdahale olmuştur. Kaldı ki onun farklı varyantlarına dönüyorum: Proudhon ya da Durkheim’da sanayi demokrasisinin standardı olarak sosyalizm, Saint-Simon ya da Veblen’in teknokratik sosyalizmi ve Marksist sosyalizm. İngiliz William Morris ya da kitaplarında Serge Audier’nin sözünü ettiği John Ruskin’in İngiliz kırsalcı sosyalizmi gibi tartışmadığım başka versiyonlar da var. Bir başka tanınmayan sosyalist, Pierre Leroux, toplumsal eşitsizlikler yapılanmasının artık statü sorunlarına değil maddî sahiplik sorunlarına dayandığını çok iyi görmüştü: Neye sahip olduğun değil, bir şeye ne miktarda sahip olduğun önemlidir. Bir tezek yığınının üzerinde dünyanın kralı olabilirsin, der. Aklımıza elbette, soylu hiçbir tarafı olmayan, ama çok miktarda sahip olunduğunda sermaye doğuran kömür gelir. Tahlilinden sonra, her iyi sosyalist gibi, toplumun örgütlenmesi üzerine kendi teorisini önerir. Toprağın verimini belirleyen dışkı maddesi de dahil her şeyin tekrar kullanılmasının gerektiği döngüsel bir toplumsal metabolizmanın teorisidir bu. Onun için sosyalizmin bir koşuludur bu; “dışkısal sosyalizm” diye adlandırabiliriz bunu. Ama varyantın ne önemi var; sosyalizm daima liberalizmin kapalı bırakmak istediği maddî sorunu tekrar açmayı denemiştir, çünkü bu sorun bir sürü ufak kirli sırları saklamaktadır: mülkiyet ile sömürü arasındaki bağ, sömürgecilik, vb..

Karl Polanyi

MLB : Hatta Polanyi’nin sosyalizmi, maddî sorundaki köylü boyutuna kadar sorgulamaya vardırıyor işi.  

PC : Bugün hiç öyle gözükmüyor, ama iki dünya savaşı arasında nüfusun neredeyse yarısı köylülük faaliyetlerine bağlıdır. Marksizm ise tarım sorununu emekçi ile mülk sahibi arasındaki çelişkiye indirgemiştir. Köylünün toprağına bağlılığı, ekonomik değil hafıza, maneviyat, din bakımından bağlılığı ve bu toprağın metalaştırılmasının akabinde köylü kimliğinin kaybı, Marksist sosyalizm tarafından yok sayılmıştır. Tersine, muhafazakârlık tarafından ve –Polanyi nüanslara takılmaz– kendilerini toprakla çok eskilerden yadigâr bu ilişkinin koruyucuları olarak takdim edebilen faşizm ve totalitarizmler tarafından el konulmuş ve araçsallaştırılmıştır o. 20’li ve 30’lu yıllarda, toprakla sahici bir ilişkinin kutsanması, Heidegger’in, başka bir biçimde Carl Schmitt’in ve elbette Barrès’in muhafazakâr devriminin merkezindeki konudur; vesayetten kurtulmak isteyen tarafın önünde ise, toprakla, milliyetçi de olmayan, müphem bir kökleşmişlik fikrine de sıkışmayan bir ilişki düşünmek için yer kalmamaktadır. Bu sorunu hisseden bir tek Polanyi değildir. 1935’te, Canguilhem, o çok güzel metni “Faşizm ve Köylüler”i (Le fascisme et les paysans) yazar; bu kitapta, toprağın koruyucularının sosyalistler değil milliyetçiler olduğu fikrinin cazibesine kapılan köylülere hitap etme gerekliliğine işaret eder. Almanya’da Ernst Bloch aynı nedenle köylü binyılcılıklarıyla, Fransa’da da Marc Bloch aynı şekilde köylü bireyciliğiyle ilgilenmektedir. Sovyet Devrimi’nin sınaî bir zeminde vuku bulmayıp, aynı zamanda milliyetçi ve panslavcı da olan bir tarım zemininde vuku bulduğu bir bağlamda, Batı Avrupa Marksistleri iki taraflı felç olurlar. Çünkü öncelikle Batı köylülerinin gözleri sosyalizmden ziyade milliyetçilere ve faşistlere doğru çevrilmiştir; aynı zamanda da çünkü, 20. yüzyıl başı Rus Narodnikler’i belki toprağı seven Marksistler’e benzemektedirler, ama özellikle, çoğu zaman Yahudi aleyhtarı eğilimleri olan aşırı milliyetçilerdir. Dolayısıyla, “Hangi tür bağlılıkların koruyucuları kimlerdir?” sorusu, iki savaş arasındaki dönemde milliyetçi ve faşist söylemlere karşı savunmasız toplumsal sınıflar üzerine ve bu sınıfları yeniden Marksist eleştiriyle bütünleştirme yolu üzerine devâsâ tartışmanın merkezindedir. Bu tartışmaya Simone Weil bile girer. Londra’da De Gaulle’ün yanındayken yazdığı “Kökleşmişlik”te (L’enracinement), şayet Amerikan imparatorluğunun vasalleri haline gelmeden Fransa’yı yeniden kurmak isteniyorsa, bunu köylülük temeli üzerine kurmak gerekeceğini söyler — ki bu da, bağlılık ve kökleşmişlik, vb. gibi biraz muhafazakâr görünen o duygulanımlar nazarında sosyalizmin muayyen sayıda taviz vermesini gerektirmektedir. Son derece ince ve derindir; ama elbette, niyet kötü olmasa bile, girilen ideolojik riskin düzeyi muazzamdır. Fiilî olarak da, arka-planda artık bir bağlam olmadığından, bugün bazı çevre korumacılar tarafından başka iş için kullanılmaktadır. Ardında okyanusun iki tarafının tarihini bütünleştiren Simone Weil’in Amerika’da gördüğü rağbet çok daha ilginçtir.

“‘Otuz Şanlı Yıl’ çok sayıda insanın toplumsal koşullarında bir iyileşmeyi mümkün kıldı, ama bugün o sonsuz büyüme ütopyasını uzatmak için yeniden doğan ideolojiler, tam da anti-demokratik olanlar

MLB : İkinci Dünya Savaşı’na geldiğimize göre, tarihteki gezimizi buradan tekrar başlatalım. Savaştan sonra, ekolojik sorunların gizil olduğu bir dönemle çakışan, petrol ve atom üzerine kurulu yeni bir enerji rejimi yerleşiyor; büyük hızlanma diye adlandırılan şey bu.

PC : Gerçekten de İkinci Dünya Savaşı’nın ertesindeki hâkim toplumsal ve siyasal düşünce düzeyinde çevreyle ilgili, düşünümsellik (réflexivité) tutulması gibi bir şey olduğunu sanıyorum. Bunun birçok sebebi var: Önce, bâriz hedefi arazi ve kaynak fethi –Lebensraum– olan bir siyasal ideolojinin travması; ama aynı zamanda, petrolün ve atomun özgül elverirlikleri (affordances)olumsuz elverirlikleri (affordances négatives) denebilir buna. Kömürle olup bitenlerin aksine, petrol ve atom bizi çevreleyen mekânda neredeyse görünmezlerdir; çünkü uzaktan gelirler ve çok yoğunlardır; çünkü aynı toplumsal ilişkilere de mahal vermezler [5] Dolayısıyla maddî koordinatlar, ya görünmez oldukları için ya da tabu telakki edildikleri için, siyasal düşünce çabasında daha az yer bulurlar: Ekonominin maddî zeminlerinin yaygınlaştırılması her zaman istenir, fakat bunun barışçıl ve eşgüdümlü şekilde yapıldığı iddiasıyla.

Otuz Şanlı Yıl’ın büyük planlamacıları bu tutulmanın belirtileridir. Mesela Jean Fourastié’nin kitaplarında, evlerin ve pencerelerin tecridi üzerine, buzdolabı üzerine, bireysel taşıt üzerine son derece ayrıntılı bölümler buluruz: Evde bir koza oluşturmak söz konusudur; bunun içindeki emekçi, ideolojiler haricinde her şeyi düşünebilir. Bu çerçevenin içinde, enerji sınırlı olamaz; zira ideolojileri, yani Avrupa’yı savaşa sokmuş olan o pis şeyi emecek süngerdir enerji. Savaş sonrasında aynı travmaya büyük siyasal düşünürlerde de rastlarız: Aron, Arendt ve elbette Rawls’da. O meşhur “cehalet perdesi”nin ardında ne vardır? Tabii ki devâsâ petrol rezervleri vardır ve maddî dayanaklarını dikkate almaksızın sâfî bireysel çıkarlar oyunu üzerine istikrarlı bir toplumsal sözleşme kurabilme güvencesi vardır. İdeolojisizleştirme zorunluluğu ile tüketim toplumu arasındaki olumsal kenetlenme elzem görünmektedir. Öylesine elzemdir ki, o kapitalizmin en ateşli sosyal eleştirmenleri, bolluğu radikalleştirmeden yapamazlar. Marcuse, ama aynı zamanda Sitüasyonistler/Durumcular da, bir sanat ve oyun toplumunu, bütün ihtiyaçlardan azat eden bir aşırı-bolluk toplumunu düşlerler — bugün Elon Musk’ın idealiyle aynısını. Bununla birlikte, Otuz Şanlı Yıl’ın bir karşı-tarihini yapmak söz konusu değildir. Kuşkusuz kirletmeyi orada öğrenmişizdir, ama beni ilgilendiren, “iyi nedenler”le kirletildiği zamandır. Bir bakıma, faşist ideolojilere son vermek için kirletmekten yanayım. İşe yaraması şartıyla. O dönemde yaramıştır; bugün artık yaramıyordur ve beni ilgilendiren de tam bu. Otuz Şanlı Yıl’daki tekno-siyasal düzenlemeler çok sayıda insanın toplumsal koşullarında bir iyileşmeyi mümkün kılmıştır; ama bugün, küresel düzeyde çok adaletsiz olmaları haricinde, sonsuz büyüme ütopyasını uzatmak için yeniden doğan ideolojiler, anti-demokratik, hatta proto-faşist olanlardır. Bundan daha açıksözlü tarih paradoksunu zor bulursunuz: Bizi büyük siyasal patlamalardan korumak için yerleştirilmiş olan şey, yeni bir siyasal patlamaya yol açmaktadır.

“Riskler ve sınırlar düşüncesi, çevrecilik diye adlandırılandır; ama bence, meseleyi halletmediği gibi vahimleştirmektedir

MLB : Yetmişli yıllar bir tutulmanın sonuna damga vuruyor. Hatta ikili bir son bu. Eski sömürge ülkelerin bir örgütlenmesi olan OPEC’in petrol fiyatını yükseltme kararları sonrasında art arda gelen ekonomik krizler, bolluktaki sömürge etkenini gün ışığına çıkarıyor. Buna paralel olarak, sınırlar sorunu ve çevre riskleri üzerinden ortaya tekrar maddîlik çıkıyor.

PC : Riskler ve sınırlar düşüncesi, genellikle çevreciliğin doğuşu diye adlandırılandır. Modern siyasal kategoriler repertuvarında bu mefhumlar, doğanın hesaba katılması için belirirler; sadece kalkınma için bir muharebe alanı gibi değil; savunmasız olduğu için, sınırlı olduğu için ve olumsuz karşı-darbeler doğurabildiği için göz önüne alınmayı hak eden bir şey gibi. Ama göstermeye çalıştığım gibi, bence çevrecilik meseleyi halletmeyi sağlamıyor. Aksine, vahimleştiriyor, çünkü kimi durumda Jean-Baptiste Fressoz’un “şen kıyamet” [6] diye adlandırdığı, riskten bir nevi tekrar büyülenmeye maruz kalıyor. Öyleyse mesele, maruz kalınan riski sınırlamaktan ziyade, buna tepki vermek için teminat aygıtlarıyla donanarak hazırlanmaktır. Bunu kitapta söylemiyorum ama neo-liberalizmin doğuşuyla tam olarak çakışıyor; Dominique Pestre’in çalışmaları da bu çevreciliğin, aynı entelektüel ve ideolojik tahayyüle sahip olduğu uluslarüstü yönetişim kurumlarıyla, özellikle de Dünya Bankası’yla birlikte çalışmaya nasıl tamamen âmâde olduğunu iyi göstermektedir. Ulrich Beck’in fikri olan, modern düşünümselliğin yeni biçimi olarak riskten, tekrar riskten büyülenmeye, sonra da intibaka ve esnekliğe geçilmektedir. Diğer yandan, sınırlar cihetinde, çevrecilik modern siyasal tahayyülde de var olan eski bir kaynağın yeniden etkinleştirilmesine maruz durumdadır; bu kaynak dünyanın sonudur — ki bugün çöküşbilimi (collapsologie) vermiştir.

“Elzem olan siyasal revizyon, en az onun kadar elzem bir ideolojik revizyon da icap ettirir

MLB : Yola çıkışta başlangıç noktası olarak almayı önerdiğiniz teorik çabalar, Bruno Latour’un simetrikleştirme diye adlandırdığını yeğliyorlar: antropoloji, sömürgecilik-sonrası tarihyazımı ve çevre tarihi.

Claude Lévi-Strauss

PC : Kitabın acılı ânı bu, çünkü yerleştirilmesi gereken yeni siyasal paradigmaya girişin bedelinin çok yüksek olduğunu ileri sürüyorum. Riskle ya da sınırlarla olduğu gibi, liberal anlaşmanın bir veçhesinin kıyısında değişiklik yapmakla yetinilmesi olamaz bu: Sonlu bir ortamda ya da dışsallıkları yönlendirerek aynı şeyi yapmakla yetinilmesi olamaz bu. Elzem olan siyasal revizyon, en az onun kadar elzem bir ideolojik revizyon da icap ettirir. Philippe Descola’nın söylediği gibi, siyaseten devrimci ve ontolojik bakımdan muhafazakâr olunamaz; modern toplumlara özgü epistemolojik kaideyi yerinden oynatmayı icap ettirir bu. Farklı şekillerde, birbirini tanımayan ve birbirini ille de saymayan, ama benim ikili modern istisna diye adlandırdığım şeyden uzaklaşılmasına katkıda bulunan dlsiplin/dal geleneklerinde yapılmıştır bu: Modern-olmayanlardan ayrık ve içine yerleşmeye karar verdiği dünyadan ayrık bir halk fikri. Bu epistemolojik çabaların başladığı dönemde çok sayıda kimse Aydınlanmacılar’ın tüm mirasını tahrip edeceklerini, ideolojik harabelerle dolu bir saha, en betere yol açacak bir entelektüel anormallik dışında hiçbir şeyin kalmayacağını söyleyerek korkuya kapıldılar; kaldı ki bu argüman Donald Trump’ın zaferinden sonra da tekrar ortaya sürüldü. Fiilî olarak da, her zamanki gibi bu evrende epistemolojik anormallik vardır; ama buna bir düzen vermek denenirse, daima tarihimizdeki simetri kopuşlarına dönmenin söz konusu olduğu iyi görülmektedir: Sözünü etmediğim cins asimetrisi, doğa/toplum asimetrisi ve Kuzey/Güney asimetrisi. Son iki noktanın kesiştikleri yer ise ekolojik sorundur. Dolayısıyla, karşımızdaki tehdidin doğasını ve bunun sonucunda ne cins bir siyasal öznenin teşkil edeceği ya da teşkil etmesi gerektiğini iyi anlamak için, Claude Lévi-Strauss, Bruno Latour, Philippe Descola, Joan Martinez Alier, Dipesh Chakrabarty ve diğerlerini okumak gerekir. Tehdidin piyasa, cevabın da proletarya seferberliği olduğu yolunda, 19. yüzyıldan bize gelen bârizlikler ya da neredeyse bârizlikler yetmeyecektir; çünkü fazla ikici, çünkü fazla Batıcı, çünkü modern üretimci koordinatlara fazla gömülüdürler. Bu paradigma sürdüğü müddetçe, kendi maddî şartlarında çok iyi olmuştur ve gururla bunun mirasçısı olduğumu söylüyorum; ama endişeli mirasçı diye de ekleyeyim. Maddî şartlar değişmiş olduğundan, toplumsal çatışmanın da biçim değiştirmesi gerekir. Toplumsal çatışmalılık biçimlerinde bir süreksizliğe yol açan maddî bir süreksizlik vardır. Bu kabul edilmezse, içinde bulunulan dünya tipi nazarında elverişsiz bir eski-sosyalizme kapanılacaktır.

MLB : Sosyalizm için eski sosyalizm pusuda; çevrecilik ise esneklik ve çöküşbilimin çıkmazlarına götürdü…

PC : Ben de ekleyeyim: Ekoloji bitmiştir. Çevreci bağlılık, yeşile değer verme, bugün koruyucu statüsünden yararlanabilen toplumsal ittifakların bir bileşenidir; ama bir tek o olamaz. Üstelik siyasal ekolojinin entelektüel ve ideolojik inşası halk sınıflarıyla bir zıtlaşma içinde, üretimci paradigma nazarında halk sınıflarındaki bağlılığın bir eleştirisiyle oluşmuştur — bu tavrı da onun farazî koruyuculuk statüsünü müşkülleştiren bir sınıf horgörüsünü andırmaktadır.

“Şimdilik başlıca umudum mıntıka savunucusunun/zadistin, çevreci jakobenin ve radikal teknokratın anlaşmaları

MLB : İklim krizinde siyasal konunun koruyucusu rolünü üstlenebilecek hangi toplumsal ittifaklar var peki?

PC : Farklı grupların bir ittifakını düşünüyorum. Daha radikal bir özerklikçiler/otonomistler grubu, mıntıka savunucuları/zadistler, sorunu yaşam tarzlarının dönüşümü anlamında ortaya koyan kimseler. Toplumsal ve ekolojik risklerden koruyan ve Green New Deal tipinde kamu politikaları uygulayan yeni bir sosyal devlet için militanlık yapan kimseleri toplayan bir başka grup; sanayide adalet taleplerine eklemlenmesi daha kolay ve çevrecilik ile klasik anti-kapitalist sol arasında köprü hizmeti gören bir yeşil Jakobenlik. Üçüncü bir grup ise, görünüşte çok daha az radikal, özellikle de çok daha az kalabalık, ama çok daha güçlü olan teknokratlar grubu: Dünya nüfusu ölçeğinde bir avuç kimsedir bunlar; fakat muazzam sermaye akışlarına yön verebilmekte; kanaatkâr altyapılar tasarlayabilmekte; banka, mahkeme, vb. yerlerde hakiki mücadeleyi yürütebilmektedirler. Louis Blanc’dan beri sosyalistlerin talep ettiği budur: Örgütlenme! Bu grupların her birinin diğer iki grubu horgörmemeyi öğrenmesi gerekir; çünkü şimdiye kadar liberaller bu sayede hükmetmişlerdir. Mesela ZAD’lar (Fransızca’da zone à défendre/savunulacak bölge’nin kısaltması) sorunu çok önemlidir ve içlerinden bazıları yeni mülkiyet yapıları şekillendirme bahsinde çok ileri gitmişlerdir. Buna paralel olarak, radikalleşmiş üst düzey yetkililerle karşılaşıyorum; bunların da yaşamdaki hedefi, fosil sermayenin ve gıda endüstrisindeki bazı şirketlerin defterini dürmek. Yeni kentler, yeni ulaşım sistemleri vb. gibi, beraberinde gelecek tüm yeniden intibak icaplarıyla, epey hızlı değişiklikleri uygulamaya sokabilecek kimseler. Şimdilik başlıca umudum, mıntıka savunucusunun/zadistin, çevreci jakobenin ve radikalleşmiş teknokratın anlaşmaları.

MLB : Ölçek meselesinde tökezliyoruz. Bu gruplar arasında ittifak yapılsa bile, Avrupa, ekonomi ve enerji bakımından bir cüce.

PC : Doğru, ama ekonominin çok taklite dayalı/mimetik bir şey olduğunu da biliyoruz. Bir yerde yapılmaya başlanan şey başka yerde tekrarlanabiliyor. Amerikalılar’da başlayıp bizde ve başka yerlerde taklit edilirse, ne âlâ. Ama biz de olabiliriz, çok önemli değil. Merkezci sapmama kapılarak, Von der Leyen’in Green Deal’inin bile alınabileceğini söylemeye vardırabilirim işi. Kuşkusuz boyutları çok ufak, finansı az, toplumsal bakımdan iddialı değil, oportünist/fırsatçı yeşil kapitalizm bu kabaca; ama düşük karbonlu teknolojik zincirler doğuracak; hem sonra, insanlara daha fazlasını istetme gibi bir etkisi de olabilir. Ortak biçimde ilk gelişmeleri tespit edeceğimiz zaman, bir yol olduğunu ispatlayacağımız zaman, ekonomiyi kütlesel olarak tekrar topluma mal ederek hakikaten ilerleyebiliriz. Şayet kentleri yeniden çizmek, istihdam piyasasının insanlar üzerindeki yer değiştirme baskısını sınırlamak istiyorsak, kelimenin klasik anlamında tekrar topluma mal etmeden yapılamaz bu. Bu belki bir idealin somutlaşması biçiminde yapılmayabilecektir; ama ortaklaşalığın yerinin neredeyse âtıllıktan büyümesine yol açan bir teknolojik yolu izleyerek olabilecektir. İklim şokunu sınırlamak, massetmek, onun etrafından dolanmak isteniyorsa; daha da âcili, yaşam çeşitliliği korunmak isteniyorsa, tekrar topluma mal etmek gerekecektir. Eğer merkezciysen, yeşil bir kapitalizmle başlarsın; solcuysan, derhal topluma mal ederek şeyleri yöntemli biçimde tercih edersin — daha çabuk ve daha etkilidir bu.

MLB Ama demokrasiyi himaye ederek adalet taleplerini karşılamayı sağlar mı bu acaba?

Elon Musk

PC : Bütün mesele de bu. Coğrafya mühendisliği örneğini alalım. Şu anlığına işler iyi gitmiyor; etkili bir biçimde büyük ölçekte karbon massetmeyi henüz beceremiyoruz; fakat birkaç yıl içinde teknolojiler belki de hazır olacak ve sadece bundan bahsedeceğiz. Bunları kimlerin eline bırakıyoruz? Elon Musk’ın, bir devlet bürosunun, ya da devlet-üstü bir büronun ellerine bırakıyoruz. Devlet-üstü büro söz konusu olduğunda da, Güney ülkelerinin sesleri işitiliyor mu? Elon Musk şıkkında, San Francisco’daki semtinin üzerinde coğrafya mühendisliği yapması, girişi de paralı hâle getirmesi çok muhtemeldir. Şimdilik çözümler böyle tasarlanmaktadır; özel kurtarma filikaları gibi. Solda ise, coğrafya mühendisliğine daha ziyade karşı çıkılmaktadır; çünkü bunun karbon kirliliğindeki siyasal sorunu es geçen teknik bir çözüm olduğu söylenmektedir — ki haklılar. Ama teknoloji olduğu zaman, hayata geçirilecek ve madem ki hayata geçiriliyor, bari toplumsal olarak hakkaniyetli koşullarda olsun. Sık sık, teknolojik yeniliklerin toplumsal bilançosu pek matah olmaz; eşitsizlikleri sağlamlaştırmaktan ibaret kalır. Ya daha iyisini hedeflemeyi denesek? Çok hızlı meydana gelecek tartışmalar ve mücadelelerdir bunlar; bunlara hazır olmak gerek, çünkü kartlar yeniden dağılacak. Şimdilik, STK’larla taraflar arası konferanslar yapılıyor, ama yakında iklim üzerine bir Yalta düzenlemek gerekecek — ve bambaşka bir şey olacak bu. Ekoloji, iyi yaşam ve yeni tüketim alışkanlıklarıdır; ama aynı zamanda savaş ve barıştır, küresel düzendir. Dayatma altında planlama, yeniden inşa ve devletleşme sorunlarıdır bunlar: Büyük siyasettir.

[1] Antonin POTTIER, Comment les économistes réchauffent le climat ve https://www.cairn.info/publications-de-Antonin-Pottier–100119.htm

[2] Bkz. tarihçi Kenneth POMERANZ’ın çalışmaları, özellikle: Une grande divergence – La Chine, l’Europe et la construction de l’économie mondiale, Albin Michel, 2010. 

[3] William Stanley JEVONS, The Coal Question: An Inquiry Concerning the Progress of the Nation and the Probable Exhaustion of Our Coal Mines1865

[4] Antoine MISSEMER, Les Économistes et la fin des énergies fossiles (1865-1931), Classiques Garnier, 2017

[5] Bkz. Timothy MITCHELL, Carbon Democracy : le pouvoir politique à l’ère du pétrole, La Découverte, 2013.

[6] Jean-Baptiste FRESSOZ, L’apocalypse joyeuse : une histoire du risque technologique, Seuil, 2012.

Share on facebook
Share on twitter
Share on pocket
Share on email
Share on print
  • Medyascope
  • Medyascope Plus