Annie Le Brun: “Görüntü mutlak bir silah haline geldi”

Share on facebook
Share on twitter
Share on pocket
Share on email
Share on print

Télérama dergisi, şair ve deneme yazarı Annie Le Brun’den, akıllı telefonların (smartphone) çıkışından beri görüntüyle ilişkilerimizdeki dönüşümleri tahlil etmesini istedi. Ona göre, kapitalist yasalara tâbi algoritmaların rehineleri hâline gelen görüntüler özgürleştirici güçlerini yitiriyor. Söyleşiyi Haldun Bayrı çevirdi.

Yirmi yıl gibi bir süre içinde, akıllı telefon kullanımı umumîleşti; bununla beraber yaygınlaşan sosyal ağların kullanımı ise fotoğrafın, daha genel olarak da görüntünün statüsünde devrime yol açtı. Görüntüyle ilişkimiz alt üst oldu. Şair ve deneme yazarı Annie Le Brun ile filozof Juri Armanda bu dönüşümleri, “Bu Şunu Öldürecek” adlı kitaplarında tahlil ediyorlar. Görüntü, bakış ve sermaye: Lebrun’e göre, artık daha yaratıldığı anda tüm dünyaya yayılan görüntü, algoritmalar tarafından, dolayısıyla bir sayı ve “like” (beğeni) mantığı tarafından rehin alınmış durumda — ki bu da onu her zaman taşımış olduğu özgürleştirme potansiyelinden yoksun bırakmaktadır. Sağlık krizi hâdiseyi daha da belirginleştirmiştir sadece…

Pandemi görüntüyle ilişkimizde bir savrulmaya mı yol açıyor?

Kovid-19, Juri Armanda’yla kitabımızın dörtte üçünü bitirdiğimiz sırada çıktı ortaya. Zaman geçtikçe, bu pandemi bütün varsayımlarımızı doğrulamaya başladı — en cüretkârlarını bile: Görüntü üretimi de dâhil olmak üzere her şeyin durduğu geçmiş pandemilerdekinin aksine, toplum, katlanarak artan bir görüntü üretimiyle tepki verdi. Sadece görüntüler aracılığıyla var oluyormuşuz gibi, şu son aylar, daha önce hakikaten bilincine varmaksızın içinde yaşadığımız görünürlük diktatörlüğünü meşrulaştırdı. Evden bağlanarak çalışmaktan, Zoom üzerinden akşam içkisi davetlerine kadar, bütün faaliyetlerin bu görünürlük diktatörlüğünde gerçekleştiği bir görüntü dünyasına savrulduk.

Bu hareket zaten başlamamış mıydı?

Bu devrim, her birimize görüntü üretme ve yayma olanağı veren akıllı telefonun umumîleşmesiyle beraber 21. yüzyıl başına dayanıyor. O dönemde, Google’ın CEO’su Amerikalı Eric Schmidt daha o zamandan belirtiyordu: “GAFAM (Google, Apple, Facebook, Amazon ve Microsoft), birçok kişinin düşündüğünden çok daha güçlüler. İktidarları, katlanarak artan büyüme kapasitelerinde. Biyolojik virüsler dışında hiçbir şey, teknolojik platformlar kadar çabuk, etkili ve saldırganca yayılamaz.” Pandemi, dirençleri boşa düşürerek bunu hiç olmadığı kadar doğruluyor; sanki herkes, virüsün görünmezliğini alt etmek için bu görünürlük diktatörlüğünü bekliyormuş gibi. Üstelik, tehlike arz etmeye başlayan fizîkî temaslardan uzak durduğumuzdan, dijital alan toplumu yeniden örgütlemenin tek güvenli zemini hâline geldi. Mayıs 2020’de, aynı Eric Schmidt, evlere kapanma sayesinde GAFAM’ın on yıllık bir sıçrama yapabildiğini açıklıyordu Amerikan televizyonuna; zira “Ânîden, İnternet bir seçenek olmaktan çıktı: İş için, hayatlarımızı düzenleyip yaşamak için zarûrî hâle geldi”. Daha ne desin? Bizi yatıştırırken bir yandan da faaliyetlerimizin neredeyse tamamının denetlenmesine yol açan bu hegemonyaya artık hiçbir şey karşı çıkmıyor gibi.

Pandemi yüzünden evlere kapanınca bir ritüele dönüşen, Zoom’da bir sanal akşam içkisi sohbeti.

Buna herkesin böyle rıza göstermesi nasıl açıklanır?

Gönüllü köleleştirmeden bahsedildi; hatta mülksüzleştirmeden. Yaşamı en iyi seviyeye getirme aracı gibi sunuyor kendini İnternet. Bu tertibatlar bize daha özgür olduğumuz hissini veriyor; halbuki bizi her gün biraz daha fazla denetliyorlar. Gündelik yaşantımızı “kolaylaştırma” veya kapasitemizi “artırma”ya yönelik araçların istîlâsını “smart colonization” (akıllı sömürgeleştirme) diye adlandırdık bu yüzden. Aslında gerçeğin yerini dijital olarak değişikliğe uğratılmış bir dünyanın alışına bizi de katmak söz konusu. Böylelikle Amerikalı sosyolog Shoshana Zuboff’un (1) sözünü ettiği ve denetim ile kârın iç içe geçtiği “gözetleme kapitalizmi”ne vardık. Ama görüntünün merkezî rolü yeterince dikkat çekmemiş gibi geldi bize. “Bu Şunu Öldürecek” kitabı yeni bir bakış ekonomisinin söz konusu olduğunu göstermeye çalışıyor: Görüntü, onda hem câzibenin kuvvetini hem polisin gücünü bulan dijital sanayiler tarafından evcilleştirilmiş de olsa, bizim bakışımız olmaksızın bir işlerine yaramamaktadır — bu yeni ekonominin işleyişi için her an gereklidir. Dolayısıyla bakışımız mükemmel yenilenebilir enerji hâline gelmiştir; bir zamanlardaki altın ya da petrolden de değerlidir.

“Görüntü artık içeriğiyle var olmuyor; kaç kere görüldüğüyle, ‘like’ sayısıyla var oluyor”

Özellikle dijital şirketleri tarafından yerleştirilen iki izleme tertibatını hedef alıyorsunuz: web sitelerinin ergonomisini uyarlamak için göz hareketlerini inceleyen “eye tracking” (ya da göz izleme, okülometri) ve İnternet gezgininin görmediği, fakat bir siteye yerleştirildiğinde onu izlemeyi sağlayan “tracking pixel” (“piksel izleme” ya da “casus piksel”).

Birey davranışlarının hem satış öngörüsü hedefiyle hem de bu davranışları polisiye biçimde denetleme hedefiyle izlendiği ortak mekânın özelleştirilmesinin parçasıdır bunlar. Amazon’un satış tekniği en başından beri böyledir: Sürekli benzer malları satın alma telkinleriyle mal dolaşımını kişiselleştirerek teşvik etmek. Bu kapitalist strateji, “topluluklar”ın çoğalması vasıtasıyla etik ya da siyasî davranışlara yön verir hâle geldiğinde daha da tehlikelileşmektedir: Algoritmalar size artık sadece zevklerinizi pohpohlayan ya da görüşlerinizi doğrulayan içerikler önerir; böylelikle de sizi, isteseniz de istemeseniz de, aynı zevklere sahip olan sanal gruplara, topluluklara sokar. YouTube önerilerinde ya da Facebook bağlantısında durum budur; “tıklama etiği” (click-éthique) diye nitelediğimiz, düşünmeden ve bağlamına oturtmaya çalışmadan her şeye tepki vermenin bu şekline kadar varabilir.

Annie Le Brun

“Dağıtıma yönelik görüntü” (image distributive) diye adlandırdığınızdaki yenilik nedir?

Görüntünün 20. yüzyıldaki statüsü Alman filozof Walter Benjamin (1892-1940) tarafından kusursuzca çizilmiştir. Ona göre, görüntülerin yığın hâlinde yeniden üretim imkânı, “aura” (2) diye adlandırdığı, özgün/orijinal olanın kuvvetini yitirmelerine neden olmuştur. Oysa, bu özelliğin yitirilmesi görüntünün içeriğini bozmamaktadır. Mesela Che Guevara’nın meşhur portresi, her ne kadar tek örnek bir tablonun “aura”sına sahip değilse de, ikona özelliğini yitirmemiştir. Bunun aksine, daha üretilir üretilmez dijital aracılığıyla sonsuza yayılan, dağıtıma yönelik görüntü doğa değiştirir. “Yeniden üretilmiş” olmayıp sınırsız şekilde “dağıtıldığı” için, içeriğiyle var olmaz artık; kaç kere görüldüğünün ya da “like”landığının ve yol açtığı tepkilerin sayısıyla var olur. Birden, görüntüye sayı girer; artık göstermeyip, kendini göstermeye zorlar onu. Algoritmalara yem hâline getiren virallik/bulaşıcılık arayışı bundandır.

Bu dinamizm size göre “dağıtım vertigosu/başdönmesi” (“vertige distributif”) yaratıyor. Tehlikeleri nedir bunun?

Şimdiye kadar görüntü ile hayal gücü arasında var olan bağı yok eden bir devrim söz konusu. Görüntü ezelden beri başka yerlere açılma olmuş iken, artık hissedilir ufku tıkıyor. Selfie/Özçekim, sonunda bir hapishane gibi kendi üzerine kapanmak için sadece kendine gönderen bir görüntünün bu yeni çağının bir amblemi gibidir. Her birimiz dünyanın bize geri göndermesini bekleyerek görüntümüzü dünyaya gönderiyoruz — Hillary Clinton’ın Orlando’da, onunla aynı görüntüde olmak için kendisine sırtlarını dönerek selfie çeken bir kalabalığın karşısındaki fotoğrafının saçmalık derecesinde göstermiş olduğu gibi. Açıkçası, bu paralel bakışlar ormanı her tür ortak perspektifi yok etmektedir. Her birimize dünyanın merkezi olma imkânı veren, kendine gönderme yapan görüntü, konsensüs/uzlaşı ya da toplumsal bağ fikrini yıkmaktadır. İçsel yaşantımıza el koyup onun yerine artık hiçbir olumsuz şey göstermeyen bir evren koyan o “dağıtım vertigosu/başdönmesi” buradan gelir. Bu inkâr, göründüğü kadarıyla popülizmlerin tırmanmasına çok katkıda bulunan bir apolitikleşmenin çıkış noktasıdır. Her birimizin kendini, kendi metalaşmasının tedarikçisi ve alıcısı olarak seyre daldığı olumlu bir “like”lar dünyası.

Görüntünün artık “gerçekle ilişkiyi bozucu bir kuvvet” gibi bizi uyuşturması ne bakımdan etki ediyor?

Dağıtıma yönelik görüntü dijital dünyaya özelliğini veren gayri maddileşmeyi ölçüsüzce uzatıyor. Sayının rehinesi olan bu görüntü, aynı zamanda hem bedenin hem duyarlılığın yadsınması; öyle ki gerçeklikle kurguyu birbirinden ayırt edemediğimiz bir noktaya getiriyor bizi. Paradoks şu ki, onun gayri maddîliği, sayı ve nicelik yasasının içerdiği şiddeti ölçmememizi mümkün kılıyor. İnsanlık istatistikleşiyor. Artık sinyallerle eşdeğerleşen görüntüler sadece algoritmalara ve onları yönlendiren benzerlik ilkesine tâbi oluyorlar. Milyarlarca dağıtılarak, teknoloji canavarının gözsüz bakışını besleyen de benzerlik oluyor. Her ne kadar bir ortak ölçüsü olmasa da, veriler yığını her birimize sadece bize benzeyeni öneriyor. Bu öyle bir noktada ki, varlıklarla şeyler arasında tek ilişki yolu gibi kendini dayatan bu benzerlik, hayal gücü olmayan, bu yüzden de alternatifsiz bir görüntüler dünyasına kapatıyor bizi.

Selfie Harm (ya da “Selfie Hasarı”) dizisinde, fotoğrafçı Rankin, düşlerindeki yüzün görüntüsünü oluştururken ergenlere dayatılan güzellik standartlarını kınıyor.

Bu görüntü dünyasında iktidar kimde?

Devletler ve siyasî sorumlular var olmayı denemek için görünürlük diktatörlüğüne boyun eğmek mecburiyetinde kalınca, tabii ki dijitalin devlerinde. 5G etrafında dönen jeopolitik kavga da hedefin büyüklüğünü gösteriyor. Katlanarak artan bir kâr kaynağı olan görüntü, aynı zamanda bir tür mutlak silah hâline geldi. Bugün, atom gücünü elinde tutmaktan ziyade görüntünün denetimi için yarışılmaktadır. Vaktiyle özgürlük taşıyıcısı olan görüntü, yüz tanıma sistemleriyle polisiye üstünlüğün, ama aynı zamanda dünya hâkimiyetinin de kefili hâline gelmiştir. Üstelik, akıllı telefonlardan insansız hava araçlarına, görüntünün amansız bir câni olduğu da ortaya çıkmaktadır. Kaldı ki Çin’in güçlenmesi de dijital diktatörlüğüne bağlıdır.

Görüntünün ve sermayenin bu tahakkümüne nasıl direnilir?

Önce hem içimizde hem dışımızda meydana getirdiği âsûde canavarlığın bilincine varmaya başlayarak. Zira özelleştirerek toplumsal alanı yok ettiği gibi, daima bir kıvılcımın çakabileceği hayal gücümüzü köreltmek için sayının gücüne oynamaktadır. Nitekim, 2014’te Hong Kong’da, “gözetleme kapitalizmi” ile Çin’in polisiye totalitarizmi arasında cendereye alınan muhalifler, şemsiyelerle gösteri düzenleyerek bir karşılık verebilmişlerdi: Bu silah, onları alt etmek için konuşlanan teknolojik şiddet karşısında mizah yoluyla bir direnişti de. O şemsiyeler, tanıma sistemlerini boşa çıkarmak için göstericiler yüz buruşturduklarındaki gibi, bir gedik oluşturuyordu. Böyle gedikler artık bir kaçış yoludur; görünürlüğün ve sermayenin bu diktatörlüğünün bütünüyle kaçınılmaz olmadığını gösterirler bize. Bize kalan azıcık özgürlük, neredeyse hiç hükmünde olan bu gediklere bağlı. Bunu yapmak için, o artırılmış gerçeklik kurgusuyla bağlarımızı koparmamızın tam zamanıdır. O “followers”/takipçiler dünyasından yakayı kurtarmak için iş başa düşmektedir.

1 L’Âge du capitalisme de surveillance, éd. Zulma, 864 s., 26,50 €.
2 L’œuvre d’art à l’époque de sa reproductibilité technique (1936). (Benjamin, Walter, Teknik Olarak Yeniden-Üretilebilirlik Çağında Sanat Yapıtı, çev: Gökhan Sarı, Zeplin, 2015).

Kitabı :
Ceci tuera cela. Image, regard et capital, Juri Armanda ile beraber, éd. Stock, 306 s., 20 €.

Share on facebook
Share on twitter
Share on pocket
Share on email
Share on print
  • Medyascope
  • Medyascope Plus