Anselm Jappe: Betonarmeye karşı bir filozof

Share on facebook
Share on twitter
Share on pocket
Share on email
Share on print

Cenova Köprüsü’nün çöküşünden iki yıl sonra, Marksist filozof Anselm Jappe, onun gözünde kapitalizmin soyutluğunu somutlaştıran zararlı malzemeye, betonarmeye karşı bir iddianame sunuyor. Ludovic Lamant’ın Médiapart’ta çıkan yazısını Haldun Bayrı çevirdi.

Anselm Jappe yeni denemesini yazmaya Ağustos 2018’de Cenova Köprüsü’nün çöküşünden sonra başlamış. Her ne kadar İtalya’daki cezâî soruşturma ülkedeki otoyolların yarısını işleten Aspi şirketinin ihmallerine odaklanmış da olsa, Guy Debord uzmanı Marksist filozof felâketin farklı bir okumasını öneriyor: Açılışı 1967’de yapılmış olan betonarme köprünün “programlanmış eskimesi”nin belirtisini görüyor bu olayda.

“Yapanlar ne düşünürse düşünsün, bu inşaat daha fazla sürecek şekilde yapılmamıştı” diye temin ediyor Jappe, Cenova’daki çöküşün başka çöküşlerin habercisi ve bir “uyarı” olduğuna kanaat getirmiş bir halde. Ve şöyle kehânette bulunuyor: “Ya milyonlarca mesken ve köprünün, bentlerin ve yolların, havaalanlarının ve gökdelenlerin kumla ve korozyona tâbi metal donanımlarla inşâ edilmiş olduğu, git gide artan bir ritimle ortaya çıkarsa? Ki gerçekten öyleler.”

“Kapitalizmin Kitlesel İnşa Silahı Beton” (Béton, arme de construction massive du capitalisme, L’Échappée, 2020) kitabının faydası radikal tezinde bulunuyor: Fransa’da eleştirel değer teorisinin temsilcisi olan Jappe (bkz. 2017’de Mediapart’la yaptığı söyleşi), betonarmeyi “kapitalist soyutlamanın somut (concret) tarafı” olarak koyuyor (İngilizce’de betona “concrete” denmesinden mülhem güzel bir kelime oyunuyla). “Morandi Köprüsü, kapitalist medeniyetsizliği en üst derecede ve tüm düzeylerde nitelendiren hybris’in (kibrin) bir numûnesini oluşturur” diye yazıyor.

Hollandalı star mimar Rem Koolhaas (tam da 1990’lı yıllarda Euralille’i inşâ etmiş olduğu için Jappe’ın “kinik” muamelesi yaptığı) Delirious New York (Oxford University Press, 1978) kitabında, Manhattan’ın ilk planını, ortaya çıkan kapitalizmin şifre anahtarı olarak kabul etmektedir. Jappe’ın yaklaşımı ise başka türlüdür: Kapitalizmin sapık ve yıkıcı mantığını en iyi temsil eden şey, ona göre, ayakları yerden kesilmiş mimar kuşakları tarafından övülen betonarmedir daha ziyâde. Jappe bunu, “değer yaratan soyut emek” diye adlandırır.

İnce ayrımları ihmal ederek sözünü zayıflatan kalıplaşmış estetik hükümler de içerdiği için çok sayıda okuru gıcık etme riski olmasına rağmen, “Yeryüzü’ndeki en yıkıcı malzeme” betonarmeye karşı bu iddianame yine de dikkat çekici yönler barındırıyor. Jappe ilk patenti 1855 tarihli olan betonarme destanının hakkından bir cümleyle geliyor: “Geleneksel zannatkârların becerisinden vazgeçip malzemelerin kalitesinden kısmak.”

Demir ya da çelik iskeletle çakılı betonarmenin, bilhassa Romalılar zamanında kullanılan kökendeki betondan (kireç taşı, kum ve mıcır/kırma taş karışımı) daha az dirençli olduğunun ortaya çıktığını ikna edici biçimde gösteriyor. Bu arada, iki Fransız mühendisini, 19. yüzyıl sonunda François Hennebique’i, sonra da 1928’de öngermeli betonun mucidi Eugène Freyssinet’yi keşfediyoruz.

Çin’in bayılmayı sürdürdüğü (akıllara durgunluk veren simgesi Üç Boğaz Barajı’yla birlikte) betonarmenin yol açtığı tahribatın dökümü çarpıcı : inşaatlarda çalışanların sağlığına zararı (silisin solunması yüzünden); taşları kırabilmek ve betonu oluşturan kil ile kireci ısıtmak için “fırınlanması” esnasındaki enerji tüketimi (beton tek başına dünyadaki karbondioksit emisyonunun % 4 ilâ 8’inden sorumludur; devâsâ su ihtiyacını da unutmamak gerek), ya da muazzam kum tedarik çalışmaları yüzünden bazı doğal ortamlarda (plajlar, ırmaklar, çöller) yol açtığı tahribat.

Jappe bu betonarmenin 1920’li yıllarda Almanya ve Hollanda’da sosyal meskenler inşa edilmesini ve önceden daha iyi tasarlanmış bir kitlesel iskânı sağladığından habersiz değil. İlkin, “mimari artık sadece hâkim sınıflara hitap etmiyor, asıl hükmedilenlere yöneliyor” diye hakkını teslim ediyor. Bununla birlikte, bir “proleter betonu” varsayımına karşı çıkıyor: “Burada halk sınıfları için bir ‘özgürleşme’ ya da ‘terfi’ biçimi görürsek fena yanılmış oluruz — gecekonduların modernleştirilmesi söz konusudur sadece.”

Yazar hem modernizme (1919’dan itibaren başlatılan hareketi, özellikle de Alman Bauhaus’unu) hem postmodernizme (1970’li yılların sonundan itibaren), yani 20. yüzyılda Avrupa’da ve ABD’de inşa edilmiş olanların epey bir kısmına toptan karşı çıkıyor.

Cincinnati’deki (Ohio) Ingalls Building (16 kat) betonarme yapılmış ilk gökdelen kabul edilir, inşası 1903.

1905’ten itibaren beton kullanmasına rağmen Frank Lloyd Wright’ın bir binasında, olsa olsa “muayyen bir zarafet” bulunduğunu teslim ediyor; fakat bu dalın birçok büyük ismine, özellikle de “betonun ‘kendini beğenmiş’ havarisi” dediği Auguste Perret’ye, Dominique Perrault’ya (Paris’teki Fransa Millî Kütüphanesi’nin mimarı), Zaha Hadid’e (2016’da vefat eden ve Napoli yakınındaki Afragola Garı’nın altında imzası olmakla suçladığı) ve bilhassa Le Corbusier’ye yükleniyor.

Lettrist Enternasyonal’in kurucularından biri olan İvan Şçeglov, Corbusier’nin bir maketinin ona ânında intihar etme fikrini çağrıştıran tek imge olduğuna hükmediyordu. Jappe da aynı çizgide: Bir nebze horgörüyle, Poissy’deki Savoye Villası’na hayran olma işini “estetler”e havale ediyor ve asıl “metrukiyet ve sefalet yerleri” hâline gelmiş olan “ışıltılı kentler”deki “hapishaneyi andıran mimari”ye yükleniyor. “Corbu”nün Fransız faşist hareketleriyle işbirliği üzerine yakın zamanda çıkmış çok sayıda denemede (özellikle 2017’de Agone yayınlarında Olivier Barancy tarafından geliştirilmiş tezleri tekrar ele alıyor.

Ve şu sonuca bağlıyor: “Corbusier vakası Heidegger vakasından daha vahimdir, zira insanların çoğu Heidegger’in adını bile işitmemişlerdir. […] Buna karşılık, bir büyük kent sâkininin, şahsen Le Corbusier tarafından inşa edilmemiş de olsa onun sayısız müritlerinden biri tarafından inşa edilmiş bir yapıyla her gün karşılaşmaması imkânsızdır.”

Brüt ve som beton kullanımına bel bağlayan ve modernizme bağlı olan mimari akımı brütalizme gelince (mesela Île-de-France’ta, Pantin’deki Ulusal Dans Merkezi CND’nin yenilenen binaları); Anselm Jappe bunun katkısını küçümsüyor: “Brütalizmi güzel bulan birine söylenecek hiçbir şey yok: Mümkün her tür estetik tartışmayı aşıyor bu.” Mimaride gerici muamelesi görme riskine girerek, bu kültür varlığının korunması için kavga veren derneklere şaşıyor.

© Chêne

Birleşik Krallık’taki, “Marksist ve anarşist fikirlerin iç içe geçtiği” Arts and Crafts hareketinin esinleyicilerinden sanatçı William Morris’e övgüsü, ya da yöresel mimariyi savunması (Jappe birçok kez, 1964’te New York’taki MoMa’da yapılmış bir sergiden alınan, Bernard Rudofsky’nin dâhiyâne klasiği “Mimarsız Mimariler”i [Architecture Without Architects: A Short Introduction to Non-Pedigreed Architecture, 1964] zikrediyor) isabetli: Beton kullanımının getirdiği tekbiçimlileşmenin önünü almak için kolektif zanaat uygulamalarını öne çıkarma gerekliliği üzerinde ısrar ediyor. Fakat okurun hevesi kursağında kalıyor. Betondan çıkış için zikredilen yollar fazla genel. Ama yine de Jappe, 1794’te şatoların kulelerini yıkmak isteyen Fransız devrimcilerinden esinlenerek, “tâcir zorbalığının yaratmış olduğu, daha da ezici [betonarme] kulelere karşı benzer bir eylem başlatma”yı öneriyor.

Jappe’ın metni şaşırtıcı bir tesadüf sonucu, 2015’te yayımlanan ve bu yıl yeniden basımı yapılan mimar Rudy Ricciotti’nin bir bildirgesiyle (Le Béton en garde à vue [“Gözaltındaki Beton”], Textuel, 2020) kitapçı tezgâhlarında yan yana durmaktadır. Bu kitapta tam tersini buluyoruz: Betona (sadece betonarmeye değil) kışkırtıcı, neşeli ve sınırsız bir ilan-ı aşk (“Açık konuşursam, betonsuz yapmak yerine, karnımın üzerine beton döşeyip bir daha bu konuda konuşmamayı tercih ederim”),; bunun yanında da ekolojistlere karşı bir saldırı: “Bu konuda, hakikaten saldırgan ve sorumsuz otistikler bunlar; mısır nişastalı, biyolojik olarak parçalanabilir kalemli düşünürler”.

“Beton yine de ideal suçlu olarak görülüyor, bilinçleri fazla meşgul ediyor. Ölümüne şaibeli, Quasimodo kılığında bir Şeytan, satırla doğranıp toplumdan dışlanan berbat bir piç gibi” diye sızlanıyor MuCEM de Marseille’in, Menton’daki Jean-Cocteau Müzesi’nin ya da Vitrolles Stadyumu’nun mimarı.

Mimarın sanık rolünü oynadığı bir tiyatro piyesinde, Ricciotti kendini, “bir kemirgen, gözüpekler soyundan bir zararlı, bir çimento kıdemlisi, bir harç doçenti” olarak tanımlıyor. Bütün betonların aynı şey olmadığını açıklayarak, “betondaki âlimâne düşünceden habersiz olup, bir 18. yüzyıl sohbeti kadar incelikli ve tebahür dolu inşa etme sanatının tarihsel perspektifleri hakkında hiçbir şey öğrenmek istemeyenler”e yükleniyor.

Roma Panteonu’nu zikrederek (İsa’dan iki asır sonra yapılmış olan kubbesi hâlâ betonla –arme değil– gerçekleştirilmiş en büyük kubbe olarak kalmaktadır), bu malzemenin uzun tarihi üzerinde ısrarla duruyor. Çeliğin çevrede bıraktığı izlerin onun yaptığı betonlardan çok daha ağır olduğu konusunda temin ediyor. Sonunda Japee’ın eleştirisini tersyüz ediyor: “Faşizan” olan, betonun emperyalistvâri kullanımıyla Le Corbusier gibi modernist mimarlar değildir; daha ziyade, mutlak bir özgürlüğe hakları olan mimarları dizginleyip kuşatanlardır. Jappe ile Ricciotti : Bu iki ismi barıştırmaya kalkışmayacağız.

***

Anselm Jappe, Béton, arme de construction massive du capitalisme, L’Échappée, 2020.

Rudy Ricciotti, Le Béton en garde à vue – Manifeste architectural et théâtral, Textuel, 2020 (ilk baskı 2015).

Share on facebook
Share on twitter
Share on pocket
Share on email
Share on print
  • Medyascope
  • Medyascope Plus