Pankaj Mishra: “Soğuk Savaş dönemi Batı liberalizminin entelektüel narsisizmini terk etmenin zamanı geldi”

Share on facebook
Share on twitter
Share on pocket
Share on email
Share on print

Hindistanlı deneme ve roman yazarı Pankaj Mishra’nın The New York Review of Books’da yayımlanan “Büyük İllüzyonlar” başlıklı yazısını Türkçe’ye Fırat Hacıahmetoğlu çevirdi:

Pankaj Mishra

Radical Hope: Ethics in the Face of Cultural Devastation (2006) adlı kitabında Jonathan Lear, Crow Kızılderilileri’nin entelektüel travması hakkında yazar. On dokuzuncu yüzyılın ortalarında göçebe bir yaşamdan yerleşik bir varoluşa geçmeye zorlanan bu insanlar, yalnızca eski dünyalarını değil, geçmişlerini ve bugünlerini anlamak için gerekli “kavramsal kaynaklarını” da feci bir şekilde kaybetmişlerdir. Lear’a göre, bir Crow Kızılderilisi için sorun yalnızca bu kızılderilinin “yaşam tarzı[nın] sona ermesi” değildir. Sorun, “artık kendimi veya dünyayı anlayabileceğim konseptlerim yok…. Ne olduğu hakkında hiçbir fikrim yok.”

Bugün Anglo-Amerikan entelijansiyasının pek çoğunun, aşırı sağ ayaklanmalar, kontrol edilemez bir salgın ve haklarından mahrum azınlıkların siyasi ayaklanmalarıyla art arda gafil avlandıktan sonra Crow Kızılderilileri’ne benzediğini söylemek abartı olmayacaktır. Soğuk Savaş döneminin sona ermesinden sonra yaklaşık otuz yıl boyunca, İngiltere ve ABD’deki ana akım politikacılar, gazeteciler ve işadamları, dünyanın kapitalizm, demokrasi ve teknolojiye yönelik yönergeleriyle barış içinde bir araya getirildiğine dair inançlarını defalarca paylaştılar. ABD, Barack Obama’nın seçilmesiyle “ırk sonrası bir çağa” girmiş gibi görünüyordu ve Amerikalılar, Başkan Obama’nın Donald Trump’ın seçilmesinden bir ay önce Wired‘da yazdığı gibi, “yeni sınırlar için yarış” ve “dünyaya ilham vermek” için hazır görünüyordu.

Vaat edilen topraklara ABD öncülüğünde küresel bir yolculuk anlatısı hiçbir zaman makul bir anlatı değildi. Dört yıllık Trump yönetimi nihayet, 2001 ve 2020 yılları arasında — ve 11 Eylül’deki terörist saldırıları, küreselleşmenin yoğunlaşması, başarısız bir şekilde teröre karşı verilen mücadeleyle eşzamanlı Çin’in yükselişi ve mali kriz gibi olaylarla — dünyanın yeni bir tarihsel döneme doğru ilerlediğini ortaya çıkardı. Dahası, bu aşamada, onlarca yıldır egemen olan birçok fikir ve varsayım hızla geçersiz hale geliyordu.

Bugün, Batı tarzı liberal demokrasinin ve kapitalizmin pratik bir alternatifi olmadığında ısrar edenler, ne komünistlerin yönettiği bir ülke olan Çin’in nasıl küresel ticaret ve finans ağlarının merkezi haline geldiğini; ne görünüşte “dünyanın en büyük demokrasisi” ve en hızlı büyüyen ekonomisi olan ve Çin’e karşı bir denge unsuru olan Hindistan’ın, nasıl 1920’lerin Avrupalı faşist hareketlerinden esinlenen Hindu üstünlükçüler tarafından yönetildiğini; ne de içeride işlevsiz demokrasi ve kapitalizmin seçmenleri kızdırarak aşırı sağ demagogları nasıl güçlendirdiğini açıklayacak kavramlara sahipler. Brexit ve Trump tarafından şok ve travmaya maruz bırakılmış bir entelijansiya, ABD’deki Sivil Haklar hareketinden bu yana yaşanmış en büyük protestolar karşısında da büyük ölçüde şaşkına dönmüş görünüyor. Gençlerin önderlik ettiği bu protestolar, aynı zamanda, kölelik ve ırksal kapitalizmin, Birleşik Devletler ve Britanya’nın zenginlik ve gücünün temelini oluşturduğu yeni bir tarihsel farkındalığın şaşırtıcı derecede hızla yayılmasıyla beslenen kitlesel ayaklanmalar. 

Lear’ın “okuryazar kültür” olarak adlandırdığı kitlenin üyeleri olarak, değiştirilmiş gerçekliğimizi kavramak için Crow Kızılderilileri’nden daha iyi bir konumda görünebiliriz. Ancak zamanımızın ayaklanmaları, kendi kavramsal kaynak eksikliğimizi yıkıcı bir şekilde ortaya çıkarıyor ve kasım ayındaki ABD seçimlerinde meydana gelen hiçbir şey bu sorunu çözebilecek gibi de gözükmüyor.

Salgını, felaket bir şekilde yanlış yönetmiş olan Trump ve İngiltere’deki yoldaşları, geleceklerini açıkça “kültür savaşları”ndan gelebilecek bir zafere bağladılar: Amerika ve Winston Churchill’in geçmiş büyüklüğünün hikayeleri ve “kültürel Marksistler’in” kötülüğü onların ortak konuşma noktalarını oluşturuyor. Ancak Trumpizm patlak vermeleri karşısında şok ve çaresizlikten Joe Biden’ın seçilmesinin “liberal düzeni” yeniden sağlayacağına dair absürt umutlara doğru yalpalamaya çalışan eleştirmenlerinden akılcı açıklama henüz gelmedi. Murdoch’un sahibi olduğu Wall Street Journal ve The Times of London‘da veya The Washington Post, The New York Times, The Economist ve Financial Times‘da olsun, büyük ölçüde beyaz, erkek ve orta yaşlı bir yorum yazısının ağıtları ve teşvikleri James Baldwin’in “beyaz adamın dünyası, entelektüel, ahlaki ve ruhsal açıdan, anlamsız bir boş davul halkasına ve yavaş ölüm kokusuna sahiptir” şeklindeki kararını akla getiriyor.

Oyunda olan güçleri anlamanın yeni bir yoluna acilen ihtiyaç var. Ancak bu, yalnızca kırk yaşın üzerindeki birçok yazarın biçimlendirici etkilerini sorgulamak ve bunlardan kurtulmak için bilinçli bir girişimde bulunursak başarılabilir.

1948 doğumlu Tony Judt, hayatının sonuna doğru, ait olduğu “oldukça berbat” kuşaktan söz etmişti, bu kuşak “1960’larda Batı Avrupa’da veya Amerika’da, ne ekonomik ne de politik, zor seçimlerin olmadığı bir dünyada büyümüştü.” Judt’a göre entelektüel akranlarının pek çoğu, savaş sonrası refah devleti lehine fikir birliğinin yerini neoliberalizme bırakmasıyla birlikte, 1970’lerde ve 1980’lerde radikal duruşlarını bırakarak “her şeyi tüketen maddi birikim ve kişisel güvenlik business’ına” geçti; Berlin Duvarı çöktüğünde liberal demokrasi ve kapitalizmin “kazandığı” popüler inancını bilhassa çabuk içselleştirdiler.

Judt’unkinden daha genç nesil arasında benzer bir dünya görüşü hâkim. Üyeleri, daha da halinden memnun bir dönemin, Soğuk Savaş’ın sona ermesinden yararlanan insanlardan oluşuyor; ve bugün, Anglo-Amerika’nın süreli yayınlarında, televizyon kanallarında, düşünce kuruluşlarında ve üniversite bölümlerinde üst düzey pozisyonlara yerleşmiş durumda. Bu insanlar, zaferci 1990’larda büyürken, Amerikan tarzı demokrasinin ve kapitalizmin üstünlüklerini kanıtladığını varsaydılar; Francis Fukuyama, 1989’da tarihin sonunu ilan ederken yazdığı gibi “sınıf sorunu”, “temelde eşitlikçi” Batı’da “başarılı bir şekilde çözülmüştü” ve “otoriter” Çin ve Rusya’nın bu Batılı başarıları kopyalaması an meselesiydi ve “demokratik” Hindistan, liberal uluslararası düzende bir paydaş haline geldi.

Bugün geldiğimiz noktada, yalnızca iki Batı kuşağının bu parçalanmış fantezilerini değil, aynı zamanda bu nesillerinde içlerinde örtük olan entelektüel narsisizmi de terk etmek zorunludur. Ancak o zaman aniden tanıdık olmayan bir dünyanın daha derin yapısal değişiklikleri – yirminci yüzyılın merkezi olayı olan dekolonizasyondan kaynaklanan değişiklikler – ortaya çıkacaktır.

Soğuk Savaş sırasında bile, ortaya çıkacak şeylerin şekline, Batılı soğuk savaşçıların değil, dünya nüfusunun büyük çoğunluğuna sahip olan ve Batı’dan coğrafi olarak uzak yerlerde meydana gelen fikir ve hareketlerle karar verileceği açıktı. 1949 Çin Devrimi, dünya için Rus Devrimi’nden daha büyük sonuçlar doğurmuştu, ve Mao Zedong’un Batı ülkeleri tarafından bir asırlık aşağılanmanın ardından “Çin halkının ayağa kalktığı” açıklaması, her zaman sadece güçlendirici bir retorikten daha fazlasıydı. Bu açıklama, ateşli, felakete eğilimli ama nihayetinde başarılı bir ulusal zenginlik ve güç arayışının başlangıcı idi.

Bugün, Anglo-Amerika’daki büyük gelişmelerin — sendikasızlaştırmadan artan kurumsal nüfuz ve işgücünde dış kaynak kullanımından kaynaklı olarak yaşanan aşırı eşitsizlik ve beyaz üstünlükçülüğün yükselişine kadar —  Çin’in bir üretim devi olarak yükselişinden ve agresif milliyetçi dünya gücünden bağımsız bir şekilde açıklanamayacağı inkâr edilemez. Başka bir deyişle, çağdaş dünyayı anlamak için gerçekten küresel bir bakış açısı gerekmektedir — ve bu yalnızca önceden var olan Batı’nın üstünlüğü anlatılarına “demokratik” Hindistan ve “otoriter” Çin tarihini ekleyen bir bakış açısı değil. Bilakis, bu Batı merkezli dar görüşün uzun süredir dayandığı tüm önyargı yapısını terk etmek anlamına gelir.

Eski davul çalmaktan vazgeçmek kolay değil. Soğuk Savaş sırasında gelişen öz-imgeler ve düşünce ve algılama biçimleri, inatçı oldukları kadar yaygın da aynı zamanda. Amerikalı ve İngiliz yorumcular, dünyanın dört bir yanındaki komünistler ve komünist sempatizanların Batı tarzı demokrasi ve kapitalizme yönelik güçlü suçlamalarına karşı savaşmaktaydılar. Bu yoğun ideolojik çatışmanın bir sonucu, anti-komünist yorumcuların “özgür dünyalarını” sürekli olarak abartmaları oldu: tarihsel gerçekler tarafından desteklenebilecek olandan daha yaygın ve kalıcı maddi, ahlaki ve entelektüel bir yükseliş gördüler.

Soğuk Savaş sırasında Batılı yorumcular tarafından yapılan en önemli savunma manevrasında, liberalizm, Lionel Trilling’in 1950’de kendinden emin bir şekilde belirttiği gibi, “yalnızca egemen değil, hatta tek entelektüel gelenek” haline geldi. Bu ahlaki terfi, hem sol hem de sağ tarafından kibirli bir şekilde eşitsizliği ve kitlesel hoşnutsuzluğu körüklemekle suçlanan bir bireysel özgürlük ve mülkiyet hakları ideolojisi için garip bir kadere sahipti. Reinhold Niebuhr’un 1944’te yazdığı gibi, “burjuva liberalizmi, genel olarak, kendi sınıf çıkarlarının yolsuzluğunun tamamen bilincinde değildi ve perspektiflerinin nihai olduğunu sevgiyle hayal ediyordu.”

Bununla birlikte, Soğuk Savaş şiddetlendikçe, liberalizm, özellikle Sovyet ve Çin komünizminin sefil gerçeklerine karşı konulduğunda, neredeyse varsayılan olarak, gurur verici bir imaja sahip olmaya başladı. Aynı zamanda, bu görüş, çağdaş akademisyenlerin gösterdiği gibi, John Locke ve Thomas Hobbes’un zeki atalar olarak kaydedilmesiyle prestijli bir entelektüel soy da edinmişti. On dokuzuncu yüzyılın sonlarından itibaren Avrupa’da sert bir şekilde sorgulanan Aydınlanma, eşi benzeri olmayan özgür dünyanın iyi talihinin kaynağı olarak gösterilmeye başlandı. Bu kendini tebrik geleneği, Steven Pinker’in işlerin her zaman daha iyi hale geldiğini ve bizim bunun farkına varmadığımızı iddia eden veri bankaları ile reductio ad absurdum’a ulaştı.

Bugün pek çok öfkeli genç, beyaz polis memurlarının siyahları öldürmesinin ve silahlı kanunsuzların, ABD başkanının zımni rızasıyla gün ışığında ırkçılık karşıtı protestoculara saldırmanın nasıl mümkün olduğunu bilmek istiyor. Özgür dünyanın, liberalizmin ve demokrasinin koruyucusu, Aydınlanma’nın varisi ve otoriterliğin baş düşmanı olarak parlayan anlatımları burada çok yardımcı olmayacaktır. Bu erdem odaklı Soğuk Savaş mitolojileri pek çok garip gerçeği bastırdı — örneğin, siyahları “çok az veya neredeyse hiç zekâsı olmayan” “hayvanlar” olarak tanımlayan Voltaire; koyu ten renginin aptallığın açık bir kanıtı olduğuna ve kadınların kamusal hayata uygun olmadığına inanan Kant; ya da Kızılderililer’in “barbar” olduklarını, kendi kendini yönetmeye uygun olmadığını varsayan John Stuart Mill.

Dahası, Stalin, Mao ve Hitler’in suçlarına dair saplantı, Britanya’yı ve ABD’yi benzersiz bir şekilde güçlü ve zengin yapan uzun yüzyıllardır süren küresel şiddet ve mülksüzleştirmeyi gizlemeyi başardı. Feminist filozof Lorna Finlayson’ın yakın zamanda yazdığı gibi:

Hiçbir tereddüt olmaksızın, sosyalist devletler tarafından işlenmiş korkunç suçlar gibi, liberal ulusların tarihi de sistematik edinimsel şiddetin tarihidir: yerli halkların soykırımından taşınabilir köleliğe, çağdaş “rejim değişikliği” ve “insani müdahaleye” kadar. Bu kadarı, her ne kadar bunun konuyla alakası olmadığı ya da bunları konuşmanın kibar olmadığı düşünülebilse de, tartışılmaz bir gerçektir.

Elbette, liberal-demokratik ve aydınlanmış Batı’nın düşmanlarını tanımlamak için tüm entelektüel şecereleri (“Aydınlanma karşıtı”, “Romantik irrasyonalizm”, “İslamofaşizm”) icat edenler bundan bahsetmeyeceklerdi. Ve dahası, aydınlanmış Batı’nın uzun vadeli kurbanları ve yakın gözlemciliğini yapmaktan başka şansı olmayanlar, etkin bir şekilde susturuldu veya marjinalleştirildi.

Bugün antiliberal demagoglar tarafından tepeden tırnağa sömürülen bu Soğuk Savaş liberalizminin sorunu, yalnızca ahlaki kibirliliği ve sınıf çıkarları tarafından yozlaştırılmış olması değildi. Aynı zamanda, bu, liberal enternasyonalizmin pratikte diğer dünya görüşlerine karşı bir umursamazlığı ve refleksif küçümsemesi anlamına da geliyordu. Özgür dünya için saygın bir felsefi soyağacı tasarlayanlar bile, sözde özgür olmayan dünyada olan ve olmuş olan pek çok şeyi görmezden geldi. Örneğin The New York Review‘e sık sık katkıda bulunan Isaiah Berlin’in yazılarını ele alalım.

Berlin, İkinci Dünya Savaşı’ndan sonra, tam da dünyadaki sömürge karşıtı hareketlerin ertelenen zaferlerini elde etmeye başladığı ve ABD’deki siyah aktivistlerin temel haklar için uzun süren savaşlarını yoğunlaştırdığı sırada, bir Anglo-Amerikan bilge olarak öne çıktı. 1950’lere gelindiğinde, beyaz üstünlüğüne karşı birbiriyle sıklıkla bağlantı kuran bu küresel mücadeleler, geniş bir siyasi düşünce arşivi oluşturmuştu. Irkçı Batı imparatorlukları tarafından aşağılananlar, özgürlük ve adaletin nasıl sağlanacağı konusunda çok farklı fikirlere sahipti ve farklı figürler – Jamal al-Din al-Afghani, José Martí, Rabindranath Tagore, Mohandas Gandhi, Sun Yat-sen, W.E.B. Du Bois, Aimé Césaire, ve Frantz Fanon – hem Batı’nın politik ve ekonomik düzenlemelerinin güçlü bir eleştirisini hem de kırılgan bir gezegende insanın bir arada yaşamasına dair alternatif vizyonlar sundular.

Pek çok Asya ve Afrika ülkesi, kendilerini beyaz hükümdarlardan kurtardıktan kısa bir süre sonra bocaladılar, resmi egemenlikleri soğuk savaş ve ekonomik neo-emperyalizm tarafından kökten kısıtlandı. Başarısız modernizasyon ve devlet inşası, ayrılıkçı hareketler ve etnik-dini isyanlar, demagoji ve despotizmden oluşan bu tedirgin edici deneyim, siyaset ve toplumun daimi sorunlarıyla daha da derin bir entelektüel ilişki kurulmasına neden oldu. Mısırlı ekonomist Samir Amin, Hint sosyal psikolog Ashis Nandy, Malezyalı sosyolog Syed Hussein Alatas, Faslı feminist Fatema Mernissi, Jamaikalı tarihçi Orlando Patterson, Çinli eleştirmen Wang Hui, Brezilyalı filozof Roberto Unger ve Kolombiyalı akademisyen Arturo Escobar, Batı istisnacılığının tarihlerinden türetilen varsayımları altüst etmeleriyle örnek teşkil ediyor.

Ancak bu kişilerin sesleri Batı ana akımında nadiren duyuldu. Sonuç olarak, İngiltere ve ABD’nin “liberal” siyasi kurumlarının, kölelik ve emperyalizm gibi büyük ölçüde liberal olmayan uygulamalardan ayrı olarak çözülebileceği ve değerlendirilebileceği varsayımına karşı pek itiraz yükselmemiş oldu. Berlin’in ortaya koyduğu kendi liberalism savunması liberalizmin eziyetli tarihini görmezden geldi ve Batı dışı herhangi bir entelektüel ve siyasi geleneği zar zor kabul etti. 1958 yılında, Little Rock’s Central Lisesi’nin dünya çapında ses getirmiş zorunlu entegrasyonunun şok edici görüntülerinden bir yıl sonra, etkili bir biçimde özgürlük kavramlarını kuramsallaştıran Berlin, Du Bois’nın ifadesi ile “daha karanlık uluslar” tarafından başlatılan dünyayı dönüştüren özgürlük arayışını bile gözden kaçırmayı başardı. Berlin, kendinden önceki Mill gibi, yalnızca beyaz erkeğin özgürlüğünün önemli olduğunu varsaymış görünüyordu.

Antropolog Ernest Gellner, Berlin’in çalışmalarının bir eleştirisinde, onun sosyal, politik ve tarihsel bağlamdan yoksunluğuna işaret etti. Yirminci yüzyılın sonlarındaki en etkili siyaset felsefesi kitabı olan A Theory of Justice (1971) kitabının yazarı John Rawls, benzer bir engelle çalışırken, Batılı siyasal kurumların temelde özgürlük ve adaleti teşvik etmeye yöneldiğini varsaydı.

Gariptir ki, ABD ve İngiltere 1970’lerde bir gerileme dönemine girerken, itibarlı Batılı seçkinlerin üyelerinden yayılan bu tür tarih dışı düşünce, akademinin içinde ve dışında hegemonik hale geldi. Siyaset teorisyeni Katrina Forrester’ın In the Shadow of Justice: Postwar Philosophy and the Remaking of Political Philosophy (2019) adlı Rawls hakkındaki son kitabında belirttiği gibi, hemen hemen tamamıyla Harvard, Princeton ve Oxford’dan gelen birkaç “varlıklı, beyaz, çoğunlukla erkek analitik siyaset filozofları,” “teorilerini uzamda daha geniş toplulukları, ulusları, uluslararası âlemi ve nihayetinde gezegeni kapsayacak şekilde genişletmeye çalıştı.” Forrester’ın yazdığı gibi, tarihsel olarak masum soyutlamalarla işleyen bir zahmetsizlik, feminist ve sömürge karşıtı yazarların pahasına, “siyaset felsefesinin seçkin kurumlarına katılmanın bedeli” haline geldi. Böylece, bütün bir fetih ve tahakküm tarihi ve onun siyasi mirası silindi – her ne kadar, bugün New York Times‘ın “1619 Projesi” gibi çabalarla, gecikmiş veya kusurlu bir şekilde ortaya çıkarmaya çalışılsa da.

Hem tarihten hem de çağdaş gerçeklikten kopuk bir dünya görüşü, propagandayı andırmaya başladı ve bugün Gellner’ın Berlin hakkındaki kararının – kendisi CIA’nın John Stuart Mill’i idi – akademide gıybetin bir örneği olduğunu söylemek zor. Kuşkusuz, Forrester’ın yazdığı gibi, “Anglo-Amerikan liberal siyaset felsefesinin öyküsü” bugün, kolaylaştırıcı koşullar ortadan kalktıktan çok sonra bile kalan “bir hayalet öyküsüne” benziyor.

O halde liberalizmin, demokrasinin ve özgür dünyanın Soğuk Savaş öykülerindeki birçok hayaleti kovmak için ne yapılmalı? Ayrıcalıklı beyaz adamların kişisel çıkarlarının ve kişisel algılarının “küresel düşünce” olarak aktarıldığı ve dünya felsefesi ve dünya tarihinin doğası ve kaynağı itibarıyla esasen Batılı olduğu, entelektüel açıdan zayıf bir çevreden nasıl kaçabiliriz? (Marx, Gramsci, Adorno, Benjamin ve Arendt’in sonsuz ve tekrarlayan çağrışımlarıyla sol gelenek de dar görüşlülük tuzağından kaçamamakta.)

Buradaki temel görev, dünya çapında daha büyük sosyoekonomik güç asimetrilerini taklit eden entelektüel yaşamın şaşırtıcı dengesizliklerini ele almak olacaktır. Hindistan, Çin, Gana veya Mısır’dan bir gazete köşe yazarının, Avrupa-Amerikan siyasi ve entelektüel gelenekleri hakkında bazı temel bilgileri gösteremediği sürece, küresel ilişkilerde bir otorite olarak tanınması olası değildir. Bırakın gazete muhabirlerini, Batılı bilim adamlarının çoğunun Hint, Çin, Afrika ve Arap tarihi ve düşüncesi hakkında geçici bir tanışıklığı bile yok.

Yine de, müfredata yalnızca, muhafazakâr ve gerici sağın şiddetle karşı çıktığı birkaç bilinmeyen adın eklenmesi, kurumsal “kapsayıcılık” ve “çeşitlilik” hedeflerinden farklı olarak küresel düşünceyi ilerletmeyecektir. Crow Kızılderilileri’nin maruz kaldığı toplam kavramsal kayıptan kaçınmak için daha radikal ve çetin bir şey gerekecek: gerçeklik algımızı bozan entelektüel bir geleneğin sorgulanması ve dünya tarihinin yeniden öğrenilmesi ve bunu yaparken, beyaz olmayan insanlara atfedilen aşağılıklığın bugüne kadar sahip olduğumuz bilgilerimizin ve analizlerimizin çoğunu lekelemiş olan temel varsayım olduğunun farkında olmamız gerekiyor. Bu zor bir görev olarak görünebilir, ne var ki, alternatif, anlamsız bir şekilde aynı eski davulu vurmaya devam etmek demektir.

Share on facebook
Share on twitter
Share on pocket
Share on email
Share on print
  • Medyascope
  • Medyascope Plus