Alman sosyolog ve filozof Hartmut Rosa: “Hız kesmek için ender görülen bir fırsatla karşı karşıyayız”

Share on facebook
Share on twitter
Share on pocket
Share on email
Share on print

Mediapart’tan Joseph Confavreux’nün Hartmut Rosa ile yaptığı söyleşiyi Türkçe’ye Haldun Bayrı çevirdi:

Alman sosyolog ve filozof Hartmut Rosa’ya göre yaşamlarımızın yüzyıllardır hızlanması ve onlarca yıldır yaşanan siyasal güçsüzlük, hakiki bir yol ayrımı için umut verebilir.

Alman sosyolog ve filozof Hartmut Rosa, Jena’daki Friedrich Schiller Üniversitesi’nde ders veriyor. İlk olarak 2004’te yayımlanan “Hızlanma. Modern Çağda Zaman Yapılarının Değişimi” (Beschleunigung. Die Veränderung der Zeitstrukturen in der Moderne, Suhrkamp, 2005, Univ. Jena 2004) adlı çalışmasıyla tanındı. O zamandan beri, çağımızdaki yabancılaşmalarla ilişiği kesme şekilleri üzerine düşünüyor; bunun sonucunda da, 2018’de, “Rezonans: Dünyayla İlişkinin Bir Sosyolojisi” (Resonanz: Eine Soziologie der Weltbeziehung. Suhrkamp, 2016) adlı heybetli çalışmasını ve bu yılın başında “Dünyayı Kullanılamaz Kılmak” (Unverfügbarkeit (Unruhe bewahren). Residenz, Salzburg 2018) adlı kitabını yayımladı. Mediapart ile yaptığı bu söyleşide, koronavirüse bağlı hız kesme ânını tekrar ele alıp bunun hakiki bir siyasal yol ayrımına yol açıp açamayacağını sorguluyor.

Sizin gibi hızlanma üzerine düşünce üreten biri, dünya çapındaki o hız kesme ânını nasıl yaşadı?

Genellikle sık yolculuk yaparım, Mart ayı başında da Los Angeles’a gitmem gerekiyordu, ama sonunda beş ay Kara Ormanlar’daki köyümde kaldım. Benzeri görülmemiş bu deneyim hem mekânı hem de zamanı algılayışımda değişikliklere yol açtı. Son kitabımda tahlilini yaptığım şeyin işleyişini gördüğüm izlenimindeydim: Dünyanın nasıl her yerde ve her zaman kullanılabilir kılınmak istendiğini ve nasıl âniden kullanılamaz hâle geldiğini…

Hartmurt Rosa

Dolayısıyla bunun çevremle ve bedenimle rezonansa girmek için bir fırsat olduğunu düşündüm; ama bu ânı, sabit bir işi ve ferah bir meskeni olanların diğerlerinin aksine takdir edebildiklerinin bilincindeyim. Evlere kapanmanın, sağlık personeli için olsun ya da lojistik işçileri için olsun, ama küçük çocuğu olanlar için de, birçok insan için daha fazla stres ve hızlanma anlamına geldiğini de biliyorum.

Ama o an, imkânları el verenlere, benim “rezonans ekseni” diye adlandırdığımı arama olanağı sağladı muhtemelen: okumak istedikleri kitapları okuyarak, onları etkileyen müzikleri dinleyerek, tekrar piyanonun başına geçerek. Die Zeit gazetesi düzenli olarak okurlarının ruh hâli üzerine yoklamalar yapıyor ve üç yıldır daima aynı oranlar çıkıyor. Görüşülen insanların üçte ikisi işlerin çok iyi, iyi veya şöyle böyle iyi gittiğini düşünüyor. Üçte biri ise tersine cevap veriyor. Bunun tek istisnası aşırı sağcı AfD’nin Parlamento’ya girişinde görülmüştü ve Die Zeit okurlarının morali âniden bozulmuştu. Burada ise, bu barometre var olduğundan beri ilk kez, hoşnut okurların oranı artıp neredeyse dörtte üç oranına ulaştı. O zaman gazete okurlarına niçin kendilerini daha mutlu hissettiklerini sordu ve herkesin cevabı aynıydı: Nihayet zamanları olduğu duygusundaydı insanlar.

Bununla birlikte, bu duygu çabucak dağıldı. Öncelikle, araştırmacı Paul Virilio’nun “Polar Atalet Momenti”nde (L’Inertie polaire) daha önce iyi tasvir ettiği bir süreç uyarınca, içimizden çoğunun fiziken engellendiği ölçüde kendini dijital olarak en az eskisi kadar aktif olmak zorunda hissetmelerindendi bu.

Daha sonra, eve kapanmanın aynı zamanda sık sık yanılsamaların dağıldığı bir zaman olmasındandı. Hepimiz bir gün nihayet zamanımız olunca yapabileceklerimizi hayallemişizdir: Kayıp Zamanın İzinde’yi okurdum, tekrar piyanoya başlardım, bahçeciliğe girişirdim, yıldızlara bakmayı öğrenirdim… Halbuki, nihayet zamanım olduğunda, piyanoya başlamayı denedim ve sıkıldım. Hayallediklerimin hepsini yapmaktan da uzağım. Kendiyle ve dünyayla rezonansa girmek zahmetsiz değildir, daha fazla zamanımız olduğunda bile.

Bu ânı bir “sosyolojik mucize” olarak tasvir etmek niye öyleyse ?

Çok sözü geçen bir Alman sosyoloğuna, Armin Nassehi’ye cevap vermenin bir biçimi bu. Der Spiegel’de, hep vuku bulmasının imkânsız olduğu söylenmiş olan bir şeyin vuku bulmakta olduğunu beyan etmişti. Sosyolojinin, Nassehi’nin de içinde yer aldığı bütün bir kesimi, kurumların ve siyasetin toplum üzerinde hakikaten etki edebilme imkânlarına sahip olmadığı ve dünyayla ilişkimizi dönüştüremediği, özellikle de hızlanmanın çarklarını durduramadığı telakkisindeydi. Oysa dünyanın seyrini durduran, bir doğal felâket değildir, virüsün kendisi değildir, siyasal bir karardır.

Benim bahsettiğim mucize, siyasal nedenlerle ve kolektif kararlar sonucunda dünyanın derinlemesine değişebildiğinin birkaç günde görülmesi oldu; halbuki onlarca yıldır güçsüz olunduğu fikri içinde yüzüyorduk. Mesela Trump, General Motors’dan yapay solunum cihazları imal etmek için araba üretimini durdurmasını isteyebildi; oysa gezegenimizde motorlu araçlardan ziyade solunum cihazlarına uzun zamandır ihtiyaç var.

Böyle bir tepki neden bu kez mümkün oldu?

2010’da hava trafiğini de engelleyen İzlanda’daki volkanın püskürmesi, ya da 2008 mâlî krizi gibi vakaların çoğunda, ilk refleks, şeyleri en hızlı şekilde tekrar işler hâle getirmeyi istemek oldu. Siyasal iktidar çarkların dönmeye devam etmesi için her şeyi yaptı; bozgunun sorumlusu bankaları kurtarmak da dahil buna. Tepkinin bu kez farklı olması, bütünüyle denetim dışı bir şeyle karşı karşıya kalınmasının paniğindendi kuşkusuz; ne siyaseten ne hukuken kontrol altına alınabilen bir canavar; görülemiyordu, hissedilemiyordu, kuşatılamıyordu. Her şeyi denetleme tasarısı üzerine kurulu modernliğimiz için bu ürkütücü. Ve öyle bir şok yarattı ki, virüsü durdurmayı denemek için gerekiyorsa makineyi durdurmaya hazırdık.

Özellikle Fransa’dan bakınca, Almanya koronavirüs krizinin idaresinde bir model gibi belirdi. Nasıl açıklarsınız bunu?

İstatistiklere bakılırsa, Almanya’nın model yerine geçtiği doğru. Eve kapanmanın çok daha katı olduğu Fransa’da ölüm oranı daha yüksek oldu. Bunu açıklaması güç. Sağlık sistemimizin diğer ülkelere nazaran özelleştirme ve kemer sıkma politikalarından daha iyi korunduğuna bağlıdır muhakkak. Kendimizi politik buyruklara itaat eder gibi hissetmememize de bağlıdır; kurumlarımızda ve temsilcilerimizde benzerini daha önce görmediğimiz bir krize karşı gösterdiğimiz, kendi tepkimizdi. Ama astronomide olduğu gibi, ülkelerin virüsten neden çok farklı biçimlerde etkilenmiş olduklarını belki kısmen açıklayan bir “karanlık madde” biçimi olduğunu düşünmeden edemiyorum.

Son iki çalışmanız olan “Rezonans” ve “Dünyayı Kullanılamaz Kılmak”ta keşfe çıktığınız “iyi yaşam”ın gerekli koşulu hız kesmek mi? Öyleyse de, bu hız kesme somut olarak koronavirüssüz nasıl mümkün olur?

Bunu söylemezdim. İyi yaşamın “daima daha hızlı” olmakla ilişiği kesmeyi gerektirdiği bârizse de, daha iyi bir yaşama doğru en iyi yolun daima daha yavaş gitmek olduğu anlamına gelmez bu. Burn out (tükenmişlik) ve bore out (içi bayılmak) çağımızdaki yabancılaşmanın iki simetrik çehresidir. Bununla birlikte, bulunacak en uygun bir hız yoktur. Geçmiştekinden daha hızlı giden unsurlarla uyum içinde olunabileceğini düşünüyorum bugün.

Ama çağımızda tam da hızlanmaya bağlı olan yabancılaşmaya karşı çıkardığım rezonansın baş düşmanı da tam olarak zaman baskısı. Eğer birkaç saat içinde havalanacak bir uçağa bineceksem ve onu kaçırdığım takdirde ertesi güne kalacaksam, hiç kimseyle ya da hiçbir şeyle rezonansa girebilme şansım yoktur. Çevremizle rezonansın nerede başladığı, ne kadar sürdüğü, ne zaman bittiği ve bunun bizi nereye götürdüğü bilinemez.

Dolayısıyla virüs, belki de o kadar çok yolculuk yapmaya; faaliyetleri, randevuları ve temasları çoğaltmaya ihtiyacımız olmadığını tecrübe etmeye bizi mecbur bırakıp, harekete geçmek için elimizde siyasal araçlar bulunduğunu bize göstererek umut yollarını açtı… Fakat daha iyi bir yaşam sürmek için yavaşlamanın tek yol olduğu anlamına gelmez bu.

Virüsün açtığı gedik ve sebep olduğu siyasal tepki şimdiden kapandı mı sizce?

Bu hâdisenin uzun vâdedeki sonuçlarını öngörmem mümkün değil, ama dünyayla ilişkimiz ve tecrübemizdeki kaydadeğer değişimi şimdiden algılayıp ölçebiliriz. Yüzyıllardan beri ilk kez, uçakla olsun, arabayla veya gemiyle olsun, hareketlerimizin sayısı azaldı. Savaşlar gibi başka büyük karışıklık anlarında bile böyle bir şey olmamıştı.

Kendimizi rutin bir işleyişe kaptırdığımız vakit, şeyleri derinlemesine değiştirmenin imkânsız olduğunu düşünüyorum. İklim değişimiyle iyi gördük bunu. Alışkanlıklar darmadağın olduğu vakit, hakiki dönüşümleri tahayyül etmek daha mümkünleşir. Dolayısıyla hız kesmek için, bir yol ayrımı imkânı karşısında başka bir yola girmek için nadir görülen bir fırsatla karşı karşıyayız. Normale dönüş için her taraftan gelen baskılar nedeniyle kötümserliğim sürse bile, bu vesîleye inanmak istiyorum.

Bu yol ayrımı ânında rezonans kavramı yönümüzü bulmamıza ne bakımdan yardımcı olabilir?

Bana göre rezonans, şu dünyada mevcut olmayı, onunla etkileşim içinde olmayı içerir. Bizimle dünya arasındaki bu ilişki dört unsurla dokunmuştur. Bir şarkı, bir melodi, ama aynı zamanda bir kavram ya da bir fikir duyduğumuzdaki gibi, bizim dışımızdaki bir şeyden etkilenme ya da onunla heyecanlanma kapasitemiz. Bir melodiyi mırıldanmaya başladığımızda, ya da bir fikir kafanızda yol almaya koyulduğunda, bu başvuruya cevap verme melekemiz. Bu dışsal başvuruyla temas içinde kendimizi dönüştürebilme imkânımız — bunun sonucunda da, öncesi ve sonrasında tamamen aynı insan olmamamız. Son olarak da, dünyayla rezonansa girmek için kendimizi âmâde kılmak; çünkü bunun şu veya bu gün, ya da şu veya bu kişiyle olacağına siz karar veremezsiniz.

Bu tutum pozitif düşünce ya da farkındalık (mindfullness) yolundan ne ölçüde farklı?

Hiç alâkası yok. Meditasyon, farkındalık ya da pozitif düşünce, sadece bireylerle ve öznelerle ilgilenir. Rezonans bana göre, siyasal kurumlara ya da ekonomik altyapılara kapılmış ilişkiler oldukları için hepsinin bireye bağımlı olduğu söylenemeyecek insanlar arası ilişkilere uygulanan sosyolojik bir kavramdır.

Sizin konuşma şekliniz bütün sorumluluğu bireylerin omuzlarına yüklüyor ve her şeyden önce daha etkili/işgörür ya da daha çabuk olmak için bir araç teşkil ediyor. Aksine, rezonans bu eğilime direnmek ve birey ile onu çevreleyen dünya arasında başka ilişkiler kurmak ister.

Son kitabınızda geliştirdiğiniz, dünyayı “kullanılamaz” kılma fikri ne anlama geliyor?

Modern toplumlarımızın üzerine kurulduğu dinamik stabilizasyon/dengeleme sistemini besleyen motor, kullanılabilir olanın ufkunu durmaksızın genişletme istencinde yatmaktadır. Bu terim benim için İngilizce’de A ile başlayan üç sözcüğün bir tür yaygınlaştırılmasını kapsar: available (mevcut), attainable (ulaşılabilir), accessible (erişilebilir)… Rocky Dağları’nda kayak yapmak için oraya helikopterle gidebilmek istenir. Aslında pek az gitseniz bile, size her akşam sonsuz çeşitlilikte tiyatrolar, filmler ve operalar sunan metropollerde oturmak istenir. Doğaya, en erişilmez yerlerine kadar hâkim olmak istenir.

Paradoks şu ki, bu her şeyi denetleme ve dünyayı tüm arzularımız için tamamen kullanılabilir kılma istenci, korkunç bir biçim altında kullanılamazlığın dönüşüne yol açıyor. Virüs de tam olarak, insanın en yoğun ve yabani bitki örtülerini daima daha fazla kentleştirme istencinin ürünü. Enerji çıkarmak için atomun bile üzerinde tahakküm kurmanın başarılmış olunması, Fukuşima ya da Çernobil gibi bir atom kazası olduğu zaman, insan için kelimenin gerçek anlamında kullanılamaz mıntıkalara yol açıyor.

Gündelik yaşamlarımızda kullandığımız teknolojilerle de benzer bir şey vuku buluyor. Oturduğunuz kanapeden, her şeyi uzaktan denetleyebiliyorsunuz: ısıyı, ışığı, fondaki sesi. Her şeye kadir olduğunuz duygusundasınız; ama bir beslenme sorununuz varsa, pencerenizi açacak takatiniz bile olmayacaktır.

Dolayısıyla, dünyayı kullanılamaz kılmak, dünyada olma şeklimizi dönüştürmektir; korkunç biçimde kullanılamaz hâle gelmemesi için onu sınırsızca denetlemek istemeyi kesmektir.

Dünyanın bir kısmının insan arzuları için kullanılamaz olması gerektiği yolundaki bu fikir câzip; ama insanın doğa üzerindeki eyleminin sınırlarının tetkikinden yana çıkan bir ekolojide bulunan ve bundan istifade ederek kadınların ya da eşcinsellerin haklarının çoğaltılmasına karşı çıkan muhafazakâr bir gündemin hizmetinde araçsallaştırılabiliyor. Kişi haklarıyla ilgili ilerici bir gündemden vazgeçmeksizin dünyanın kullanılamazlığı nasıl yerleştirilir?

Muhafazakâr ideolojilerin bu fikri kullanıp kendi gündemlerini ilerletebildikleri doğru. Ama bana göre, bireyler ve arzuları bastırıldığı zaman, gitarın teline elinizi koyduğunuzda titreşimin durmasındaki gibi, rezonansı öldürüyor bu. İç seslerimize ve bu seslerin bizi çevreleyen dünyalarla ne şekilde rezonansa girebildiğine kulak vermek söz konusu. Artık, doğaya durmaksızın hükmetmeyi istemekten ziyade, doğanın buyruklarına katlanmak söz konusu. Rezonans ancak diyalog biçimiyle var olabilir.

Dünyayla daha az saldırgan ya da daha az acı verici şekilde ilişkiye ve rezonansa girmek için ne aktif ne pasif olan bir tutum arayışı fikrinizi açabilir misiniz?

Modern sorunumuzun bir kısmı, kendimizi ya etken ya kurban olarak görebilmemizdir. Ya ben bir şey yaparım, ya da bana bir şey yapılır. Sinyaller verilir ya da alınır. Halbuki mutluluk ve iyi yaşam, çoğu zaman bu iki tutum arasında bir yerde bulunur gibi geliyor bana. Tango buna iyi bir örnektir: Kimin yönlendirip kimin yönlendirildiğini unuttuğunuzda güçlü bir şeye erişirsiniz. Caz müzisyenlerinin doğaçlamaları da düşünülebilir: Kusursuz an, sinyali kimin gönderip kimin aldığını artık bilmediğiniz zamandır. Ama bir tartışma veya bir diyalogda da aynı şey geçerlidir; alışverişin ürünü olduğu için, bir anda ortaya çıkan fikrin hakikaten kime ait olduğunun bilinemediği vakittir. Bu yaklaşımı doğayla, ya da mesela Tarih’le ilişkimizde de arayabiliriz gibi geliyor bana.

Share on facebook
Share on twitter
Share on pocket
Share on email
Share on print
  • Medyascope
  • Medyascope Plus