Fehim Taştekin & Işın Eliçin ile Puslu Kıtalar (25): Tunus, Irak ve Afganistan çıkmazı

Share on facebook
Share on twitter
Share on pocket
Share on email
Share on print

PUSLU KITALAR – YİRMİ BEŞİNCİ BÖLÜM

IŞIN ELİÇİN: Merhaba sevgili seyirciler, Fehim Taştekin’le Puslu Kıtalar’da yine beraberiz, karşınızdayız. Bu programda Tunus, Irak ve Suriye’deki gelişmeleri konuşacağız. Sevgili Fehim, hemen Tunus’la başlayalım. Ne oldu Tunus’ta Fehim, darbe mi oldu?

FEHİM TAŞTEKİN: Darbe mi değil mi, bu soru Tunus içerisinde ve dışarısında da çok tartışılıyor. Kıyaslamalar yapılıyor. Sisi’nin 2013’te Müslüman Kardeşler’e Mısır’da yaptığıyla kıyaslamalar var. Objektif olarak baktığımızda burada Cumhurbaşkanı anayasanın 80. maddesinde öngörülen olağanüstü durumlarda önlem alma yetkisini kullanarak duruma müdahale ettiğini söylüyor. Tabii ki siyasi partilerin biri hariç hemen hemen hepsi meclis bir aylığına askıya alındığı için bunu anayasaya aykırı ya da hukukun aşırı bir yorumu olarak değerlendirdi. Tabii onlar bu müdahalenin muhatapları ve suçlanan partiler aynı zamanda, o yüzden öyle yorumlamaları doğal. Bunun dışında Cumhurbaşkanı Kays Said’in bir anayasa hukukçusu olarak, hatta anayasanın yazımında da emeği olan bir hukukçu olarak, yetkilerini biraz fazlasıyla yoruma kaçarak kullandığını söylüyorlar ama baktığımız zaman durum son derece ağırdı. Elbette siyasi partiler, bunların dışında asıl konuşulması gereken sivil toplum, sendikalar, birlikler, kadın birliği dahil birçok örgüt tekrar demokrasiye dönüş olacak mı kaygısı taşırken bu tablo karşısında Kays Said’e bir şans verilmesi gerektiği mesajları öne çıkıyor. Teknik olarak darbe mi değil mi tartışmasından ziyade yoğunlaştıkları belli başlı konular var: 10 yıldır mevcut partiler, yani rejimin yıkılması sonrasında ortaya çıkan yeni aktörler, siyaseti yönetemedi, devleti yönetemedi, kurumların içini boşalttı. Bir yolsuzluk furyası her yerde devam ediyor. Buna karşılık bir dokunulmazlık hali var, yargı işlemiyor. Parlamenter sistemde ciddi anlamda bir tıkanma var. Bunun sorumlusu da 10 yıldır hükümet içerisinde, koalisyonda yer alan partiler ve buna karşı aktif herhangi bir çözüm üretemeyen diğer muhalif partiler. Şimdi toplum nezdinde siyaset kredisini kaybetmiş durumda. Herkes bir anlamda hiçbir partiye yaslanmayan, hiçbir partiyle doğru düzgün ilişkisi olmayan Cumhurbaşkanına, onun kişisel karakterini de dikkate alarak bel bağlıyor. “Aradığımız devlet tavrı bu” diyen Tunuslular görüyoruz çünkü bıkmışlar. Pandemi sırasında hükümet tökezledi. İnanılmaz bir beceriksizlik var. Bunun dışında yolsuzluk dosyaları var, iki muhalif lidere 2013’te yapılmış suikastların soruşturmaları var, savsaklanmış…  Bu anlamda ciddi bir yönetim sorunu var. Bu da Kays Said’e bu yetkileri kullanırken karşısında “Bu darbedir, sokağa dökülelim” diye bir direncin çıkmasını önlüyor.

IŞIN ELİÇİN: Tam da söylediğin konuda Nahda’nın tutumunu soracağım ama öncesinde ben de senin söylediklerini tamamlayacak şekilde bir şey ekleyeyim. Tunus’ta yaşayan bir arkadaşımla konuştuğumda o da benzer şeyler söylemişti. Şu bakımdan benzer, gerçekten de hem ekonomik anlamda hem pandemi yönetiminde, genel olarak her anlamda kötü yönetim olduğunu; halkın öfkeli ve bıkkın olduğunu, hiçbir siyasi partiye güven duymadıklarını belirtti. El Nahda da en çok yönetimde sözü geçen olduğu için ona yönelmiş bir tepki vardı. Kays Said’in ise biraz popülizm ile bu tepkiye yaslanarak ve bu tepkiden yararlanarak destek bulduğu, bunu iyi kullandığı, bundan sonrasının biraz riskli olabileceği gibi bir durum var… Nasıl olacak gidişat? İktidarı bırakmayabilir mi, biraz daha otoriterleşen ve iktidarı tek elde toplamaya çalışan adımlar atar mı? Böyle bir endişe var. Sonuçta şu anda senin dediğin gibi çok da hoş değil yaptığı… Ama mevcut durum da kötüydü, bir deneyelim deniyor benim anladığım kadarıyla. Nahda’nın durumu önemli. Arap Baharı’ndan sonra en başarılı olan, diyalogdan yana tutumuyla da kendisini yenileyen ve koşullara uyum sağlayan oldu, hep böyle konuşuldu. Orada iktidarda olabilmesi ve bir şekilde uyumlu olarak koalisyon ilişkileri kurarak kalabilmesi hep övülmüştü. Fakat şimdi Nahda’ya yönelik de bir tepki ortaya çıktığı için ve en azından komşular nezdinde Müslüman Kardeşler’e yönelen bölgedeki tepkiyle birleştiği için, onun durumunu herkes merak ediyor. Raşid el Gannuşi’yle ilgili eleştiriler var fazla sayıda anladığım kadarıyla Nahda içinden de. Onlar da şöyle bir tutum aldı, önce evet bizim 15 Temmuz’daki gibi, darbe oluyor diyerek taraftarlarını desteğe çağırmak gibi bir adım attılar ama çok kısa sürdü, geri adım attılar neden, nasıl bir yaklaşım içerisindeler? Ve sonu olacak mı bu başarı öyküsünün? Çünkü hep bir başarı öyküsü olarak anlatıldı bugüne kadar.

FEHİM TAŞTEKİN: Bu uzlaşma vurgusu çok yapılıyor. Türkiye’de en fazla işlenen konu Müslüman Kardeşler’in en ılımlı, en uzlaşmacı kanadını temsil ediyor şeklinde. Bu biraz efsaneye dönüştü yalnız. İlk zamanlarda tabii ki kendi meşruiyetini kabul ettirmesi gerekiyordu. Uzun süre yasaklı bir hareket olarak 2011’de meşrulaştıktan sonra oradaki sol gruplarla vesaire uzlaşması gerekiyordu, uzlaştı. Ancak ayağını biraz daha sağlam basmaya başladıktan sonra devleti ele geçirme refleksinin Nahda’da da olduğunu gördük. Bunu yanında ayrıca deneyimsiz kadrolar ve ekonomiyi bilmemekten kaynaklanan yönetim sorunları kısa sürede Nahda’ya karşı tepkilerin artmasına neden oldu. Nahda’yı denenmemiş, hırsızlığa, yolsuzluğa bulaşmamış bir hareket olarak görüyorlardı ama sözünü ettiğimiz cinayetlerin ortaya çıkması, bunların soruşturmasının önlenmesi, Selefilerin yeniden ülkeye dönmesi, Suriye’ye cihatçı sevkiyatı, Müslüman Kardeşler’in küresel ağıyla ilişkilerinin sürdürülmesi bir anlamda Tunus’ta korkuları diriltti. Komşu Cezayir’e bakıyorlar, 90’dan sonra yaşanan karanlık 10 yılı görüyorlar. Ortadoğu’da Arap Baharı sonrası yaşanan şiddet döngüsü ve İslamcıların yükselişini görüyorlar. Bu anlamda Nahda’ya karşı bir öfke birikti ve 2014 seçiminde Nida Tunus’un ortaya çıkması, eski rejimin unsurlarıyla birlikte büyümesi tamamen bir Nahda karşıtlığı üzerineydi ve bunlar parlamentoda çoğunluğu kazanmışlardı. Bu olaylar Nahda’nın kendi içerisinde oylarının erimesine yol açmıştı. Nahda tutunamayacağını görünce ve 2013’te Mısır’daki darbeden sonra sandıkla gelmenin garantisinin olmadığını anlayınca bu sefer eski rejim unsurlarıyla ilişkisini geliştirdi ve uzlaşmacılığını onlarla kullandı. Bu da Nahda’yı her koşulda iktidarda kalmak için herkesle uzlaşan bir parti yaptı. Daha oportünist, kendi çıkarları için şeytanla bile anlaşabilecek bir harekete dönüştürdü. Bu da aslında 2019 seçimlerinde sandığa yansıdı ve ilk kez kendi adayıyla cumhurbaşkanlığı için yarıştıkları zaman aldıkları oy oranı yüzde 12,9’a düşmüştü. Buna rağmen diğer partilerin kendi aralarında çok bölünmüş olması -solda birkaç parti var mesela- Nahda tüm oy kaybına rağmen iktidarı ve koalisyonları belirleyen, meclis çoğunluğunu sağlayan parti konumunu korudu. Şuna bakıyor insanlar: Nahda 10 yıldır tüm hükümetlerde ve koalisyonlarda bir şekilde var. Parlamento başkanlığı 2019’dan beri Gannuşi’de. Ve sistem tıkanıyor. Devleti ele geçirme, ganimetçilikle devlete yaklaşma her yerde. Bunun en büyük parti olarak birinci sorumlusu olarak Nahda’yı görüyorlar. Şimdi Nahda bu anlamda içeride yıprandı. Ama daha da önemlisi zaten iki yıldır Gannuşi parti içerisinde çok tartışılıyordu. Bırakmasını isteyenler vardı. Şimdi Gannuşi 15 Temmuzvari, Türkiye’deki gibi bir direniş çağrısı yaptı ama parlamento önündeki oturma eylemi sekiz saat sonra bitirildi. Anladık ki Nahda’nın kendi tabanı Gannuşi’nin çağrısı için seferber olmadı. Gannuşi kendi partisi içerisinde de çok sağlam duramayacağını gördü. Dışarı baktıkları zaman Amerika ve Avrupa Birliği gibi pek çok taraf Kays Said’i uyarıyor. Ama bir taraftan da ‘istikrara da ihtiyacınız var, kısa sürede bu işi normalleşme sürecine sokun’ diyen tavsiyeler var. Bu tavsiyeler aslında destek anlamına da geliyor çünkü darbe olarak görseler hemen yaptırım dahil pek çok şeyi konuşacaklar ama görmüyorlar.

IŞIN ELİÇİN: Türkiye dışında ses çıkmadı zaten hiçbir ülkeden…

FEHİM TAŞTEKİN: Ama şimdi asıl önemlisi o. İlk önce Türkiye’de danışmanlar, Anadolu Ajansı, TRT vs. yüksek perdeden darbe dediler. Fakat birkaç gün sonra onlar da uluslararası topluma baktılar. Müslüman Kardeşler’i biraz geri planda tutup Mısır’la anlaşmaya çalışan, Suudi Arabistan’la, hatta Birleşik Arap Emirlikleri’yle bir şekilde işlerini yoluna koymaya çalışan iktidar önce alışageldiği refleksiyle bir tepki verdi, daha sonra ya biz başka bir istikamet tutturmaya çalışıyorduk deyip, bu sefer Nahda’yı çok da fazla sahiplenmeyen daha geri bir tepkiye döndü. Bu da enteresan. Haliyle ben burada Nahda’nın Erdoğan’dan da istediği desteği çok fazla görmediğini düşünüyorum. Dışarıdaki faktörlerle birlikte içeride de şöyle bir şey oluştu tabii; Nahda onca yıl yasaklı olmuşken eğer şimdi şiddete de davetiye çıkaran bir yaklaşım sergilerse tekrar yasaklanabilir. Bu durumda o oportünizmi ya da uzlaşmacılığıyla kendinden söz ettiren Nahda hareketi ters köşeye kendini itmiş olacak ve yasaklanmasının bir şekilde önünü açacak. E, bunu isteyenler de çok çünkü Tunus’ta. Tamamen bitirilmesini isteyen de çok. O yüzden burada çok övündüğü o uzlaşmacılığını ve oportünizmi yeniden konuşturarak farklı bir şekilde hem eleştiriyi devam ettiren hem kendinin yasaklanmasını veya üzerine tamamen gelinmesini önleyecek şekilde uzlaşmacılığı da devreye sokan bir Nahda profili görüyoruz.

IŞIN ELİÇİN: Bence bu iyi oldu çünkü gerçekten de o birikmiş öfke ile daha şiddetli olayların olmamış olması, nasıl ilerleyeceğini bilmiyoruz tabii, ne yöne evrilecek bu süreç ama bence eğer başarabilirse siyaset ve sivil toplum yeniden kurgulamayı, gene Tunus örnek olarak kalabilir.

FEHİM TAŞTEKİN: Bir farklılığı var, o da şu, herkes Tunus’taki başarıyı Nahda’nın ötekilerle uzlaşmacılığına bağlıyor, aslında tam olarak bu değil. Asıl farklılığı oradaki sivil toplumun diğer Arap ülkelerinden farklı olarak güçlü olması. Sendikaların, birliklerin tepki verebiliyor olması. Kays Said’e de tepki verdiler. Kays Said bir şekilde zaten partileri yolsuz olarak, potansiyel hırsız olarak görüyor, geriye kalıyor bu birlikler… Birliklerle çalışmak zorunda. Onları davet etti, onlarla görüştü…

IŞIN ELİÇİN: Örgütlü toplum…

FEHİM TAŞTEKİN: Ve sivil topluma yaslanmaya çalışıyor. E, sivil toplum da garantiler almak istiyor, diyor ki yol haritası açıkla; bu iş uzun sürmeyecek, bir ay içerisinde kurumlar çalışır hale gelecek gibi bir yol haritası açıklamasını istiyor ve zorluyorlar. Belki üzerinde durulması gereken Tunus özelindeki farklılık da biraz bu. Nahda’nın şiddete yönelmemesi önemli bir avantaj ve esneklik. Bu önemli, ikincisi de devlet kurumlarının da bu anlamda partileri tamamen yasaklamak, muhalifleri içeri tıkmak gibi bir yola girmemesi. Bu, süreci daha az sancıyla atlatma ve sorunları bir şekilde halletme gibi hâlâ karşılıklı yol alma şansını veriyor. Ama henüz hiçbir şey belli değil. 460 kişinin yolsuzluğundan bahsetti mesela Cumhurbaşkanı…

IŞIN ELİÇİN: Gözaltına alınanlar ve tutuklananlar var bildiğim kadarıyla. Hatta saklananlar var.

FEHİM TAŞTEKİN: Onlar aslında daha önce açılmış dosyalar, davalar. Dokunulmazlıkları düştüğü için iki milletvekili gözaltına alındı hemen. Ama bunlara dokunduğun zaman geniş bir düşman cephesi oluşacak. Ekonomiyi, her şeyi elinde tutan insanlardan bahsediyoruz. O zaman ne olacak? Şu anki gibi sükûnet halinde kalabilecek mi Tunus? Bunu bilmiyoruz. Bir de belli yasaların değişmesi lazım. Mesela seçim yasasını değiştirmek istiyorlar. Anayasa mahkemesi hâlâ teşekkül edilemedi mesela. Onun için değişiklikler öngörüyorlardı. Bunların hepsi kavga konusu. Bunlara sıra geldiğinde ne olacak? O yüzden yol haritası isteniyor Cumhurbaşkanından. Çok önemli konular var, basit konular değil, her biri kavga konusu. O yüzden bence çok ciddi anlamda da bir belirsizlik var. Bu sükûnet önemli, itidalli olmak çok kayda değer bir şey, ama bu belirsizliği gidermek için adımlar attıkları zaman da pek çok sızlanan, itiraz eden, hatta sabote eden faktörler de devreye girecek.

IŞIN ELİÇİN: Peki Irak’a geçelim mi? Şimdi ABD’nin Afganistan’dan çekilmesini konuşurken haber olarak arkasından Irak’tan da muhalif güçlerini çekme kararını açıkladı ve görüşmeler yapıldı. Ne anlama geliyor bu?

FEHİM TAŞTEKİN: Tabii ki Amerika’nın bölgede askeri varlığını bir şekilde daha az görünür kılma politikasıyla uyumlu bir adım. Ama İran Kudüs Gücü Komutanı Kasım Süleymani’nin ve Haşd el Şabi Komutan Yardımcısı Ebu Mehdi el Mühendis’in öldürülmesi, bu süreçte Amerika’yı daha güvensiz hale getirdi. Amerikan üslerine yönelik Haşd el Şabi gruplarından saldırılar bu işi hızlandırdı. Olacak olan bir şeyi ciddi anlamda bir programa bağlamak durumunda kalıyorlar. Ama bu çekilme mutlak bir çekilme değil. Misyonu halihazırda iki yıldır zaten fiilen olan bir çerçeve var; muharip misyondan eğitim, danışmanlık, teknik destek ve istihbarat paylaşımına indirgenmesi şeklinde bir stratejik anlaşma çerçevesi oluşturuldu. Bu, İran’ın Irak’a daha fazla müdahil olmasını, oradaki milis güçlerini kullanmasını önleme hamlesi de diyebiliriz. Çünkü onlar Amerika çekilinceye kadar intikam böyle alınacak, Amerika’nın çekilmesi asıl intikam olacak diyorlardı. Şimdi tabii ki İran bağlantılı dört grup hiçbir şekilde bu anlaşmayı kabul etmedi, onlar tekrar direnmeye devam edeceklerini söylediler. Ama onların cephesinde de önemli ölçüde bu anlaşmaya destek veren Şii unsurlar, hatta Haşd el Şabi heyetinin başkanı dahil bu anlaşmaya destek veriyor. Şii gruplardan gelen bu destek İran destekli dört hareketin bahanesini ya da gerekçesini zayıflatmış olacak. Onların üzerindeki baskı daha da artmış olacak. Yeni bir denge oluşacak. En önemlisi Kazımi yönetiminin durumu. İki arada kalmıştı, bir tarafta İran diğer tarafta ABD var. Kürtler’i de potada tutmak zorunda olan bir başbakan var; Sünnilerle de hakeza anlaşmak zorunda olan bir başbakan var. Kürtler ve Sünniler’in bir kısmı, hatta Şiiler’in bir kısmı İran’ı dengelemek için ABD’nin de orada olmasını istiyor. Bu da bir realite. Böylesi bir denklemde Kazımi’nin işi çok zordu. Bu anlaşma Kazımi’nin elini biraz güçlendirdi. Yani tabii ki seçimi etkileyecek?

IŞIN ELİÇİN: Evet, nasıl etkileyecek?

FEHİM TAŞTEKİN: 10 Ekim’de seçim yapılacak mı yapılmayacak mı tartışması devam ediyor. Şii lider Mukteda Sadr seçime katılmayacaklarını ilan etti. Eski Başbakan İyad Allavi’nin seküler, Şiiler ve kısmen Sünniler’den oluşan koalisyonu ve Salih Mutlak’ın Sünni Bloku da aynı eğilimde. Normalde 2022’de yapılması gerekiyordu. (Allavi ve Mutlak’ın grubu) erken seçimi desteklemiyor. Kazımi ve Cumhurbaşkanı Berham Salih seçimin planlandığı gibi olmasını istiyor. ABD de destek veriyor. Bilinmezlik şu: Boykotçularla birlikte nasıl bir tablo oluşacak? 2005’te Sünniler’in silindiği gibi bir boykot olursa seküler Şiiler ve Sünniler’in rahatsız oldukları, mezhepçi partiler olarak gördükleri öteki Şii gruplar güçlenecek. Kazımi de Irak siyaseti içinde yükselen bir yıldız; başbakan olurken ülkeyi seçimlere kadar idare edeceğini ve seçimlere katılmayacağını söylemişti. Altın değerindeki soru şu: Kazımi bu kararından vazgeçirilir mi? Çünkü ABD de Kazımi’yi çok önemsiyor. Diğer boykotçular kararlarından vazgeçer mi? Ve tabii seçim gerçekten de düzenlenebilecek mi? Bu belirsizlikler devam ediyor ve kimse de ne olacağını bilmiyor.

IŞIN ELİÇİN: Peki, oradaki belirsizliğin ötesinde ABD’nin bu şekilde muharip güçlerini çekmesi Suriye’yi nasıl etkiler? Türkiye’nin de çok yakından izlediği bir durum.

FEHİM TAŞTEKİN: Suriye konusunda ABD’nin kendi içinde de bir baskı olduğu için askeri varlığı çekme konusunda hızlı hareket etmeyebilirler. Ama yeni birtakım belirtiler var. Teknik olarak Suriye’deki askeri varlık Irak’takilerle bağlantılı. Lojistik destek oradan geliyor. Haliyle bu misyonu nasıl sürdürecekleri konusunda yeni ayarlamalar yapmaları gerekecek. Mesela Kürdistan’daki hava üssünü mü kullanacaklar, bunu bilmiyoruz. Bunun potansiyel etkisi var mı var? Mesela Kürtler, ABD’nin çekilip çekilmemesi tartışması sürerken uluslararası tanınma yönünde kampanya başlattılar. Bir heyet Elysee Sarayı’nda Emmanuel Macron’la görüştü. Avrupa’ya gelen heyet farklı temaslar yürüttü. Amerikalılar çekilirse ne olura dair herkes elindeki kartları yeniden karıştırıyor. Bu işin bu boyut. Diğer boyutu daha da önemli. Amerikan-Rus diyaloğu. Bu diyalog Amerikan askeri varlığını da ilgilendiren sonuçlar doğurabilir. Ne olduğunu bilmiyoruz ama 16 Haziran’da Biden-Putin görüşmesi olduktan sonra Amerikan ve Rus heyetleri müzakerelere devam ettiler. Geçenlerde bir Rus yetkili, yanılmıyorsam Vaşington Büyükelçisi idi, bu diyaloğun çok olumlu gittiğini söyledi. Diyaloğun olumlu gitmesindeki ilk basamak Ruslar’ın insani yardımların geçişi için bir sınır kapısının açık tutulması konusundaki onayıydı. Biden ileri müzakereler için bu sınır kapısının açık tutulmasını bir önşart olarak koymuştu. Bu şart gerçekleşti ve müzakereye devam ediyorlar. Biden yönetimi Suriye’de ilerleme olacaksa Rusya ile birlikte çalışmak gerektiğini gayet anlamış durumda. Burada bu bölgeyle ilgili olarak yani Suriye Demokratik Güçleri’nin kontrolündeki bölgeyle ilgili olarak statükonun biraz ileriye taşınması için seçeneklerini Rusya üzerinden zorlayabilirler. Çünkü Türkiye burada blokaj rolünü sürdürüyor ve Türkiye’nin tutumunu şimdiye kadar çok esnetemediler. Türkiye hiçbir koşulda buradaki özerk yapının statüye kavuşmasını istemiyor. Bu özerk yapı bitirilmeden de kendi askeri varlığını sonlandırmak istemiyor. Bu çetin dengeyi değiştirmeleri lazım. Kürtler’e bir şeyler vermeleri lazım. Kürtler demeyelim, oradaki özerk yönetim diyelim, çünkü kendileri de meselenin sadece Kürtler’e indirgenmesine itiraz ediyorlar, orada diğer halklarla birlikte bir ortak projeden bahsediyoruz diyorlar. Bunların hepsi pazarlıklara bağlı; Kürt temsilcilerle konuştum, her türlü seçeneğe hazır olduklarını söylüyorlar. “ABD çekilse de çekilmese de biz buradayız, siyasi çözümün bir parçası olmak istiyoruz, Cenevre’ye gitmek istiyoruz, Şam’la görüşmek istiyoruz” diyorlar.

IŞIN ELİÇİN: Şam’la görüşmek meseleye ayrı bir boyut ekliyor. Ama Şam’la görüşmeler için Rusya’nın da bir çağrısı olmuştu yakın bir zamanda. Belki tam da tanınma için Avrupa ile görüştükleri bir dönemde Rusya da kendi yaklaşımı açısından Kürtler ile Şam yönetimini bir şekilde uzlaştırmayı tercih ediyor.

FEHİM TAŞTEKİN: Ediyor ama bir yandan da Türkiye ile yürüttüğü bir ortaklık var. Bu ortaklığın da Kürtler’e yansıyan yönü olumsuz. Rusya aslında kendi açılımlarının gerisinde duruyor. Astana platformu çerçevesinde Soçi’de bir taslak getirmişlerdi, Kürtler’e kültürel özerklik verilmesinden bahseden bir yaklaşım içeriyordu. Şimdi onun gerisinde duruyorlar, Türkiye’den kaynaklı bir durum. Ama Ruslar şunun farkında; burada çözümsüzlük ABD’nin varlığını kalıcı hale getiriyor. Çözüm nasıl olacak? Bu yapıyı göz ardı ederek mümkün mü? Değil. Bu Rusya’nın açmazı. Diğeri de Suriye’nin açmazı. Buradaki özerk yapıyı kabul etmeye zinhar yanaşmıyor. Ama onun da açılması gereken bir parantezi var, o da şu: İdlib bir kenara, kapatılan cephelerle ilgili bir durum var. Şam cephesi, Dera cephesi vs. Buralarda uzlaşmalar sağlandı ve silahlı gruplar çatışmasızlık evresine geçti. Ama uzlaşılan konularda ilerleme sağlanmadı. Dera bölgesinde yeniden çatışma dönemine dönüldü. Bu çok önemli. Siz çatışmayı bir şekilde uzlaşmayla bitirdiniz ama bunu siyasi çözüme dönüştüremezseniz kriz yeniden nüksediyor. Kürtler Dera’ya bakıyor ve diyor ki; Dera’da hiçbir şey çözülmedi, bize sıra gelince de aynısı olacak, anayasal güvence olmadan uzlaşamayız. Suriye de kendine güveniyordu; Rusya ve İran’ın desteğiyle toparlandık, artık ben burada yeniden 2011 öncesi olduğu gibi her şeyi kontrol edip yönetebilirim demeye başladı. Ama Dera örneği, hatta Dürziler’in bölgesi Süveyde’de sıkıntılar var; bu örnekler çözümü savsaklayan yönetimin garanti gördüğü istikrarın altının boş olduğunu gösteriyor. Eğer Rusya biraz ağırlık kullanırsa Suriye yönetimi müzakereleri biraz daha ciddiye alabilir.

IŞIN ELİÇİN: Ama sen de söyledin öyle pozisyonlar var ki çözüm olmazsa ABD gibi, Türkiye de kalıcı olacak gibi gözüküyor.

FEHİM TAŞTEKİN: Evet.


IŞIN ELİÇİN: Çözümün bedelini kimse ödemeye hazır değil şu anda. Yani uzlaşma anlamında. Koşullar da belirsiz herkes açısından, herkes birbirini bekliyor. Programı kapatabiliriz, 33 dakikamızı doldurduk ama ben bir soru daha sormak istiyorum. Daha önceki programımızda konuştuğumuz için Afganistan’la ilgili bir değerlendirme yapmanı isterim. Afganistan’dan haberler geliyor. Taliban kontrol ettiği bölgeleri genişletti, bazı şehirlerin çevresinde de konuşlandığı söyleniyor. Ama bilinemez bir durum var. Türkiye’de çok gündem olmuştu. Türkiye’nin orada üstleneceği misyonla ilgili açıklamalar yapılmıştı. Ama o süreçte bir kesinti oldu sanıyorum, çok fazla açıklama yapılmıyor, sadece geçen hafta, CHP eleştirel bir yaklaşımla orada Türk askerlerini riske atıldığını açıklayınca, Milli Savunma Bakanlığı “Biz sadece işletmesine talibiz, orada meşru müdafaa dışında muharip güç olarak bulunmayacağız” dedi. Ama bu çok anlaşılır bir pozisyon değil. Mevcut görevine devam etmesi olası değil. Mevcut görevi NATO çerçevesindeydi, NATO misyonu bitti, orada da bir belirsizlik var.

FEHİM TAŞTEKİN: Bir çıkmaz var. ABD, Taliban’la tek taraflı anlaştı ve çekiliyor. Bu Taliban’ın pozisyonunu müthiş şekilde güçlendiriyor. Afgan hükümetinin ayakta kalıp kalmayacağı belli değil. Yani burada ABD ile Türkiye’nin anlaşması da yeterli değil. Taliban Türkiye’yi işgalci güç olarak göreceğini söyledi. “Sen şöyle bir çekil, ben hakimiyetimi oturttuktan sonra sizinle yeniden görüşürüz” diyor. Türkiye açısından bir kere misyonun tanınmasında çelişki var. Başından itibaren havaalanının güvenliği ve işletmesinden bahsederken birdenbire güvenlik değil işletme demeye başladılar. Bu bir tutarsızlık. Havaalanını kim koruyacak? ABD’nin istediği komple bir misyon. Kendisi de belli ölçüde destek verecek ama koruma olmadan işletme olmaz. Havalimanı öyle bir yerde ki şehrin ortasında; havalimanını korumak Kabil’i korumakla alakalı bir şey.

IŞIN ELİÇİN: Özel güvenlik şirketleri var Fehim! Sen yazmıştın.

FEHİM TAŞTEKİN: Evet, Suriye’nin cihatçılarını, muhalif güçleri, Özgür Suriye Ordusu’nu vs. alıp özel güvenlik elemanları olarak oraya götürmek istiyorlar. Bunun parasını da Amerikalılar ve dostları verirse diye bir akıl yürütüyorlar. Biz muharip güç olmayacağız ama birileri orayı koruyacak. Koruyamazlar, Afganistan ordusunu 10 yıldır eğitiyorlar, ne 10 yılı, 20 yıldır eğitip donatıyorlar güya, Türkiye de işin içerisinde ama Taliban karşısında dağılıyor. Taşıma suyla, milisle bu işi yürütemezler. Türkiye’yi ciddi anlamda çıkmaz bekliyor. Bu teklifin de altı boş. İçeriye de anlatamıyor. Mülteci akını öylesi yakıcı meselesi haline geldi ki! Suriye ve Libya’daki gibi değil. Suriye ve Libya’da destek veren muhalefetin de tepkisi farklı. Afganistan’a sıra gelince sınır komşumuz değil, bizi olumsuz etkiliyor diyerekten bu misyonu eleştiriyorlar. AKP bu tehlikeli misyonu kendi tabanına bile anlatamadı. Afgan hükümeti ile birlikte Taliban’la uzlaşma olmadan bu misyon çok tehlikeli. Bunu anladılar ama inatla Erdoğan diyor ki “İnanç bağlamında Taliban’la bir sorunumuz yok.” Bu da tuhaf bir şey, dış politika açısından inanılmaz bir gaflet diyeceğim ben, başka bir ifade bulamıyorum, böyle bir şey olamaz, mümkün değil. Bir de Taliban’la kendisini özdeşleştiren dünyada başka hiçbir güç yok, Suudi Arabistan bile, hatta şunu söyleyeyim, Pakistan Taliban’ın babasıdır, destekleyen, örgütleyen, eğiten Pakistan’dır. Pakistan bile çok temkinli gidiyor ve Taliban yeniden güçlü bir şekilde iktidara gelirse onunla bağlantılı Pakistanlı gruplar nasıl palazlanır diye kaygı duyuyor. Yani babası bile sahip çıkmazken Taliban’a, Erdoğan sahip çıkar bir pozisyona düştü, hiçbir açıdan savunulacak bir tarafı yok.

IŞIN ELİÇİN: Teşekkürler Fehim Taştekin, veda edelim mi seyircilerimize?

FEHİM TAŞTEKİN: Teşekkür ederim. Hoşça kalın.

(Transkripsiyon: Akanda Taştekin)

  • Puslu Kıtalar programı, Friedrich-Ebert-Stiftung (FES) Derneği Türkiye Temsilciliği’nin katkıları ile hazırlanmıştır.

Share on facebook
Share on twitter
Share on pocket
Share on email
Share on print

Medyascope internet sitesinde çerezlerden faydalanılmaktadır.

Sitemizi kullanarak, çerezleri kullanmamızı kabul edersiniz. Ayrıntılı bilgi için Gizlilik Politikası ve Çerez Politikası'nı inceleyebilirsiniz.

  • Medyascope
  • Medyascope Plus