Prof. Dr. Ersin Kalaycıoğlu ile Siyasetname (28): Türkiye’de hürriyet ve laiklik

Siyasetname’nin bu haftaki bölümünde Edgar Şar ile Bilim Akademisi ve Sabancı Üniversitesi Öğretim Üyesi Prof. Dr. Ersin Kalaycıoğlu, Türkiye’de hürriyet kavramının gelişimi ile din, devlet, toplum ilişkilerini ve laikliğin serüvenini konuştu.


Yayına hazırlayan: Tania Taşçıoğlu Baykal

Edgar Şar: Merhabalar. “Siyasetname”nin bir yeni bölümüyle daha karşınızdayız. Bu ay, 28. bölümümüzü yapıyoruz ve yine her zamanki gibi konuğum, Sabancı Üniversitesi Öğretim Üyesi, Bilim Akademisi Üyesi, siyasetbilimci Prof. Dr. Ersin Kalaycıoğlu. Hocam merhaba, hoş geldiniz.

Ersin Kalaycıoğlu: Hoş bulduk, iyi günler.

Edgar Şar: İyi günler. Nasılsınız, iyi misiniz?

Ersin Kalaycıoğlu: Ben iyiyim, dünya kötü.

Edgar Şar: Dünya kötü, evet. Dün gece hatta sabaha karşı, maalesef bildiğimiz savaş, görüntüleriyle karşılaştık.

Ersin Kalaycıoğlu: Avrupa’da çok gördüğümüz, bitmiş olduğunu umduğumuz, özellikle Avrupa Birliği projesiyle sonlandırıldığını düşündüğümüz bir evreye veya bir döneme geri döndük. Son derece etnik, hatta ırkçı, milliyetçi birtakım düşüncelerle; bütün Slavları aynı toprak parçası üzerinde bir devlet nizamında toplamak gibi savlarla, karşı taraftakileri Nazi olarak ilan ederek… Kendisinin düşünce sisteminde çok büyük bir farklılık yok, çünkü ben hayret içinde Lebensraum dinledim. Putin değil de Hitler konuşuyor olsaydı hiç garipsenmeyecek bir ifade olurdu. Avrupa’da birtakım hakları olduğunu, buradan tehdit görmekte olduğunu söylüyor. O konuşmadan Rusya tabirlerini çıkarın, altına Hitler yazın, tarihçilerin önüne koyun, fark edeceklerini hiç zannetmiyorum. Çok ilginç bir dünyada yaşıyoruz.

Edgar Şar: Evet, maalesef. Slavları tek bayrak altında toplama meselesi de 19. yüzyıl Çarlık Rusya’sı siyasetinin bir klişesiydi.

Ersin Kalaycıoğlu: Hem klişesi hem de Osmanlı’nın en büyük dertlerinden biriydi. Buna karşılık, Osmanlı’da iki tane büyük Pan milliyetçiliği doğmuştur: Bir tanesi Abdülhamit’in yapmaya çalıştığı Panislamizm, öbürü de Pantürkizm, Turan, yani bütün Türkleri aynı bayrak altında toplamak. I. Dünya Savaşı’na kadar gelişen süreçte, bunların yarattığı, milyonların öldüğü, çeşitli felaketleri dünya izledi. Yeniden hortluyor. İnsan Marx’ı düşünmeden edemiyor. Tarih tekerrürden ibaret. Trajedi olarak mı geliyor, yoksa büyük, sahte bir komedi şeklinde mi, bilmiyorum. Gelişi herhalde trajediye benziyor.

Edgar Şar: Maalesef. Avrupa’da savaş sahnelerini 21. yüzyılda görmek nasip olacakmış gibi gözüküyor. Hocam, izin verirseniz biz konularımıza dönelim.

Ersin Kalaycıoğlu: Aynı döneme başka bir açıdan bakacağız.

Edgar Şar: Başka bir açıdan bakacağız, evet. O dönemi anlamak için yine önemli bir konu. Geçen ay konuşmaya başladığımız bir konuydu bu. Neydi? Laiklik ve din-devlet-toplum ilişkilerinin Avrupa başta olmak üzere tüm dünyada nasıl geliştiğini, Rönesans, reformasyon, aydınlanma, hürriyet ve özgürlük fikirlerinin ortaya çıkışı üzerinden tartışmaya başlamıştık. Hatta en sonunda freedom ve liberty kavramları arasındaki farkı tartışıyorduk. Gelecek ay, yani bugünkü program için, Türkiye topraklarında ve tarihinde bu kavramın nasıl geliştiğine bakarak, Türkiye’de laiklik, dinin devlet ve toplumla ilişkisi, hürriyet kavramı üzerinden meseleleri inceleyelim dedik. Gündeme rağmen, yine o taahhüdümüze de bağlı kalacağız.

Geçen ay bıraktığımız yerden, yani ‘’Hürriyet ve özgürlük kavramları Türkiye’de nasıl bir ayrım üzerinden yerleşmeye başladı?’’ sorusuyla başlayalım.

Ersin Kalaycıoğlu: Bizde bunu ‘’Bu ülke ayakta kalmaya devam edebilecek mi?’’ sorusunu soran ve 17. yüzyıldan itibaren, özellikle 1683 Viyana Kuşatması’nın büyük bir hezimetle sonuçlanması ve onun arkasından Avusturya Ordusu’nun Osmanlı Ordusu’nu sistematik olarak yenmesi sonucunda, yüzyıl kapanırken, 1699’da Karlofça’da imzalanan ve Osmanlı’nın Avrupa’daki ilk büyük toprak kaybı ile sonuçlanan süreç belirlemiştir. Bu süreçte ortaya çıkan durum, Osmanlı Ordusu’nun eskisi gibi etkili bir savaş aracı olma özelliğini kaybettiğidir. Nitekim 18. yüzyılda Avusturya’dan daha büyük bir sorunla karşılaşılmış: Kuzeyde güçlenen, Osmanlıların Deli Petro, Rusların Büyük Petro dedikleri Çar’ın, çok başarılı reformlarıyla birdenbire sanayileşmeye başlayan Rusya ve Rus Çarlığı orduları, başlangıçta ifade ettiğimiz gibi, Slavları tek bayrak altında toplamak savıyla, özellikle Balkanlarda yaşamakta olan Ortodoks ve Slav nüfusun kendisinin hedefi haline getirmiştir. Aynı zamanda bir başka önemli hedef, kışları donmayan, sıcak denizleri olan limanlara ulaşmak politikasını gütmeye başlamış -ki, bunların önemli bir kısmı Osmanlı denetiminde bulunmaktaydı- ve bunun için güneye doğru yayılmaya ve Osmanlı’yla savaşmaya başlamıştır. On iki defa savaşılmış ve on ikisini de Osmanlı kaybetmiştir. Dolayısıyla ordunun, ülkeyi savunma yeteneğinin giderek kaybolmakta olduğu bir ülkeyle karşı karşıya olduklarını fark etmişler ve bunun içinden çıkmak için bir ordu reformu veya bir devlet reformu yapma gereksinimi duymuşlar, yeni birtakım birlikler oluşturmaya çalışmışlar, ancak 18. yüzyıl boyunca devamlı başarısızlığa uğramışlardır. Özellikle Nizâm-ı Cedîd gelişimi ve onun kanlı bir şekilde bastırılması ile birlikte, bir yüzyıl bu girişimler akim kalmak suretiyle geçmiştir. Nizâm-ı Cedîd Kışlaları, Sarayın ve Boğaz’ın tam karşısında, Selimiye denilen bölgede ahşap kışlalardı. Onların yanışını, III. Selim’in gayet hüzünlü bir şekilde Topkapı’dan seyrettiği rivayet olunur.

Ama 19. yüzyılın başından itibaren yeniden bir ivme kazanmış ve II. Mahmut döneminde Vak’a-i Hayriyye olarak adlandırılan bir olayla 1826’da Yeniçeri Ordusu önce ilga edilmiş, bunun yerine yeni bir ordu kurulmaya çalışılmıştır. Burada çeşitli reform hareketleri başlamış ve askeri eğitimin temelleri, bu süreç içerisinde değiştirilmiştir. Bu konuda en büyük reformları yapan II. Abdülhamid olmuştur. 1883’te Colmar von der Goltz’un gelmesiyle – ‘’Paşa’’ lakabıyla anılmıştır, ‘’Goltz Paşa’’ da denilmektedir – başlattığı reformlarla, yeni bir mektepli subay sınıfı ortaya çıkmaya başlamıştır. Bu süreç çok zahmetli bir süreçtir ve I. Dünya Savaşı’na kadar başarısını gösteren herhangi bir kanıta da pek rastlanmamıştır. Özellikle Balkan Savaşları’ndaki hezimet, sanki bu girişimlerin de akim kaldığını işaret eden bir görüntüdeydi. Fakat 1914-1915’ten itibaren, özellikle Çanakkale’de gösterilen direnç, ordudaki bu değişikliklerin ve reformun büyük başarıya sebep olduğunu göstermiştir. Ancak, bu süreci Vak’a-i Hayriyye’den itibaren en ziyade belirleyen gelişim, Osmanlı Ordusu’nun 1838’de Nizip’te ve arkasından Kütahya’da, Kavalalı Mehmet Ali Paşa’nın oğlu İbrahim Paşa komutasındaki Mısır Ordusu’na yenilmesinden sonra, II. Mahmut’un vefatının hemen arkasından, çok genç yaşta tahta çıkan Abdülmecit’in onay vermesiyle, Büyük Reşit Paşa olarak da bilinen Mustafa Reşit Paşa tarafından 1839 senesinde Gülhane Parkı’nda okunan Hatt-ı Hümayun’dur. Hatt-ı Hümayûn’da çok önemli bazı saptamalar yapılmış ve önemli hukuk değişikliklerine girişilmiştir. Bir kere, ‘’sınırlı hükümet’’kavramı kabul edilmiştir. Abdülmecit, kendi iktidarını sınırlamaktan bahsetmektedir; bunun bir sınırı olabileceğini kabul etmiştir. Daha önceki yönetim, mutlak bir yönetimdi. Mutlak yönetim kişiseldi, merkeziydi, onun için ‘’patrimonyal yönetim’’diye anıyoruz. Özellikle Şerif Mardin bu terminolojiyi kullanıyor. Patrimonyal, geleneksel, mutlakiyetçi bir yönetim söz konusuydu ve bu yönetimde padişahın hükmetme yetkisinin herhangi bir şekilde sınırı mevcut değildi. Dolayısıyla, bu sınırın olabileceğini ve bunun açıkça belirtilmese bile ima yoluyla bazı yasal sınırlamaları olabileceği kabul edilmiştir. Bu son derece önemli bir adım.

Edgar Şar: Hocam, bugünkü Türkiye’nin nasıl yönetildiği meselesine ve siyasal rejimine bakarken, siz dâhil birçok siyasetbilimci ‘’Neopatrimonyal’’ifadesini kullanıyor. Buradaki patrimonyal meselesinin içinde neler var? Onu netleştirmek bazı izleyicilerimiz açısından da önemli olabilir. Bir, tek adam yönetiminden bahsediyorsunuz, bir de devletin sahibi olma konotasyonu da var orada, değil mi?

Ersin Kalaycıoğlu: Devlet kişiyle özdeşleştiriliyor. Meşruiyeti sağlayan kişi, padişah veya sultan. Terminoloji Max Weber’den geliyor. Max Weber, geleneklere dayanarak yönetim yapılabileceğini, siyasi yönetme hakkının – buna ‘’otorite’’diyor – veya yetkinin meşru olarak tanımlanması aşamasında, geleneklerin bu meşruiyeti sağlayabilecek bir unsur olduğunu vurguluyor. Yani bir yönetim, geleneklere uygun davranan – ya da her neyse o. Farklı ülkelerde farklı şeyler olabilir. Çin’de, Mısır’da, Hindistan’da, Peru’da farklı olarak düşünülmüş olabilir –ve onların kabul ettiği standartlarlarda iktidarda bulunan ve iktidarı kullanan kişilerin yönetme hakkı olduğunun genel kabulüyle bu otorite tipi ortaya çıkıyor. Bu, ‘’geleneksel otorite’’tipi.

Weber, geleneksel otorite tipinin iki biçimde olabileceğini iddia etmiştir: Bir tanesi merkezidir. Öbürü adem-i merkeziyetçidir, yani merkeziyetçiliğin olmadığı bir yapıdadır. Adem-i merkeziyetçi yapı, en ziyade feodal olarak gelişmiştir ve Ortaçağ boyunca Avrupa’da güçlü bir şekilde varlığını sürdürmüştür. Feodal yapıda güç tek kişinin elinde toplanmamıştır, dağılmıştır. Çeşitli toprak parçaları üzerinde yönetme hakkı olduğunu iddia eden bir soylu sınıfı, lordlar vardır. Bu lordların birleşip, bir araya gelip kendi içerisinden “Lordların Lordu” olarak bir kral seçmeleri suretiyle veya temayüz etmiş bir kişiye sadakatle bağlanmaları veya ona sadakat göstereceklerini geleneklere uygun olarak belirtmeleri suretiyle bir krallık kurulabilir. Kral, lordlarla beraber yönetir. Kralın bir ordusu olabilir ama esas itibariyle ülkenin ordusu, lordların temin ettiği kuvvetlerle, onların verdiği vergilerle ayakta kalır ve yönetilir. Bu adem-i merkeziyetçi feodal bir yönetim biçimidir.

Patrimonyal yönetim bunun tam tersidir. Merkeziyetçidir. Bütün yetki tek kişinin ayakları altında toplanmıştır. Hükmetme gücü ve hakkı bu kişidedir. Bu kişi, devleti temsil eder. Mülk onundur ve o, istediği gibi uygular. Bunun arkasında ne tür başka bir ideoloji olursa olsun, teorik olarak mülkün Tanrı’dan kaynaklandığını, Tanrı’nın mülkü olduğunu, bir süreliğine kullanmak için bunun bir sultana verdiğini ifade etse de, fiili olarak o kişidedir. Bunu kimseyle paylaşmaz. Hiçbir şekilde paylaşma durumu söz konusu değildir. Yönetimde, kendisine sadakatle ve şahsen, doğrudan doğruya bağlı olan bir yönetici sınıfla yönetir. Bu toplumda bürokrat yoktur, kul vardır. Adı da zaten Kapıkulu’dur. Padişahın kapısının kulu olan kimseler. Çok küçük yaşta devşirilirler ve devşirildikleri tarihten itibaren devletin kulu durumundadırlar. Ona sadakatle bağlı ve hayatları boyunca hizmet etmeye, gerektiğinde ölmeye yemin etmiş kimselerdir. Bu şekilde bir yönetimle yönetilir. Birebir, kişisel bağlılık üzerine oturan bir yönetimdir. Bu patrimonyal yönetimdir.

Neopatrimonyal yönetim, Osmanlı İmparatorluğu’nda ilk kez 1876 sonrasında II. Abdülhamid döneminde görülmüştür. Neopatrimonyalliği sağlayan, yine merkeziyetçi, fiili olarak tek kişinin çeşitli ideolojik araçları kullanmak suretiyle kendisinin yönetme hakkının olduğunu ve kendisinin devlet olduğunu ifade eder. XIV. Louis L’État, c’est moi, yani ‘’Ben devletim’’ der. Aynı espriyle yönetiyor. Ancak görünürde, yani devletin vitrininde bir anayasanın olduğu, yasaların bulunduğu, anayasadan varlıklarını alan veya anayasa tarafından düzenlenmiş olan çeşitli kurumların bulunduğu, bunların yasama, yürütme, yargı yani eski tabirleriyle teşrii, icrai, kazai nitelikleri olan kurumların olduğu ve bunların içerisinde çeşitli roller oynayan kimselerin bulunabileceği bir yapı düşünülebilir. Ancak bu, sadece vitrindedir. Geride, fiiliyatta bir siyasal yönetme kültürü olarak patrimonyalizm devam etmektedir. Bunu ‘’neo’’yapan, sanki gelenekler terk edilmiş de onların yerine yasal, kurumsal bir modern yapı kurulmuş izlenimini doğuran bir vitrinin tanzim edilmiş olmasıdır. O, bunu neopatrimonyal hale getirir.

Bugünkü Türkiye’deki yapı da neopatrimonyaldir. Çünkü vitrininde böyle bir anayasa var, kurumlar da var. Ama o kurumlar, anayasada yazdığı şekliyle çalışmıyor. Bu kurumların sağlamış olduğu haklar ve yetkiler, hiçbir şekilde o kurumlarda bulunanlar tarafından da kullanılamıyor. Ama kurumlar mevcut, anayasa da mevcut. O zaman, bir takıyye durumuyla karşı karşıya kalıyorsunuz. Sanki varmış gibi duruyor ama bunlar fiiliyatta uygulanmıyor. Fiiliyatta, kişisel, birebir, sadakat bazlı ilişkiler uygulanıyor. O zaman neopatrimonyal bir rejim olma özelliği bütün açıklığıyla ortaya çıkıyor. Vurgumuz bunadır.

Osmanlı patrimonyalizmi, Tanzimat’la birlikte gevşemeye başlamıştır. Çünkü orada, aynı zamanda bazı hukuki adımlar atılmaya başlanmıştır. Bir kere, daha önce suç ve ceza arasındaki bağlantı, son derece muğlaktı ve özellikle padişahın takdirine bırakılmış olan alanlarda bunun ne olduğunun tanımı bile yoktu. Birçok sadrazam, neredeyse elliye yakını, siyaseten katledilmişlerdir. Niye katledildiklerini kendileri hiçbir zaman bilmemişlerdir. Çünkü bir savunmaları alınmamıştır, herhangi bir şekilde yargılanmamışlardır, ne ile suçlandıkları da belli değildir. Ortada suç olup olmadığı da belli değildir. Buradaki kapıkulu olan ve padişahın karşısında hiçbir şekilde herhangi bir insani hakkı olmayan bu kişiler, padişah tarafından lüzumsuz veya tehdit olarak görüldüklerinde, padişahın kullandığı herhangi bir nesne, bir kalem veya kâğıt çöpe atılırmış gibi boğdurularak yok edilmişlerdir. Dolayısıyla aradaki ilişkinin mahiyetinin anlaşılabilmesi için bu tür siyaseten katl olaylarına özellikle bakmak gereklidir. Ahmet Mumcu’nun bu konuda çok güzel yazılmış kitabı vardır. Bu konuyla ilgilenenler bu kitabı okuyabilirler.

Buradaki suç ve ceza arasındaki bağlantının kurulması demek, o tarihe kadar hayatları pamuk ipliğine bağlı olan üst düzey yöneticilerin, kapıkullarının, padişahla olan ilişkilerinde birdenbire müthiş bir statü değişikliğine konu olmaları demektir. Artık kendilerinin hayatları, bir insan hakkı olarak yaşama hakkı büyük ölçüde tesis edilmiş bulunmaktadır. Kendilerinin ne ile suçlandıklarını bileceklerdir, aynı zamanda diğer memurların da ne ile suçlandıkları belirli şekilde tanımlanacaktır. Bunların görevleri tanımlanmıştır, artık herhangi bir şekilde genel bir işlevsel tablo içinde dağınık bir şekilde çalışmamaktadırlar. Bürolar oluşturulmuştur. Yani 1840’lardan itibaren, Osmanlı Kapıkulu Sistemi yerine bürokrasi kurulmaya başlanmıştır ve eskiden ‘’kalem’’ diye adlandırılan yerler artık ‘’büro’’ haline gelmeye başlamıştır ama tabir kullanılmaya devam etmiştir. Kalem, çok uzun zamandır mevcuttu. Mesela benim İktisat Fakültesi’nde eğitim aldığım lisans yıllarında, Öğrenci Kalemi vardı. Aradan 130 yıl geçmiş olmasına rağmen ‘’Kalem’’ tabiri hâlâ kullanılmaktaydı. Dolayısıyla kavram devam etmiştir ama işlev değişmiştir. Büroda çalışanların ne iş yaptığı, ne iş yapması gerektiği, rolleri, yani bulundukları pozisyona uygun olarak görecekleri işlevleri, bu işlevlerin ne olduğu, bu işlevleri yapmazlarsa hangi suçlarla suçlanabilecekleri ve bu suçlara göre de ne tür cezalara çarptırılabileceklerinin açıklığa kavuşması söz konusu olmuştur. Bundan sonra, benim bilebildiğim ve bulabildiğim kadarıyla, siyaseten katledilmiş bir tek kişi vardır: O da Mithat Paşa’dır. Ama tarihçilerin bize aktardığı bilgiler doğruysa, Mithat Paşa’nın vefat kaydında kendisinin Fizan’da bir salgın hastalıktan öldüğü gösterilmektedir. Yani siyaseten katledildiğini resmi kayıt altına dahi alamamışlardır. Çünkü artık bunun meşruiyeti kalmamıştır, bitmiştir. Tanzimat’ın getirdiği bir değişiklik. Ancak patrimonyal yapının neopatrimonyal çerçevede sürdüğünün bir diğer kanıtı, siyaseten katl olayıdır. Mithat Paşa olayı, siyaseten katl olayıdır. Rejimin niteliğinin açıklayıcı olması bakımından son derece önemlidir.

Tanzimat’la birlikte gelen bu yeni tanımlamalarda, sadece üst düzey bürokratlara uygulanmış da olsa, yaşam hakkı, mülkiyet hakkı, Şerif Mardin’in 1973 senesinde Cumhuriyet’in 50. yılı dolayısıyla Eczacıbaşı Vakfı tarafından “Atatürk” adıyla yayınlanan kitabındaki ‘’Yenileşme Dinamiğinin Temelleri ve Atatürk’’ makalesinde vurguladığı ‘’onur’’kavramıdır. Yeni bir onur kavramı ortaya çıkmıştır. Daha önceki uygulamalarda, işe almada, insanlar çok küçük yaşlarda, hatta 12-13 yaşlarında, bugünkü ilkokul aşaması itibariyle veya ilköğretim son yıllarında, ‘’İyi çocuktur, efendi çocuktur, yumuşak başlıdır’’ gibi tavsiye üzerine kamu bürokrasisinde bir ustanın yanına çırak olarak verilmektedir. O ustadan öğrenmekte, onun dizinin dibinde yetişmekte, el almakta ve ona kişisel olarak bağlanmaktadır. Hayatı boyunca ondan öğrendiklerinin bir sonucu olarak medyûn-u şükrândır ve bunun bir gereği olarak da ona hizmet eder. Özellikle Bizansvari birçok entrikanın döndüğü kamu bürokrasisi içerisinde bu bağlılık önemlidir. Kendisinin efendisi olan kişiye bu tür entrikalarda elinden geldiğince yardım eder ve onu korur. Bu kişi meslekten ayrıldığı zaman bunlar devam edecek olursa, sahip oldukları yetkileri onu korumak için kullanmaya da devam eder. Şerif Mardin, bu bağlılığa ‘’vefa’’diyor. Vefa esaslı onur. Bu esası, Tanzimat’la birlikte değiştirmeye başlayan bir Osmanlı siyasal sistemi görmekteyiz. Bunun yerine yasalardan kaynaklanan haklar; insan hakları, yaşam hakkı, mülkiyet hakkı, insan vakarına uygun yaşama hakkı gibi haklar tesis edilmeye ve bunların korunması için de çeşitli kurumlar oluşturulmaya başlanmıştır. Bundan sonra işe alınmada tavsiye değil, liyakat esas hale gelmiştir. Özellikle yeni kurulmuş olan eğitim kurumları, bu liyakati geliştirecek şekilde eğitim vermeye ve sınamaya başlamıştır. Örneğin askeri okullarda sınavla belli pozisyonlara gelmek söz konusuydu. Marko Paşa döneminde, Avrupa’ya, özellikle Almanya’ya, eğitimini geliştirmek için asker gönderiyorlar. Bu askerlerin gönderilişinde, Marko Paşa’nın uyguladığı temel kriter sınavdı. Sınavda başarı gösterenler gidiyor. Herhangi bir şekilde kayırma söz konusu değildi. Padişahın yakını olanlar, saraydan gelenler dahi sınavda başarısız olurlarsa Marko Paşa tarafından gönderilmiyordu. Bu, Tanzimat döneminde yaşanmış olan bir tür ‘’onur devrimi’’dir.

Tanzimat’ın sonunda, Osmanlı İmparatorluğu’nda, tabii 1876’dan sonra artık Meşrutiyet Dönemi var; Tanzimat’tan başka bir döneme geçilmiş durumda. I. Meşrutiyet, neopatrimonyal bir sultanlık dönemi. Kendisinden umulan anayasal yapı gerçekleşmemiştir. Çünkü Meşrutiyet, ‘’anayasal monarşi’’ anlamında kullanılmaktadır. Anayasal bir rejim değildir. Ama buna rağmen, büyük ölçüde bu tür bir değişikliğin ortaya çıktığını görüyoruz. Burada esas itibariyle, onurlu insan, artık bu şekilde vefa bağı içinde kişisel ilişkilerle bir efendinin yanında çırak olup ondan el alarak, onun dizinin dibinde yetişen kişiler değil, bir eğitim kurumunda sistemli bilgi alarak bu bilgileri edinen, o bilgileri geliştiren, o bilgileri kullanarak hayatta belli pozisyonlara gelmek için yarışan, başarılı olduğunda ödüllendirilen bir onur anlayışı söz konusu.

Bu, Osmanlı’da çok büyük bir değişikliğe neden olmuştur. Bir genç mektepli subay zümresi ortaya çıkmıştır. Aynı zamanda sivil eğitim kurumları da güçlendirilmiştir. Sultani mektepler açılmıştır. Beş yüz civarında olduklarını biliyoruz. Bunların içerisinde ayakta kalabilenlerin en ünlüsü Galatasaray Sultanisi veya bugünkü Galatasaray Lisesi’dir. Belli bir eğitim kalitesi, yüzyılı aşkın süredir verdiği eğitimle korunabilmiş ve sürdürülebilmiştir. Bu sayede buradan mezun olanların kamu bürokrasisinde, asker dışında sivil bürokraside, diplomaside veya vilayet yönetimlerinde kullanıldıkları gayet iyi bilinmektedir ve bunların niteliklerinde çok büyük değişiklikler olmaya başlamıştır. Eğitimdeki bu gelişme, Osmanlı için yeni bir toplum yapısının gelişmekte olduğuna işaret etmektedir.

Tanzimat’ın yaratmış olduğu bu ortam, aynı zamanda kitlesel bir toplumun yavaş yavaş kentlerde ağırlığını koyacak şekilde ortaya çıkması ve çok gecikmekle birlikte, 1860’lardan itibaren, önce Abdülmecit’in girişimiyle borsa kuruluşuna doğru gidilmesine, – yanılmıyorsam İstanbul Borsası’nın kuruluşu 1911’dir – Türkiye’de bir iktisadi modernleşme çabasının başlamasına, aynı zamanda bu çerçeve içerisinde kitlesel olarak siyasette önemli bir değişimin ortaya çıkmasına sebep olmuştur. Daha önce Osmanlı toplumunun düzeni, ‘’millet’’ diye ifade edilen dini cemaatler etrafında yapılmıştır. Buna özellikle Osmanlı toplumunda cemaatçi anlamında tecemmüi tabiri kullanılmaktadır. Tecemmüi örgütlenme söz konusuydu.

Buna en sert karşı çıkmış olanlar, II. Abdülhamit’in yeğeni olan Prens Sabahattin ve onu izleyenlerdir. Bunlar adem-i merkeziyet ve teşebbüs-i şahsi fikirlerini ortaya koyan ve bunları iktidara geçirmeye çalışan kimselerdir. Çok başarılı olamamışlardır. Osmanlı döneminde hiç başarılı olamamışlardır, sonra teşebbüs-i şahsi biraz tuttu da, adem-i merkeziyeti hiçbir zaman hayata geçirmemiz mümkün olmadı. Bu konuda çok sınırlı değişiklikler yapabildik. Ama temel itibariyle, bu hareketin yöneticisi Prens Sabahattin, tecemmüi hayatın Osmanlı toplumunu gerilettiğini, onun çökmesine neden olduğunu ve bunun içerisinden bireyi kurtarmanın elzem olduğunu ileri sürmüştür. Tecemmüiliğe karşı ciddi şekilde propaganda yapmıştır. Ancak bu toplum yapısının değişimi kolay olmamıştır. Fakat 1940 yılında, yine bu alanda Maarif Vekâleti tarafından basılmış olan aynı adlı kitapta, Ziyaeddin Fahri Fındıkoğlu’nun yayınlamış olduğu bir makale vardır. Rahmetli Fındıkoğlu bir sosyologdu, benim İktisat Fakültesi’nde hocam da olmuştur. O makalede bir noktaya parmak basmaktadır: “Tanzimat’la birlikte, daha önce mevcut olmayan ölçülerde bir bireyselleşme ve cemaatlerin çözülmesi, cemaatler aşırı kişisel ilişkilerin geliştirilmesi olayı yaşanmıştır” diye ifade ediyor ve buna ‘’infiradileşme’’ diyor. Bu tabir muhtemelen Tanzimat’ta da kullanılan bir tabirdi. Yani ‘’ferdiyetçilik veya bireyselleşme’’. Birey, ilk defa tek başına bir değer olarak ortaya çıkıyor. Daha önce, cemaat dolayısıyla bir değer vardı. Ama bireyin esamesi okunmuyor. Birey yok. Ondan sonra, birey, başlı başına bir değer olarak ortaya çıkıyor ve bireyin duyguları, endişeleri, istekleri, talepleri Osmanlı İmparatorluğu’nda kayda alınmaya başlanıyor.

Meslektaşım ve arkadaşım Ali Yaşar Sarıbay’la birlikte bu konuda yazmış olduğumuz bir makalede, bunun ilk izlerini 1847 senesinden itibaren Osmanlı arşivinde tutulmaya başlayan arzuhallerde görüyoruz. Bu konuda, yine Halil İnalcık’ın 1948 senesinde Belleten Dergisi’nde yayınlanmış olan bir makalesi var. Osmanlı İmparatorluğu’nda halk tabiri yok, avam tabiri var. Halil İnalcık, bunun bir sınıf olarak ‘’reaya’’olabileceğini söylüyor. Reaya ile saray arasında doğrudan bir ilişki var ama bu ilişki kişisel değil, topluluk ilişkisi. Bu ilişkilerde, kişisel endişeler, duygular, istekler, kişinin kendisine ait olan birtakım talepleri yansımıyor. Toplulukların talepleri yansıyor. Örneğin, köylerde mera anlaşmazlıkları var, bunu bir imdatnameyle veya benzer türde bir dilekçeyle saraya duyuruyorlar ve diyorlar ki ‘’Bizim aramızda böyle bir anlaşmazlık var, yandaki köyle savaşacağız. Bunu gelin çözün.’’ Kadı görevlendiriliyor, ona bakılıyor, çözülüyor veya çözülemiyor. Başvuruların büyük çoğunluğu bu nitelikte ve bunu ‘’İmdatname’’diye topluyorlar. İmdatnamelerde, aynı zamanda civardaki komşu devletlerdeki askeri hareketler hakkında da bilgi var. Mesela, Nemçeliler ordu hazırlıyorlar, Macaristan’a sefer edecekler, ‘Aman gelin, bizi koruyun’ diye saraya bildirimde bulunuyorlar.

Gördüğünüz gibi bunlar toplu bildirimler. Bir kişiyi ilgilendirmiyor, topluluğu ilgilendiriyor. Ama bu topluluk ilgisi, 1825 gibi, Vak’a-i Hayriyye öncesi, arşivde bitiyor. Ondan sonrası yok. Halil İnalcık’ın çalışmalarında da belirtiliyor. 1847’den itibaren ‘’arzuhal defterleri’’ var. 1847’de yüz kadar başvuru var. Hepsi kişisel. Adamın birinin Medine-i Münevvere’de evi varmış, yanmış. ‘’Benim evim yandı, bana yeni bir ev yapabilir misiniz?’ diye saraya dilekçe yazıyor. Bunları arzuhal olarak kabul ediyorlar: Bireyin hâlinin arzı. Yahut emekli maaşı bağlanmamış, adam Bağdat’tan başvuruyor, ‘Benim emekli maaşım bir türlü bağlanmadı. Bana emekli maaşımın bağlanması için yardım eder misiniz?’ diye. Sadrazam bunları alıyor, yanına ‘’Bakıla’’ diyerek, ‘’derkenar’’dedikleri bir not düşüyor ve işleme alıyorlar. 1850’lere geldiğimiz vakit, birkaç sene içinde, bunların sayıları on binlere ulaşıyor. Burada görüyoruz ki, bireyle hükümet arasında bir siyasi ilişki kuruluyor. Her türlü başka cemaat, sınıf, meslek aşılarak bireysel ve tek başına bir ilişki söz konusu. Kişi ve hükümet arasında doğrudan doğruya bir ilişki var ve bir talep aktarılıyor. Bu, siyasal katılmanın doğuşu olarak kabul ettiğimiz bir olaydır. Makalede de onu vurguladık. Meslektaşlarımızın tepkileri de senelerdir olumlu oldu. Dolayısıyla bunu siyasal katılmanın, yani modern siyasal yapılaşmanın Osmanlı İmparatorluğu’nda başlangıcı olarak kabul edebiliriz.

Tarık Zafer Tunaya’nın cemiyetleri ve özellikle siyasi partileri inceleyen ‘’Türkiye’de Siyasal Partiler’’ kitabına göre de, 1852’den itibaren siyasi nitelikli cemiyetler kurulmaya başlanıyor. Arada beş sene var. 1847-1852. Yani bunlar üç aşağı beş yukarı örtüşüyor. Bu kişilerin bireysel girişimleri, kendilerinin gönüllü olarak kurmuş oldukları ortaklıklar veya dernekler vasıtasıyla bir dernekleşme olayının başladığını, zamanla siyasileştiğini ve II. Meşrutiyet’ten itibaren de bunların ‘’fırka’’adını aldıklarını görüyoruz. Yani partileşiyorlar. 1908’de kurulan ilk fırka, Ahrar Fırkası. Ahrar, hürriyetin çoğulu. Liberal Fırka diye ifade edebilirsiniz. Bunun üzerine İttihat ve Terakki, daha önceki cemiyet özelliğini terk edip, yerine İttihat ve Terakki Fırkası adını alıyor veya almak zorunda kalıyor. Ondan sonra da partileşme olayı daha güçlü bir şekilde ve parti sistemi şeklinde gelişmeye başlıyor. Dolayısıyla bireyin ortaya çıkması, bireyin hakları, talepleri, bunların dikkate alınması ve hükümette bunlara yanıt verilmeye çalışılması birdenbire oluşan olaylar değil. Bu bir süreç, 1847’den 1908’lere kadar gelişen bir süreç.

Tarık Zafer Tunaya, ‘’Hürriyetin İlanı’’ kitabında, ilk defa bu şekilde bir ilişkinin, halkın, yani sokaktaki insanın devletin derdiyle dertlenmeye başladığını, bunun izlerinin bulunduğunu öne sürüyor. Daha önce bu konuda herhangi benzer iddiada bulunan araştırma yok. Ama 1908’deki ortamda, insanların birdenbire ‘Bu devlet nasıl kurtulur?’ diye çeşitli fikirler geliştirmeye başladıkları, herkesin bunun için bir şeyler yapmaya çalıştığı bir döneme geçildiğini gösteriyor. Bunun böyle bir süreç olarak geliştiğini düşünebilirsiniz. Ama bu süreç içerisinde, özellikle Niyazi Berkes’in ve Şerif Mardin’in araştırmalarında görüldüğü şekliyle, Osmanlı İmparatorluğu’nda bilhassa Tanzimat’tan sonra, bu dünyaya ait olan süreçlerle ve bunlar içerisinde özellikle bilim alanıyla, öbür dünyaya ait olan, ruhani olan, ilahi olan, uhrevi olan alanların ayrıştığını görüyoruz. Buna ‘’sekülerleşme’’diyebiliriz.

Burada iki kavram var ki, Niyazi Berkes bunu kitabında gayet açık bir şekilde ortaya koyuyor: ‘’Sekülarizm, Latince kökeniyle ‘’dünyaya ait’’ olan anlamına geliyor. Yani İngilizce’de seküler, temporal anlamına geliyor’’ diyor. Görgül olarak içinde yaşadığımız, gözlemlerimizle ve beş duyumuzla varlığını inşa edebildiğimiz dünyayla ilgili olan şeyler. Bunun karşısında, ruhani olan var. Dolayısıyla ruhani ve dünyevi özellikler, düşünceler, endişeler, çözümlemeler, anlayışlar ayrışmaya başlıyor. Laiklik ise, avamla ruhban arasında bir farklılaşma anlamını taşır. Bu, iki sınıfsal farktır. Bir tanesi halka ait olan, halk olan; bunun karşısında cleric veya clerical olarak tabir edilen, ‘’ruhban’’ veya ‘’ilmiye’’ sınıfı. Bunların ikisinin düşünce sistemlerinin, yetkilerinin, anlayışlarının ve meşruluktan anladıklarının birbirinden ayrışması.

Bu iki örgütlenmenin, farklı şekillerde temsil edildiği kurumların mevcut olduğu yerde, yani bir tarafta devlet kurumlarının, bir tarafta kilisenin olduğu yerlerde nispeten kolay oluyor. Orada kimin hangi haklarının bulunduğu zaten tescil edilmiş bulunuyor. Bunların birbirinden ayrı olarak kullanılması ilkesi, geçen ayki programımızda ifade etmiş olduğum gibi, kolaylıkla kayıt altına alınabiliyor; hukuk sisteminin bir parçası haline geliyor, ikisi arasında bir sözleşme imzalanabiliyor ve ayrışabiliyor. Ancak Osmanlı İmparatorluğu’nda böyle bir kurumsal ayrım söz konusu değil. Devletin dışında bir kilise yok. Evet, Şeyhülislamlık Kurumu var ama sonuç itibariyle devlet memuru. Her zaman öyle olmuş ve hiçbir zaman patrimonyal sultan yönetiminde dışında, ötesinde ve onu denetleyen bir kurum mahiyetinde değil.

Nitekim buradaki ilişkileri çok dikkatle incelemek lazım: Padişahlar, aklına eseni yapmak konusunda herhangi bir zorlukla karşılaştıkları vakit, bu kurumu kullanarak aklına esenin doğru olduğuna dair fetva alabilmişlerdir. Vermeyen Şeyhülislamı veya fetva kurumundaki muhataplarını ağır cezalara çarptırmışlardır. Genellikle, ilk dönemlerde işten atmışlardır. Ancak 17. yüzyıldan itibaren, sadece işten atmak ve bunları itibarsızlaştırmakla yetinmemişler. İlk kez, yanılmıyorsam 1648’de IV. Murat döneminde Ahizade Hüseyin Efendi’nin başına gelmiştir. Kendisi Şeyhülislamlıktan azledildiği gibi, bir Ege adasına ikamete mecbur edilmiştir. Yolda giderken, IV. Murat fikrini değiştirmiş, Silivri yakınlarında kendisini zabıtalar yakalamış ve orada boğdurulup Silivri kumuna gömülmüştür. Naîmâ Tarihi’nde ‘’Zavallı, çok güzel bir mezar hazırlamıştı, o da boş kaldı’ diye yazıyor.

Edgar Şar: Hocam, bildiğimiz kadarıyla IV. Murat’ın Ahizade Hüseyin Efendi’ye, yani Şeyhülislam’a yaptığı suçlama da, annesi Kösem Sultan’la iş birliği yaparak IV. Murat’ı hâl etme (tahttan indirme) kumpasına girişmesi.

Ersin Kalaycıoğlu: Tabii, onu istediğiniz gibi yazabilirsiniz. Ama mesele o değil. Zannedersem, Padişah, Bursa yakınlarında kardan etkileniyor. Yoldaki karı açma yetkisi o zamanlarda Bursa kadısında. Oradaki müftü de gençten bir adam. Padişah çok sinirleniyor ve o adamı işten atıyor. Şeyhülislam Azade Efendi de o müftüyü çok beğeniyormuş. Dolayısıyla maruzatını yazıp Kösem Sultan’a arz ediyor: ‘’Efendim, çoluğu çocuğu var, genç bir adam. Yaşı gelmiş olsa emekli edilir, ama biraz insaf etsin. Bu düzeltir, öğrenir. Zaten çok kötü bir yağıştı. Kendisini affedin’’ diyor. Bu minvalde bir nâme yazıyor ve onu mektup olarak Kösem Sultan’a veriyor. Kösem Sultan da ‘Peki’ diyor, gidiyor IV. Murat’a anlatınca ‘Vay, benim kararıma karşı çıkıyor ha!’ diyerek, oğluyla beraber Ahizade Hüseyin Efendi’yi görevden atıyor. Aynı zamanda İstanbul’dan gönderiyor. Rivayet odur ki, fırtına çıkmış yolda. Yaşlı adamcağız ‘’Fırtına geçene kadar ben bekleyeyim, şimdi Çanakkale Boğazı’ndan geçmeye zorlanırım’’ diyor. Oğlu genç, gidiyor. O arada padişah fikir değiştiriyor, zabıtayı peşinden gönderiyor. ‘’Bunu Çanakkale Boğazı’nı geçmeden yakalarsanız yakaladığınız yerde siyaseten katledin’’ diyor. İlk katildir. Bundan sonra başkaları da olmuştur.

Edgar Şar: Şeyhülislam olarak.

Ersin Kalaycıoğlu: Evet,Şeyhülislam olarak. Ama aradaki ilişkiyi görmeniz açısından önemlidir. Buradaki fiili patrimonyal dünyevi muktedirle, ruhani gücü elinde bulunduran, güya Müslümanların en önemli fetva makamında bulunan şahsın arasındaki ilişki, birle sıfır arasındaki ilişki gibidir.

Edgar Şar: Yani Batı’dakinin aksine.

Ersin Kalaycıoğlu: Evet, hiçbir şekilde Batı’dakiyle benzeşmez. Hiçbir ilişkisi yoktur. Bu zecri ve ceberrut yönetim karşısında, bu şekilde bir kurumun, bir meşru savunma temeli yoktur. Emir kuludur. Hukuki görüntüsü, teorideki ilişki ne olursa olsun, o da kul muamelesi görmektedir. Şerif Mardin, patrimonaylizm ve Osmanlı İmparatorluğu’nu anlatırken, “Teoride bir sınırı vardı, geleneklerin içerisinde aynı zamanda şeriat da mevcuttu. Şeriat bunu sınırlandırmış olabilir diye düşünülebilir. Fiiliyatta böyle bir uygulama hiçbir zaman olmamıştır.” diyor. Böyle bir şey yok. Dolayısıyla mutlak bir yönetim, mutlak bir hüküm ve her türlü kararı aldırabiliyor. Zaten o kişiyi görevden azlediyor, yenisi geliyor, yenisi hemen istediği fetvayı veriyor. Bu tür uygulamalar I. Bayezid’e kadar gidiyor. Burada, muktedirin, patrimonyal yönetimdeki sultanın, istediğini meşrulaştırmak için çalışan bir ilmiye sınıfından bahsedebilirsiniz.

Edgar Şar: Batı’da en baştan beri, bunların, birbirini zaman zaman dengeleyen, zaman zaman denetleyen kurumlar olmasının, sürekli demokrasiyle ya da demokrasinin nihayetinde ortaya çıkacağı süreç ile veya en azından laiklikle, sekülarizmle çok bağlantısı kurulur.

Ersin Kalaycıoğlu: Daha ziyade laiklikle tabii. Çünkü orada iki farklı siyasi iktidar odağı var ve ikisinin de ordusu var. Papa’nın da ordusu var, prensin de ordusu var. Savaşıyorlar, kim kimi yenerse… Sonra prenslerin orduları, Papanın ordularını yenmeye başlıyor ve malına mülküne el koyuyor. Kiliselere el koyuyor. Mesela İngiltere’de VIII. Henry, Katolik kiliselerine el koyuyor ve onların gelirini orduyu güçlendirmek için maliyete varidat kaydediyor. Dolayısıyla, bu boğuşmayı fiilen, siyaseten Papa kaybediyor. Kaybedince anlaşma yoluna gidiyorlar, birtakım sözleşmeler imzalıyorlar. Papa’nın yetkilerinin nerede bittiği, kralın yetkilerinin nerede başladığı bu antlaşmalara giriyor. Özellikle Kıta Avrupası’nda, Fransa’da ve Almanya’da başlayan süreç bu şekilde devam ediyor. Ondan sonra iki taraf da buna uymaya büyük özen gösteriyorlar.

Bizde böyle bir durum söz konusu değil. Olmadığı için, buradaki esas sorun, daha derin. Bu ferdiyetçiliğin üretmiş olduğu bireyde, dünyevi rasyonel düşünceyle, özellikle ibadet ve itikada dayanan düşüncelerin ayrışması, birbirine karıştırılmaması ve yaşamı organize ederken, dünyevi olanın gerektirdiği yerlerde dünyevi mantığı ve ruhani olması gereken yerlerde ise itikat de ibadeti yerine getirdiği, ayrıştırabileceği bir düşünce sisteminin, bir zihinsel devrimin gerçekleştirilmesi. Bu, Osmanlı İmparatorluğu içerisinde başlayan bir süreç ama biten bir süreç değil.

İlginçtir, bu süreci başlatan, konuşmamızın başında ifade etmiş olduğumuz gibi Osmanlı’nın başındaki Rus belasıdır. Rusların saldırdığı Panslav mücadelesine karşı, Osmanlı İmparatorluğu’nda, insanların etrafında toplanabileceği ve hepsinin kabul edebileceği, kendisini Osmanlı olarak görebileceği ve bununla övünebileceği, gurur duyabileceği bir kimlik yaratılamamıştır. Osmanlı bir hanedanın adıdır. Hanedanla herhangi bir kan bağınız yoksa, kendinizi Osmanlı olarak görmeniz zordur. Oysa toplum, Prens Sabahattin’in tabiriyle tecemmüidir. Yani cemaatler olarak örgütlenmiştir. Siz kendinizi en fazla cemaatin üyesi olarak görebilirsiniz. Yani Müslüman olarak görebilirsiniz veya onun içindeki bir mezhebin üyesi olarak görebilirsiniz. Yahut Ermeni olarak görebilirsiniz veya Gregoryen olarak. Veya kendinizi Rum Ortodoks olarak görebilirsiniz. Yahut kendinizi Yahudi olarak kabul edebilirsiniz. Ama bunların hepsini aşan ve toplumu birleştiren bir özellik yok.

19. yüzyıla gelindiğinde, Ruslara yenile yenile ve toprak kaybede kaybede, her kaybettiğinde de, özellikle Müslüman olmayan nüfusun büyük çoğunluğunun olduğu topraklar olması dolayısıyla, giderek artan ölçüde Müslüman nüfus geri kalmıştır. O zaman, Panslavizm’e karşı Panislamizm’in birleştirici bir unsur olarak ortaya çıkabileceği fikri terennüm edilmeye başlanmıştır. Bu fikri bir şekilde hayata geçirmeye çalışan II. Abdülhamid olmuştur. Tabii o ne kadar birleştiricidir, ne kadar mezhep aşırıdır, ne kadar insanları bağdaştırıcıdır, belli değil. Ama birdenbire, aynı derecede güçlü bir şekilde ve 19. yüzyıl içerisinde Balkanlardan başlayan ve Osmanlı İmparatorluğu’nda bir yangın gibi yayılmakta olan bir milliyetçilik akımıyla karşılaşmıştır. Bu akım, aynı zamanda Müslüman olan topluluklar içerisinde Türkleri de derinden etkilemiştir ve bir Türkçülük akımıyla karşı karşıya kalmıştır.

Türkçülük akımı, benim bahsetmiş olduğum bireydeki dünyevi olanla ruhani olanı ayrıma konusunda yeni birtakım onur kavramları ortaya çıkarmıştır: Türk olma onuru. Aynı zamanda kimliği karmaşıklaştırmıştır. Bizi dinleyenlere, Ziya Gökalp’in ünlü deyişini hatırlatmak isterim: “Ben Türk milletindenim. İslam ümmetindenim. Garp medeniyetindenim” diyor.

Edgar Şar: Bayağı komplike bir kimlik.

Ersin Kalaycıoğlu: Burada üç kimlik var. Matruşka bebek gibi birbirinin içine girmiş durumda.

Edgar Şar: Çok katmanlı.

Ersin Kalaycıoğlu: Milli olarak Türk’sünüz. Dini olarak Müslüman’sınız. Ziya Gökalp’e göre medeniyet tektir, dünyada tek bir medeniyet vardır. Medeniyetleryoktur.

Edgar Şar: Kültürler olabilir.

Ersin Kalaycıoğlu: Ziya Gökalp ‘’Eski medeniyetler olabilir. Onlar o zaman geçerli olmuş olabilirler ama şu anda, bir tek medeniyet var. Bilimiyle, sanatıyla, edebiyatıyla, insanlığa etki eden ve onun gelişmesimi sağlayan, bu gelişmeye katkıda bulunan bir tek medeniyet var. Eskiden, bir Çin, bir Mısır, bir Hint medeniyeti, İnka medeniyeti, Aztek medeniyeti olmuştur. Ama bunlar, şu ânda insanlığa böyle bir katkıda bulunma aşamasında değiller. Şu ânda Avrupa Medeniyeti (Garp) var’’ diyor. Bu Garpçılık akımı da Osmanlı’da ortaya çıkıyor. “Biz bunu reddederek bir yere gidemeyiz. Biz, Türk milliyetçisi Müslümanlar olarak, bu Garp medeniyetinin içinde yer alıp onunla yarışmalı, onu öğrenmeli, onu geçmeliyiz” diyor.

Bu fikir aynen Mustafa Kemal Atatürk’te de ifadesini bulmuştur ve Türkiye’ye bir slogan olara gelmiştir. Böyle bir formül ortaya çıkartıyor. Nitekim ilk Türk milliyetçilerinden Mehmet Emin Yurdakul, bunu şiir olarak satırlara dökmüştür: “Ben bir Türk’üm. Dinim, cinsim uludur.” Dikkat edin, Türk, din, cins hepsi birleşmiş ve kimliğin tanımı haline gelmiştir. Ama Türk milliyetçiliğiyle birlikte, özellikle II. Meşrutiyet döneminde, yine Tarık Zafer Tunaya’nın “Hürriyetin İlanı” kitabında bir hayli vurgulanıyor. İttihat ve Terakki’nin 1916-1917 Kongrelerinde ortaya konulmuş olan temel ilkeler, daha önceden, Tanzimat’la başlamış olan yargıdaki laikleşmeyi… Yargı, Medeni Kanun ve diğer kanun olarak ikiye ayrılıyor. Ahmet Cevdet Paşa yönetimindeki bir heyet tarafından Medeni Kanun’da bir reform yapılıyor ve Mecelle getiriliyor. Bu gelişmeyi, 1916-17’de ‘’yargının tamamı, adliye nezaretinin yetkisi alanındadır’’ diye karar veriyor.

Edgar Şar: Yani yargı birliği, hukuk birliği.

Ersin Kalaycıoğlu: Yargı birliği ve laikliği, milliyetçiliğin zorunlu temeli olarak ileri sürüyorlar. İki, kadın hakları. Türk kadını hangi haklara sahip olacaktır? Edebiyat Fakültesi’nin umumi derslerinde, kadın öğrenciler erkek öğrencilerle birlikte ders görmeye başlıyorlar. Bu 1916-17’de. I. Dünya Savaşı döneminde, İttihat ve Terakki’nin iktidarda bulunduğu bir dönemde. Kadın cemiyetleri kuruluyor, kadınların hakları belirleniyor. Özellikle İstanbul’da, kadınların sokakta dolaşmasını yasaklayan birtakım uygulamalar var. Bunları kaldırmak için kadınların ayaklanmasına destek veriliyor. Bunun içerisinde sarayın ve halifenin yakını olan prenseslerin de yer aldığını biliyoruz. Dolayısıyla kadının birey olarak ortaya çıkması, dünyevi hayatta, dünyevi roller oynaması talep edilmeye başlıyor. Mesela, Telefon İdaresi’ne iş başvurusunda bulunuyorlar. Reddedildikleri vakit büyük protestolara sebep oluyor. Ve ilk defa bu dönemde, kadınlar Telefon İdaresi’nde memur olarak çalışmaya başlıyor. Bunlar önemli birtakım adımlar. 18. yüzyılın sonundan itibaren başlayarak, eğitim kurumları, özellikle askerden başlayarak, bilimle uğraşan mühendishaneler, tıbbiye, veterinerlik, diş hekimliği gibi alanların tamamı, yine pozitif bilim alanını kullanarak eğitim vermeye, güçlü bir şekilde devam ediyor. Onun için, Osmanlı İmparatorluğu’nda askeri eğitimle bilimsel eğitimin nerede bitip nerede başladığını ayırabilmeniz mümkün değil.

Edgar Şar: Zor, evet.

Ersin Kalaycıoğlu: Dolayısıyla askere gösterilen reaksiyonla, bilime gösterilen reaksiyon, birbirinin içine geçmiş gibi gözükür.

Edgar Şar: Ya da laikliğe gösterilen reaksiyon.

Ersin Kalaycıoğlu: Tabii. Orada da çeşitli katmanlar var. Bu gerek Şerif Bey’in çalışmalarında, gerek diğer araştırmalarda, Niyazi Berkes’in araştırmalarında da gözüküyor. Bir kısmı, tecemmüi geleneksel yapıya dönme reaksiyonu. Özellikle bireyselleşmeyi bir şekilde engelleme reaksiyonu.

Edgar Şar: Hocam, kusura bakmayın, bölmüş gibi oluyorum ama programın süresini aşıyoruz. İzninizle burada noktayı koymak zorundayız.

Ersin Kalaycıoğlu: Hürriyetin ilanına geldik zannederim. 1908’de hürriyetin ilanı ne anlama geldi, ne oldu, nasıl gelişti ve bizi bugüne nasıl getirdi, bu konu üzerinde de gelecek ay duralım.

Edgar Şar: Eminim bizi izleyenler de bunu bekleyecek. Onlardan da, gelecek ayın izleme ve dinleme garantisini bu şekilde almış olalım. Katıldığınız için çok çok teşekkür ederim hocam. Gelecek ay görüşmek üzere diyelim.

Ersin Kalaycıoğlu: Rica ederim, gelecek ay görüşmek üzere. İnşallah barışçıl bir dönemde görüşme imkânı buluruz.

Edgar Şar: İnşallah hocam. Evet, “Siyasetname”nin bir yeni bölümünde daha Sabancı Üniversitesi Öğretim Üyesi, Bilim Akademisi Üyesi, siyasetbilimci Prof. Dr. Ersin Kalaycıoğlu Hocam ile birlikteydik. Kendisine çok teşekkür ediyoruz. Bizi izleyen sizlere de çok teşekkürler. Hepinize iyi akşamlar.

Medyascope'a destek olun.

Sizleri iyi ve özgür gazeteciliğe destek olmaya çağırıyoruz.

Medyascope sizlerin sayesinde bağımsızlığını koruyor, sizlerin desteğiyle 50’den fazla çalışanı ile, Türkiye ve dünyada olup bitenleri sizlere aktarabiliyor. 

Bilgiye erişim ücretsiz olmalı. Bilgiye erişim eşit olmalı. Haberlerimiz herkese ulaşmalı. Bu yüzden bugün, Medyascope’a destek olmak için doğru zaman. İster az ister çok, her katkınız bizim için çok değerli. Bize destek olun, sizinle güçlenelim.

Medyascope internet sitesinde çerezlerden faydalanılmaktadır.

Sitemizi kullanarak, çerezleri kullanmamızı kabul edersiniz. Ayrıntılı bilgi için Gizlilik Politikası ve Çerez Politikası'nı inceleyebilirsiniz.

  • Medyascope
  • Medyascope Plus