Aristoteles’i iptal etmeli miyiz?

Share on facebook
Share on twitter
Share on pocket
Share on email
Share on print

“Cancel culture” konusu son dönemde Harry Potter serisinin yazarı J. K. Rowling’in trans kadınlarla ilgili yorumları ile dilbilimci Steven Pinker’a yönelik ırkçılık suçlamalarının ardından ABD’deki progresif siyasi çevrelerde yoğunlukla tartışılmaya başlandı. Türkçe’de henüz yaygın bir tercümesi olmayan “cancelling” kabaca, siyasi doğruculuğun dışında veya doğrudan belli grupları dışlayıcı (örneğin, ırkçı, cinsiyetçi, homofobik, trans dışlayıcı) addedilen yorumları yahut taciz, şiddet vb. eylemleri üzerine kitlelerce saygı gören ünlü ve önemli kişiler, entelektüeller, siyasetçiler veya akademisyenlerin itibarsızlaştırılması, yalnızlaştırılması, eserlerinin okuma listelerinden çıkarılması, işlerini kaybetmesi gibi sonuçlar elde etmek yönünde toplumsal bir baskı kurmaya çalışmak anlamına geliyor (Terim İngilizce’de “iptal etmek” fiilinin de günlük dil kullanımının dışında, yeni bir işlevle kullanılmaya başlanmış olması sebebiyle aşağıda Türkçe’ye birebir olarak çevrildi).

Son dönemde bu tür kamuoyu oluşturma, boykot ve bildiri imzalama eylemlerinin artması üzerine Amerika Birleşik Devletleri (ABD) ile İngiltere başta olmak üzere liberal ve sol Batı siyaseti içerisinde ifade özgürlüğü tartışmaları alevlendi. Tartışmanın bir tarafı bu tür yorum veya eylemlerde bulunan kişilerin dezavantajlı gruplara yönelen nefret suçlarını körüklediği, bu gruplardaki kişileri rencide ettiği ve kişisel olarak da bu gruplardaki bireylere potansiyel tehdit oluşturdukları gerekçesiyle kamusal saygınlıklarını ve sözlerini dinlenebilir kılan pozisyonlarını yitirmeleri gerektiğini savunurken diğer kanat “iptal etme” kampanyalarının sosyal medya linçlerine dönüşmesinden, ilişkilendirme yoluyla suçun aktarımından, siyasi doğruculuğun sürekli yükselen eşiğinden, kişisel olarak aldıkları tehditlerden ve “tehlikeli” konularda tartışma yürütmenin imkansız hale gelmesinden yakınarak ifade özgürlüğü argümanları dile getirmeye başladı. Bu tartışmaların sonuncusu J. K. Rowling, Steven Pinker ve Noam Chomsky gibi isimlerin de aralarında bulunduğu 150’den fazla kamusal figürün imzaladığı “Adalet ve Açık Tartışma Üzerine Bir Mektup” başlıklı metinden sonra yaşandı.

Tartışma sadece gündelik siyaset ve sosyal medya içinde değil, aynı zamanda akademide de sürüyor. Bir yandan akademik dergilerde yayımlanan makalelerin dışlayıcı içeriklerinden akademide tacize, öte yandan bu içeriklere verilen yanıtların siyasileşmesi veya kişisel saldırılara yönelmesinden, iptal edilen kişilerin ders müfredatı ve okuma listelerinden çıkarılmak istenmesine varan bir tartışma sözkonusu.

The University of Chicago, Felsefe Bölümü’nden Agnes Callard ise bu bağlam içinde The New York Times gazetesinde, konuyu Aristoteles üzerinden düşünen ve iki tip konuşma biçimini birbirinden ayırarak konuya ışık tutmaya çalıştığı bir makale yayımladı ve özellikle yurtdışındaki felsefe akademisinin sosyal medya paylaşımlarında epey dikkat çekti. Antik dönem felsefesi ile etik üzerine çalışan, jenerasyonunun oldukça parlak filozoflarından biri olan Callard, The Point dergisinde genel okuyucuya hitap eden felsefe yazıları da yazıyor. Makalenin çevirisini paylaşıyoruz:

Agnes Callard

Aristoteles’i iptal etmeli miyiz?

Aristoteles köleliği savundu ve insanların eşitliği düşüncesine karşıydı. Fakat Aristoteles düşmanımız değil.

Yunan filozof Aristoteles köleliği tasvip etmekle kalmadı, savundu da. Sadece savunmadı, köleliği kölenin de yararına olacağı için savundu. Bazı insanlar, doğaları gereği, kendi iyiliklerinin peşinden gidemezler, başka insanların kullanımı için “yaşayan araçları” olmaya daha uygundurlar diye düşündü: “Köle efendisinin bir parçasıdır, onun bedeninin canlı, ama ayrı bir parçası gibidir.”

Aristoteles’in anti-liberalizmi bununla kalmaz. Kadınların buyurucu kararlar veremediklerini de düşündü. Üstelik ideal yönetiminde beden işçilerinin, ne köle ne de kadın olmalarına rağmen, yine de vatandaşlıktan yahut eğitimden menedilmesi gerektiği hükmüne vardı.

Aristoteles tek başına değildir tabii: Kant ile Hume ırkçı, Frege de anti-semitik yorumlar yaptı; Wittgenstein ise cinsiyetçiliği hakkında oldukça açıktı. Peki okuyucular bu tür ifadeleri bir kenara bırakıp bu filozofların eserlerinin başka yerlerinde bulunan değerli fikirlerine mi dikkatlerini vermeliler?

Bu seç-beğen-al stratejisi, felsefeye esas katkıları önyargılarıyla ilgisiz olduğu gerekçesiyle Kant, Hume, Frege ve Wittgenstein için işe yarayabilir. Ancak bunun Aristoteles için pek de geçerli olduğunu sanmıyorum: Aristoteles’in eşitsizlikçiliği daha derinlerde yatıyor.

Aristoteles bir insanın değer veya kıymetinin -erdeminin- insanın büyüyüp gelişirken elde ettiği bir şey olduğuna inanıyordu. Bunun sonucu olarak, erdem elde edemeyenlerin (kadınlar, köleler) veya basbayağı etmeyenlerin (beden işçileri), edenlerle eşit saygı yahut tanınma talebinde bulunmak için geçerli bir sebebi olamazdı.

Benim okumama göre Aristoteles, bizim insan haklarına olan modern bağlılığımızın temelini oluşturan, insanın kendinden bir haysiyeti olduğu kavrayışına inanmamakla kalmadı sadece, aynı zamanda bu kavrayışla örtüşemeyecek de bir felsefesi vardı. Aristoteles’in eşitsizlikçiliği Kant ile Hume’un ırkçılığındansa Descartes’ın insan olmayan hayvanlar hakkındaki görüşlerine daha çok benzer: Descartes’ın insan olmayan hayvanları bir ruha sahip olmayan otomatlar olarak nitelendirmesi onun rasyonalist düalizminin doğrudan bir sonucudur. Descartes’ın hayvanlara dair yorumları “yolunu kaybetmiş, başıboş ifadeler” olarak nitelenemez.

Eğer iptal edilmek herkesçe tanınan, ehemmiyetli bir konumdaki bir kimsenin işlediği ideolojik bir suça dayanarak bu konumundan azledilmesiyse, Aristoteles’i iptal etmek savunulabilir gibi görünüyor. Aristoteles gayet tanınmış ve ehemmiyetli bir konumda: Ölümünden binlerce yıl sonra ahlak felsefesi eserleri dünyanın dört bir yanındaki üniversitelerin temel felsefe müfredatının bir parçası olarak öğretilmeye devam ediyor.

Ki Aristoteles’in hatası, belli grupların insanlık onuru şemsiyesinin korumasından dışlanmasını gerekçelendirmeye çalışmış olan, tarihin çeşitli “kötü çocukları” ile karşılaştırıldığında bile oldukça kötü görünecek kadar ciddiydi. Çünkü Aristoteles, böyle bir şemsiyenin var olmadığını düşünecek kadar ileriye gitmişti.

Ancak yine de ben Aristoteles’i ve onun felsefe müfredatlarındaki yerini, onunla etkileşime girip tartışmanın yararlarına dikkat çekerek savunurdum. Aristoteles bize, bağlı olduğumuz eşitlikçi inançların temellerini tespit etmemize yardımcı olabilir; üstelik onun etik sistemi henüz bizim sistemimize dahil etmediğimiz ancak edebileceğimiz kimi hakikatleri yakalamış da olabilir -fevkalade mükemmelliğin önemi gibi.

Bir adım daha öteye gitmek ve Aristoteles lehine daha bile güçlü bir iddiada bulunmak isterim. Yalnızca Aristoteles’i okumanın yararlarının zararları karşıladığını değil, ortada bir zararın olmadığını söylüyorum. Aslına bakarsanız, Aristoteles’i iptal etmek için herhangi bir sebebimiz de yok. Aristoteles, basitçe, düşmanımız değil.

Aristoteles gibi ben de bir filozofum ve biz filozoflar en temeldeki sorunlar üzerinde radikal fikir ayrılıklarına sahip olma ihtimalini kabul etmeli, uygun görmeliyiz. Filozoflar muhatabımıza asla bir düşman savaşçısı gibi davranmama hedefini bir ideal olarak tutarlar. Fakat, eğer biri sizin ahlaki duyarlılıklarınızla doğrudan çelişen görüşler ileri sürerse, husumetten nasıl kaçınabilirsiniz ki? Bunun yanıtı, karşınızdakinin sözlerini kelimenin gerçek anlamıyla ele almaktan geçer -yani sözcüklerini yalnızca ve en saf haliyle inançlarının içeriklerini taşıyan araçlar olarak okumaktan.

Bir konuşma çeşidi vardır ki kelimenin gerçek anlamıyla ele almak hata olacaktır çünkü işlevi bir tür mesaj vermektir. Reklamcılık ile siyasi hitabet, mesaj verme örnekleridir; tıpkı boykot etme, protesto etme veya kamu önünde özür dileme gibi, çoğu “beyanatta bulunmak” kategorisine girmektedir.

Bu tarz sözler iletişime ilaveten ve onun dışında bazı işleri görmek için vardır; mesaj verme konuşmasında her zaman hakikat arayışının dışında bazı amaçlar iş üstündedir. Kelimenin gerçek anlamıyla konuşmayı, bir mesaj verme işine dönüştürmenin bir yolu ucuna bir isim listesi iliştirmektir: topluca imzalanan bir bildiri kelimenin gerçek anlamıyla yapılmayan konuşmanın bir örneğidir, çünkü bir şeye daha fazla insanın inanması onu doğru kılmaz.

Kelimenin gerçek anlamıyla konuşma, sistematik olarak hakikate yönelen ikna yöntemleri kullanırken (argüman ve kanıt sunma), mesaj verme alıcısının üstünde rasyonel olmayan türden bir baskı kurar. Kamu önünde dilenen özür sıklıkla zarar görmüş tarafın üstünde affetmesi yahut hiç olmazsa bir affedicilik performansı sergilemesi yönünde sosyal baskı kurar. Mesaj verme sıklıkla bir tür iktidar mücadelesi içinde konumlanır. Aşırı gerilimli bir siyasi iklimde, gitgide daha fazla konuşma mıknatısla çekilir gibi mesaj vermeye yönelir; kişinin oyunda bir hamle yaptığı şüphesini uyandırmadan bir şey söylemesi pek zor hale gelmiştir, hamlesi bir karşı-hamleyi çağıracaktır.

Örneğin, “Siyahların hayatları değerlidir” ile “Tüm hayatlar değerlidir” sözleri siyasi iktidar mücadelemizin içine öyle bir şekilde dahil oldu ki bu mücadeleye aşina olan herhangi birinin bu sözleri kelimenin gerçek anlamıyla kullanması (veya duyması) imkânsız hale geldi. Fakat dünya dışından, bu bağlamdan habersiz bir uzaylı gelse ve iki ifadeyi de söylese, herhangi bir kimsenin bu ifadeleri itiraz edilecek şeyler olarak göreceğini hayal etmek epey güç olurdu; bu ifadeleri kullandığımız şimdiki bağlam ortadan kalkmış olurdu.

Aslına bakarsanız bir uzaylının beni gücendirmeden kadınların erkeklerden aşağıda olduğunu söyleyebileceği koşullar hayal edebiliyorum. Varsayalım ki bu uzaylının kendi gezegeninde cinsiyet yok ve kadınların aşağıda olması sonucunu bizim gezegenimizde geçirdiği süredeki gözlemlerinden çıkarmış. Bu uzaylı benimle saygılı bir biçimde konuştuğu sürece, onu yalnızca dinlemeye istekli olmakla kalmazdım, argümanını öğrenmek ilgimi bile çekerdi.

Ben Aristoteles’i böyle bir “uzaylı” olarak okuyorum. Onun ahlak felsefesine yaklaşımı ampirikti -yani gözleme dayanıyordu- ve etrafına baktığında köleliğin olduğu, kadınlara ve beden işçilerine boyun eğdirilen bir dünya gördü. Bu durumu da sonrasında ahlak kuramının içine işledi.

Onu okuduğumda dünyanın bu manzarasını görüyorum. Hepsi bu kadar. Şeytani bir amaç yahut bir art niyet okumuyorum sözlerinin ardında, sözlerini kötü karakterinin bir işareti olarak yorumlamıyorum veya savunmasızları korumak için savaşmam yahut susturmam gerekebilecek tehlikeli bir mesajı iletme teşebbüsü olarak görmüyorum. Elbette bir bakıma dile getirdiği ve savunduğu bu fikirlerden daha tehlikelisini hayal etmek epey zor; fakat, tam da savunduğum üzere, tehlikelilik kelimenin gerçek anlamıyla ifade edilen içerikle alakalı olmaktan çok mesaj verme bağlamıyla alakalı bir mesele.

İfade özgürlüğünü gerçek anlamda bir özgürlük kılan şey hasımlık olmadan anlaşmazlık içinde olma ihtimalidir. Bu da ne söyleyebileceğimizden çok nasıl söyleyebileceğimizle ilgili bir meseledir. “İptal etme kültürü”, “mesaj verme kültürünün” mantıksal uzantısıdır sadece. Bu kültürde tüm konuşma eylemleri dost veya düşman olarak sınıflandırılır, kelimenin gerçek anlamıyla içerik zar zor iletilebilir, muhatabın rasyonel yetilerine pek az inanç duyulur. Böylesi bir bağlamda, “ifade özgürlüğü” çağrıları bile, savunucuları tarafından iktidarı ele geçirme yahut sağlamlaştırmanın en etkili yolu olarak, kelimenin gerçek anlamı dışında yapılacak yorumlara davetiye çıkarır.

Aristoteles’in bize zaman bakımından fersahlarca uzak oluşunun ona “uzaylı” gibi davranmayı yapay bir şekilde kolay kıldığını kabul edeceğim. Zaten antik dönem ahlak felsefesi üstüne çalışmanın bana cazip gelmesinin sebeplerinden biri de tam olarak bu yazarları güncel iktidar mücadelelerine bulaştırmanın zorluğu. Cinsiyet kimliği üstüne yapılan tartışmalar gibi yüksek gerilimli güncel ahlaki sorunlar üzerindeki anlaşmazlıklara döndüğümüzde, filozoflar arasında bile vehimlenmeyi, saikler üzerine tahmin yürütmeyi, bildiri imzalamayı -mesaj verme kültürünün alameti farikalarını- buluyoruz.

Aristoteles ile dostça bir anlaşmazlık ihtimalinin güncellerimizle yaşadığımız çok daha zor anlaşmazlıklarımızı nasıl düzelteceğimiz hakkında bize doğrudan rehberlik edebileceğini iddia etmiyorum. Fakat Aristoteles’in durumu hakkında düşünmenin bu tarz düzelmelerin hedefinin neler olabileceğini açığa çıkardığını düşünüyorum. İfade özgürlüğü istediğimizde istediğimiz şey, kelimenin gerçek anlamıyla konuşabilme özgürlüğü.

Çeviri: Çağrı Mutaf

Boğaziçi Üniversitesi Siyaset Bilimi ve Uluslararası İlişkiler Bölümü’nde lisans ve yüksek lisans eğitimlerini tamamladıktan sonra aynı üniversitede felsefe doktora programına başladı. Halen Siyaset Bilimi ve Uluslararası İlişkiler Bölümü’nde araştırma görevlisi olarak çalışıyor.

Share on facebook
Share on twitter
Share on pocket
Share on email
Share on print
 
  • Medyascope
  • Medyascope Plus