Kemal Can ve Ruşen Çakır ile Haftaya Bakış (114): CHP’nin SADAT baskını, Kaftancıoğlu’na siyaset yasağı, sığınmacılar tartışması

Share on facebook
Share on twitter
Share on pocket
Share on email
Share on print

“Haftaya Bakış”ın bu bölümünde Ruşen Çakır ve Kemal Can, Cumhuriyet Halk Partisi (CHP) Genel Başkanı Kemal Kılıçdaroğlu ve partililerin SADAT baskınını, CHP İstanbul İl Başkanı Canan Kaftacıoğlu’na siyaset yasağı getirilmesini ve son günlerde siyasilerin gündemindeki sığınmacı tartışmasını değerlendirdi.

Spotify’dan dinleyebilirsiniz:


p.p1 {margin: 0.0px 0.0px 10.0px 0.0px; line-height: 1.1px; font: 12.0px Times; color: #000000} p.p2 {margin: 0.0px 0.0px 10.0px 0.0px; font: 12.0px Times; color: #000000} p.p3 {margin: 0.0px 0.0px 0.0px 0.0px; font: 12.0px Times; color: #000000} span.s1 {color: #fb0007}
Yayına hazırlayan: Tania Taşçıoğlu Baykal
Ruşen Çakır: Merhaba, iyi günler. “Haftaya Bakış”la karşınızdayız. Yine Kemal Can’la haftanın öne çıkan olaylarını konuşacağız. Kemal, merhaba. 
Kemal Can: Merhaba Ruşen.
Ruşen Çakır: Canan Kaftancıoğlu hakkındaki dâvâların Yargıtay tarafından karâra bağlanması bu haftanın gündemi oldu ve uzun bir süre de etkisini sürdüreceğe benziyor. Tartışmalı bir durum. “Yatar mı? Yatması gerekir mi gerekmez mi? tartışması bir yana, yasağın neyi kapsadığı, sürecin bundan sonra nasıl işleyeceği tamâmen teknik konular. Ama siyâsî yönü çok ciddî bir şekilde ortada. 
Karârın açıklanmasından sonra, Kemal Kılıçdaroğlu hemen İstanbul’a yola çıktı ve bütün milletvekillerini İstanbul İl Başkanlığı’na çağırdı. Ben de dün Kılıçdaroğlu gelmeden önce, İstanbul İl Binası’na gittim. Yeri bizim stüdyoya çok da uzak sayılmaz. Ben oradayken bayağı sayıda bir milletvekili vardı. Bugün de toplanmaya devam edildi. Bu sabah erkenden MYK toplantısı oldu. Toplantı sonrasında milletvekilleri ve Kılıçdaroğlu otobüslere binip hep birlikte bir yere gittiler, ama gazetecilerin gelmesini istemediler — ama yine de giden olmuş. Kılıçdaroğlu, çok sayıda milletvekili eşliğinde SADAT’ın (Uluslararası Savunma Danışmanlık İnşaat Sanayi ve Ticaret A.Ş.) İstanbul’daki merkezini bastı. SADAT’ı bilmeyenler için: Birtakım emekli askerlerin kurduğu bir “askerî danışmanlık şirketi” diyelim. Ne deniyor buna? Özel savaş alanında uzmanlaşmış bir şirket ve Erdoğan’ın da onlardan danışmanlık hizmeti aldığı söyleniyor. Kılıçdaroğlu da SADAT binâsının önünde yaptığı açıklamasında bunu dile getirdi. Görüntüleri görmüşsündür, bayağı kalabalık bir grup gitmiş. Arkadaşlarımız şimdi görüntüleri gösterirler zâten. Milletvekillerinin her biri, ellerinde cep telefonlarıyla kaydediyor, yayın yapıyor. Tabii ki Kılıçdaroğlu ve vekiller içeri alınmadılar. 
Kılıçdaroğlu açıklamasında çok sert birtakım şeyler söyledi. “Önünde bulunduğumuz SADAT paramiliter bir kuruluştur. Burası terörist yetiştiren bir kurumdur” dedi. Seçim güvenliğinin önemli olduğunu vurgulayan Kılıçdaroğlu, “Seçimi gölgeleyecek, seçimin güvenliği sarsacak herhangi bir şey olursa sorumlusu burası ve Saray’dır” dedi. İnsanın aklına, harp konularında uzman olduğu iddiasındaki bir kurumun Türkiye’deki seçim güvenliğiyle ne alâkası olabilir diye geliyor. SADAT’ın, Türkiye’de seçim sürecinde ve belki de seçim gecesinde bir şeyler yapacağı yolunda duyumlar mı aldılar bilemiyorum. Ama sonuçta kimseyle görüşemediler. Kılıçdaroğlu kapıda birtakım açıklamalar yaptıktan sonra ayrıldı.
Benim aklıma hemen, Kılıçdaroğlu’nun “kavga, sertleşme…, sertlikse sertlik!” lâfları geldi. Kılıçdaroğlu daha önce de bu tür “baskınlar” yapmıştı; ama Merkez Bankası, TÜİK, Et ve Süt Kurumu resmî kurumlardı. İlk defâ özel sektöre yönelik böyle bir “baskın” yapıyor.. Aslında buna tam özel sektör de denebilir mi bilmiyorum, ama öyle diyelim. Bu, özel sektöre yönelik ve doğrudan kritik bir konu. Çünkü Suriye meselesi ve paralı askerlik olayları var. “Paralı asker” derken insanlar yanlış anlamasın. Bizde olduğu gibi, askere gitmemek için para ödemek değil de, birilerine para ödeyip onları asker olarak kullanmaktan bahsediyorum. Kılıçdaroğlu’nun bugünkü hamlesi ilginçti. Bundan sonra herhalde artık seçime kadar bu gerginlik ve sertlikle gideceğiz. Ne dersin? 
Kemal Can: Öyle görünüyor. En azından bu işin sembolik anlamı böyle çıkarımlar yapmaya çok müsâit. Zâten galiba böyle anlaşılsın diye bugünkü hamle yapılmış. Sen de işâret ettin: Kılıçdaroğlu, “Ben bir kavgaya giriyorum” derken, kendisinin biraz daha farklı bir rotada yürüttüğü mücâdeleye verdiği tanım itibariyle yeni bir durum târif ediyordu. Bunun helâlleşme ve hesaplaşmayı bir arada ele alan bir veçhesini ortaya koyuyordu. “Kavgaya giriyorum” derken, aslında kendi pozisyonunu târif ediyordu. Hattâ berâber yürüdüklerini, sâdece kendi partisiyle ilgili olmayan, daha geniş bir çerçevede bir yol arkadaşlığına çağırıyordu. Ama bugünkü eylemle birlikte düşündüğümüzde, o tanımın içerisinde, kendi tercihi dışında yaklaşmakta olan bir sertleşmenin de anlaşılan işâretleri var. Ya da tam anlaşılamadıysa diye bunun altını çizme ihtiyâcı duymuş olduğunu anlıyorum. Çünkü bir ana muhalefet partisi başkanının, tam olarak resmî bir kurum olmayan, ne yaptığı tam olarak tanımlanmamış bir yapının, bir kuruluşun önüne gidip seçim güvenliği dâhil her türlü provokasyondan sorumlu olduğunu işâret etmesi, sâdece kendisinin girdiği kavganın değil, kendisine ve aslında bütün siyâsîlere ve muhâlefete karşı iktidârın başlattığı kavganın da işâret edilmesini içeriyor. Bu tarafı önemli. 
Ayrıca SADAT meselesi, yine güncel olan göçmen ve Suriye meselesine de linki olan bir hikâye. “Burada terörist yetiştiriliyor” derken, SADAT’ın Libya’da, Suriye’de Türkiye’nin de dâhil olduğu, birtakım İslâmcı örgütlerin, yapıların, yarı denetimli biçimde organizasyonunu ve eğitimini üstlenmiş, oradaki birtakım operasyonları fiilî olarak yürütmüş bir kuruluş olmasını kastediyor. Dolayısıyla çok canlı bir gündem parçası. Bahçeli’nin de ifâde ettiği gibi, Türkiye’nin bir işgale uğramasıyla, yani Suriye’nin Türkiye’ye girmesiyle Türkiye’nin Suriye’ye girmesi şeklinde büyük bir karmaşanın ve siyâsî ve jeopolitik sonuçları olan bir karanlık alanın da bu kavganın bir parçası olduğuna işâret ettiğini görüyoruz. Sen biraz bahsettin, Emekli tuğgeneral Adnan Tanrıverdi SADAT’ın başında olan isim ve yakın zamâna kadar da Erdoğan’ın  danışmanıydı. Yani sonuçta bu, sadece iktidardan birtakım faydalar temin eden bir özel kuruluş olmaktan daha fazla bir şey. 
Bu SADAT meselesi pek çok olayda gündeme getirildi. Hattâ hatırlarsan, Sedat Peker videolarında ve daha çok Suriye’yle ilgili olarak, zaman zaman da Türkiye’de birtakım provokatif şeylerin zeminini oluşturabilecek bir kuruluş ya da bir odak olduğu gündeme getirildi. Şimdi, en yüksek perdeden, doğrudan ana muhalefet partisi liderinin, SADAT’ın önüne gidip burayı adres göstermesi, orayla ilgili önemli bir çıkış. Ama aynı zamanda, girilen rota ve girilecek kavgayla ilgili de önemli bir mesaj içeriyor. Çünkü senin de söylediğin gibi, bu haftaya damgasını vuran önemli olaylardan biri, Canan Kaftancıoğlu dâvâsında verilen karardı. Bunun öncesinde Gezi Dâvâsı karârı, bugün konuştuğumuz, bu haftanın Kaftancıoğlu karârı, önümüzdeki günlerde HDP-Kobani Dâvâsı ya da belki İmamoğlu’nun da dâhil edilebileceği başka bir dâvâ ya da yargı hamleleri önümüze gelecek. 
Ama şimdi, Kılıçdaroğlu işi SADAT’ın önüne taşıyarak tek enstrüman olarak yargının kullanılmasıyla da iktidârın yetinmeyebileceği îmâsında bulunuyor. Bu bir ön kesici hamle de olabilir; sâhiden bununla ilgili yüksek bir endîşeyi kamulaştırmak ve herkese ilân etmek anlamı da taşıyor olabilir. Kılıçdaroğlu’nun bundan sonraki adımları, bu konudaki tavrın hangi ayak üzerine şekillendiğini bize daha çok gösterecek. Sonuç olarak, 21 Mayıs’taki Bursa mitinginin İstanbul’a getirilmesi ve Canan Kaftancıoğlu dolayısıyla ortaya çıkan tabloda, şimdiye kadar CHP’nin ve Kılıçdaroğlu’nun takındığı biraz daha ihtiyatlı tutumdan, kararlı tutuma doğru bir ilerleyişi gösteriyor.
Ruşen Çakır: Kemal, istersen Kaftancıoğlu meselesini biraz bekletelim. Çünkü senin de değindiğin gibi SADAT baskınının sığınmacılarla ilgili çok ciddî bir boyutu var. Kılıçdaroğlu bugünkü baskın sırasında yaptığı konuşmada bunu da söyledi: “Bugün Türkiye’de, Suriye’den gelen milyonlarca insan varsa, bunların buraya gelişlerinde en büyük rolü oynayan da SADAT’tır” diye açıkladı. Kılıçdaroğlu zâten sürekli bu konuda bir şeyler söylüyor, iktidârı bayağı zorlayıcı birtakım çıkışlar yapıyor; ama burada tabii ki şampiyon Ümit Özdağ. Tamâmen bu konu üzerine giden, popülist bir dille dikkat çeken bir parti ve lider oldu. Diğer muhâlefet partilerinden Meral Akşener de son grup toplantısında bu konuda epeyce bir şey söyledi. Ama Kılıçdaroğlu çok daha net bir şekilde ve elini daha da yükselterek konuşuyor. Bugünkü baskının o boyutunun da olması özellikle önemli. Hem “seçim güvenliği” diyor, hem “sığınmacılar meselesi” diyor. Aslında ikisini de birbiriyle ilintilendiriyor. Bir de böyle bir boyut var.
Bir diğer ilginç husus da, Erdoğan’ın sığınmacılar konusunda yine pozisyon değiştirir gibi olması. Aslında çok net bir pozisyon değişikliği değil. Bir yandan, Suriye’de konut inşâ ederek, geri dönüşün sağlanacağını söylüyor; ama yine çok sıkı bir şekilde, “Kimseye bırakmayız, izin vermeyiz” gibi bir tavrı var. Herhalde seçim sürecinde, senin de söylediğin gibi, yargının muhâlif siyâsete müdâhaleleriyle beraber  –yoksa iktidârın aleyhine herhangi bir adım atmasını kimse beklemiyor– sığınmacılık meselesi de bayağı ciddî bir şekilde gündemde olacak gibi. 
Biliyorsun, Ümit Özdağ bir çıkış yaparak, Ahmet Davutoğlu’na soru sordu. Haziran 2015-Kasım 2015 arasının günümüzde sığınmacılar üzerinden tekrarlanma kaygısını dile getirdi — ki ben bu konuda bir yayın daha yapmıştım ve bunun pekâlâ ciddîye alınması gereken bir konu olduğunu söylemiştim. Ümit Özdağ söyledi diye değil, seçmenin istikrar arayışı yüzünden. İktidârın en büyük beklentisi, daha önce 2015 Haziran-Kasım seçimleri arasında olduğu gibi kaotik bir ortam. “Aman ne olur ne olmaz, devlete zeval gelmesin” yaklaşımıyla iktidârın oylarının sağlama alınması açısından, mülteci meselesi ve orada yaşanacak birtakım provokasyonların pekâlâ olabileceği gibi bir husus da ortada var. Bunlar çok tehlikeli şeyler. Ama Kılıçdaroğlu’nun bugünkü SADAT baskınında, bu tür spekülasyonların etkisi pekâlâ olabilir. Ne dersin?
Kemal Can: Kuvvetle muhtemel. Senin söylediğin gibi, Kılıçdaroğlu, göçmen meselesindeki tansiyonu ve oradaki ibreyi, asıl müsebbibi olan iktidâra ve iktidârın bu konudaki beceriksizliğine değil de, taammüden yaptıklarına doğru çevirmeye çalışıyor. Bu, yaz aylarından ve hattâ bu mesele gündeme geldiği andan îtibâren çok tartışıldı: İktidar bir basîretsizlik ve politika yetersizliği yüzünden mi bu göçmen sorununa böyle yaklaşıyor? Yoksa burada hakîkaten gizli bir ajandası ya da gayet gözümüzün önünde olduğu gibi, çok araçsal kullandığı bir mesele olarak mı bu konuyu ele alıyor ve aslında kendi çıkarına göre bir rota mı izliyor? Hattâ bunun, demin senin söylediğin gibi, “Bir öyle diyor, bir böyle diyor” gibi kavisleri de var. Daha önce de söylediğim için tekrar edeyim: Bunların politika değişikliği olmadığını, başından îtibâren zâten böyle bir araçsal yaklaşımı olduğunu düşünüyorum.
Kılıçdaroğlu SADAT çıkışıyla, aslında zaman zaman dile getirdiği bir şeyin altını daha kalın biçimde çiziyor: Bu mesele, taammüden yapılmış ve iktidârın hem içeride hem bölgede son derece manipülatif siyâsî riskler alarak, bilerek isteyerek yaptığı bir şey. Dolayısıyla bunu bu şekilde târif ederek gündeme yerleştirmeye çalışıyor. Yani SADAT’ın bu meseledeki rolünü çok net, biraz daha görünür hâle getirme gayreti de var. Ama senin söylediğin gibi, göçmen meselesi muhtemel gerilim üretme zeminlerinden biri olarak hazırlanıyor. Burada çeşitli tarafların bu konuda gayreti olduğunu görüyoruz. Bu konuda iktidârın da siyâseten çok gerekmediği halde kışkırtıcı adımlar attığını görüyoruz. Ben bunu hep soruyorum ve hiçbir zaman tatmin edici bir cevap alamadım: “Ensar” demagojisini bir kenara bırakalım; Erdoğan ya da iktidar sözcüleri, “Mülteciler asla gitmeyecekler” çıkışlarını yerli yersiz yapma ihtiyâcını neden duyuyor? Kendi tabanı ve seçmeni açısından bunun nasıl bir karşılığı var? Göçmenleri ve mültecileri sâkinleştirmek için söylüyorsa, bunu kamuoyuna açıklayarak yapmasının gereği yok. Bunu Avrupa’ya bir mesaj olarak iletmek istiyorsa, zâten gerilimi böyle kullanıyor. Ama “Ensar” iddiasının AKP seçmeninde de bir karşılığı olmadığını, hattâ reaksiyonun artık yavaş yavaş o seçmende de belirgin hâle gelmeye başladığını biliyoruz. Niye durmadan bunu kaşıyor? Niye durmadan “Göndermeyeceğiz” deme ihtiyâcı duyuyor? Erdoğan, durmadan “Göndermeyeceğiz dediği zaman iç politikada ne işine yarıyor? Bunun cevâbı yok. 
Ama bu, şu işe yarıyor: Muhâlefetle arasındaki açıyı ve muhâlefetin kendi içindeki açıyı tetikleyen bir içeriği var. Böyle bir sonuç yaratıyor ve bu olayı, bir gerilim odağı ve bir temel siyâsî çatışma hattı olarak canlı tutmaya yarıyor. Bu, iktidâra yakın birtakım insanların spekülatif çıkışları ve manipülasyonları için de geçerli. Hattâ Süleyman Soylu’nun, meseleyi iyice kişiselleştirerek Ümit Özdağ’la bir şahsî gerilime taşımasında da bunun izlerini görüyoruz. Şimdi iş bu hâliyle biraz daha gündemde kalacak. Yani sorunun kendi büyüklüğünden ve etkisinden ayrı olarak, güncel siyâsetteki bu tür açıklamalar, çıkışlar ve hamlelerin de konusu olacak. Bunu anlıyoruz. Bu konunun dışında kalamayacak bütün aktörlerin de nispeten daha net pozisyonlara zorlandıklarını görüyoruz. 
Bence Kılıçdaroğlu SADAT işinde, kendisi için rahatlatıcı olacak ama iktidar için sorunu büyüten bir perspektif açma gayreti de gösterdi. Ümit Özdağ’ın iddia ettiği gibi, önümüzdeki günlerde göçmen meselesi üzerinden bir kaos ortamı üretilmeye kalkılmasına ilişkin de bir mesaj var. Bunu vesîle ederek, tıpkı 2015’te olduğu gibi başka bir gerilim, terörize atmosfer üretilmesinde bu tür gayrinizamî unsurların kullanılması açısından da bir karşılığı var. Bence Kılıçdaroğlu’nun açıklamasında birden çok mesaj var. 
Ruşen Çakır: İlginç bir şey îtiraf edeyim: Kılıçdaroğlu’nun seçim güvenliği derken kastettiğini, daha çok, seçim günü ve seçim gecesi olarak okudum. Ama şimdi konuştukça ve seni dinledikçe, esas olarak süreci kastettiğini anladım. 
Kemal Can: İkisi de.
Ruşen Çakır: Yani güvenlikten kastı, seçim günü ve seçim gecesini de kapsıyor ama, sandıklara sâhip çıkmanın öncesinde, seçimin güvenli olmayan, kaotik olmayan bir ortamda yapılmasını kastediyor ve bu anlamda SADAT’ı kendine hedef alıyor. Çok sıcak bir olay olduğu için, insan üzerinde düşündükçe, konuştukça daha bir berraklaşıyor. Evet, bir süreci kastediyor ve bu anlamda Ümit Özdağ’ın söylediği olaya bir paralelliği var. “Bunlar bir organizasyon yapıp sandıklara bir şey yapabilirler” meselesinin ötesinde, insanların güvenlikli ve rahat bir şekilde oy kullanabilecekleri bir seçim sürecinin sabote edilmesi ihtimâli üzerine konuşuyor. 
Kemal Can: Özellikle muhâlefette bâzı çevrelerde, seçime dönük riski sâdece seçimlerin ertelenmesi, iptal edilmesinden ibâret görme yaklaşımı var. Yani sanki iktidar, bir kaos ortamı yaratacak ve seçimi yaptırmamayı bir araç olarak kullanacak. Ama bu tek enstrüman değil. Seçimin hangi atmosferde yapılacağının nasıl netîceler verdiğini 2015’te gördük. İktidar bâzen de tam tersine, kaos ortamını, seçimi kendi lehine çevirmek için kullanıyor. Dolayısıyla, sâdece seçimi iptal ettirme ve hemen seçimin öncesinde bir karışıklık yaratma iddiası gerçek olabilir, ama bundan ibâret değil. Süreci aşamalı olarak terörize ederek yapacak — ki yargı kararlarıyla bunu peş peşe yapmaya başladığını görüyoruz. Devam edeceğini de aşağı yukarı herkes kabul etmiş durumda. Bunun yanı sıra, Kılıçdaroğlu başka gerilim unsurlarını da devreye sokma ihtimâlini, ya işâret ediyor ya da bu konudaki öngörüsüne erken bir hamleyle müdâhil olmaya çalışıyor. Senin de söylediğin gibi çok tâze bir olay ve büyük bilgilerle ve arka plan kulisleriyle değil, süreci biraz okuyarak yorumlamaya çalışıyoruz. Tabii ki önümüzdeki günler bunlardan hangisinin daha belirleyici olduğunu bize daha net gösterecek. 
Ruşen Çakır: Şimdi Kaftancıoğlu olayına geçelim: Cezâ verildi. Bunun hukukla alâkası yok. Ömer Çelik, “Bırakalım hukukçular tartışsın” demiş. Hukukçular tartışınca ne olacak ki? Ortada hukuk falan yok, bu tamamen siyâsî bir konu. Başta da söylediğim gibi, teknik olarak neyin ne olduğu, hapse girme ihtimâlinin olup olmadığı, siyâset yasağı derken ne kastedildiği, Anayasa Mahkemesi’nin devreye girip girmeyeceği, bir süreç olarak sürecek. Zâten CHP de mesajı böyle aldı ve olaya beklenmedik, hızlı ve sert bir şekilde müdâhil oldu. Canan Kaftancıoğlu’nun yaptığı açıklamalar zâten şaşırtmadı. Başından beri var olan pozisyonunu koruyor. 
Muhâlefet partilerinin neredeyse hepsi, ya da en azından altılı masadaki herkes bu konuda çok net duruş sergilediler. Ümit Özdağ’ın yaptığı, “Bu suçtur, ama başkaları da suç işledi, bunları niye yapmıyorsunuz?” gibi açıklamalar, tam anlamıyla başka bir şey. Bence aslında iktidârın yanında durmak anlamına geliyor. AKP Grup Başkanvekili Bülent Turan’ın açıklaması çok acayip: “Tabii ki siyâsette yenmeyi isteriz ama…” deyip yargının vesâyetini olumladı. Burada şöyle bir husus var: AKP daha önce, yargı, asker ve medya vesâyetiyle demokrasi adına mücâdele ettiğini iddia ediyordu. Şimdi yine bir vesâyet var, ama arada şöyle büyük bir fark var: Daha öncekilerde, AKP’nin ve Fethullahçıların birlikte yaptıkları, iktidar paylaşımıyla ilgili bir şeydi. Yani, “Biz seçildik, ülkeyi yönetmemize vesâyetçi kurumlar izin vermiyor” yaklaşımı vardı. Ama şimdi “Seçildik, vesâyetçi kurumlar ülkeyi yönetmemize tabii ki izin veriyor, çünkü biz onları yönetiyoruz” diyerek, muhâlefetin üzerine, siyâsetin üzerine, çoğulcu demokrasinin üzerine bir vesâyet kullanıyor. Yani vesâyet iktidarın lehine olduğu zaman, iktidar eliyle kullanıldığı zaman âlâ. 
Aklıma şu geldi: Fethullahçılar zamanında, “Onu alıyorlar, bunu alıyorlar” diye söylediğin zaman, “E yani, suçsuzlarsa mahkemede çıkarlar. Bağımsız yargı…” diyorlardı. Halbuki onlar da çok iyi biliyorlardı ki, bağımsız yargı diye bir şey yok. Şimdi de, “Biz bir şey yapmıyoruz, yargı yapıyor” pozunda gitmeye çalışıyorlar; ama tam anlamıyla bir vesâyet aracı olarak bunu kullanıyor. Başta da söylediğimiz gibi, belli ki seçime kadar bu bayağı bir sürecek. Ben buna, “Bükemediği bileği yargı eliyle kırmaya çalışıyor” diyorum. Şu anda Canan Kaftancıoğlu gündemde. Ekrem İmamoğlu’na bir şey olur mu? Başkalarına olur mu? HDP’ye ne olacak? HDP’nin kapatılma dâvâsı zâten var. Yeni birtakım düzenlemeler, medyada RTÜK eliyle yapılan şeyler… En son yapılan RTÜK cezâları trajik bir olay. İktidar sonuna kadar elinden gelen her şeyi kullanıyor.
Özer Sencar’ın twitter hesâbında gördüm: “Bunun adı mıntıka temizliğidir. Nereye kadar gidecek göreceğiz. Risk faktörleri sahneden çekiliyor” diye paylaştı sosyal medyada.İktidar ve Erdoğan bir mıntıka temizliği yapıyor ve bunu yaparken de tamâmen antidemokratik yollarla, hukuku araçsallaştırarak kullanıyor. Muhâlefet burada buna karşı bir direnç göstermeye çalışıyor, ama nereye kadar nasıl yapar belirsiz. 
Kemal Can: “Mıntıka temizliği” hikâyesinde şöyle bir şey var: Evet, iktidar önünü temizliyor. Seçim yasasıyla başladı, şimdi seçim kurullarını tanzim ederek devam edecek. Sosyal medyayı ve genel olarak medya yasaklarını artık kurumsallaştırıyor. Daha önce AKP’nin basın sözcülerinin genel yayın yönetmenlerini arayarak yaptığı işlemi, RTÜK’te doğrudan resmî olarak yapıyor. Dolayısıyla artık bu, saklanan ve gizlenen bir faaliyet hâlinde değil, açık bir faaliyet hâlinde. Sosyal medya düzenlemesi de böyle. O anlamda bir yol temizliği var. Ama özellikle Erdoğan, yargı eliyle bir şey daha yapıyor: Geriye doğru bir temizlik yapıyor. Neyi kastediyorum? Kendi geçmişinde, ona yenilgi yaşatmış herkesi ve her olayı cezâlandırarak arkasını da temizliyor. 
Ruşen Çakır: Aslında intikam alıyor.
Kemal Can: Ama bu intikamın o yol temizliğiyle bir alâkası var. O intikamı şunun için alıyor: “Benim önümde durmuş kimseyi hiçbir aşamada bırakmam. Kazandığıyla bir pozisyon edinmiş, bir güç sağlamış olarak bırakmam. Mutlaka bunun hesâbını göreceğim ve bunun tekrar etmemesi için ne gelirse yapacağım” düşüncesini aslında geriye doğru işleterek yapıyor. On yıl önceki Gezi Dâvâsı’nın defâlarca açılıp sonunda akıl almaz mahkûmiyetlerle sonuçlanması… Geriye doğru gittiğimizde, Selahattin Demirtaş’ın içeride tutulmasının nedeninin, “Seni başkan yaptırmayacağız” sözü olduğunu herkes biliyor. Gezi’nin nasıl bir problem yarattığını herkes biliyor. 2015’in, 2019’un, yaşanan yenilgilerin müsebbiplerini tek tek özel olarak cezâlandırarak, bugün onu erimeye götüren kendi târihini de yenilgilerden temizlemeye çalışıyor. Bir yandan intikam alarak bunu yaratanları cezâlandırıyor, bir yandan da kendi geçmişindeki yenilgileri temizliyor. Onların siyâsî yenilgi olarak etiketlenmesi yerine, onları kriminalize ederek ya da devre dışına çıkararak, başka bir târih yazmaya çalışıyor. 
Bu ve benzeri olaylar, büyük bir ihtimalle hem ileriye dönük hem geriye dönük olarak önümüze gelecek. Bunları daha yoğun yaşayacağız. Buna neredeyse kimsenin şüphesi yok. Zâten iktidârın bunu saklamak gibi bir ihtiyâcı da yok. Tam tersine, bunu yapacağını ilân ediyor, gösteriyor, daha fazlasının olacağını haber veriyor. Burada yaratmaya çalıştığı şey şu: Biraz önce tartıştığımız gibi, kaos ortamı ve provokasyonlar da içerebilecek bir olağanüstü döneme doğru giriyoruz. Zâten şimdiye kadar olanlar, hiç olağan süreç olarak yaşanmadı. Ama olağanüstülüğü, kendi yönettiği, kendi dışındaki herkes için riskli bir şey hâline getirmeye çalışıyor. “Olağanüstü şartlar altındayız, dolayısıyla ona göre davranmalıyız” fikrini herkese yerleştirmek istiyor. Bu, aynı zamanda umutsuzluğu, hareketsizliği zorlayan bir şey.
Şimdi bunun karşısında, Kılıçdaroğlu, hem Gezi Dâvâsı sonrasında, hem “Kavgaya giriyorum” derken, hem Kaftancıoğlu olayı sonrasında aldığı tutumla –hattâ buna Demirtaş’ın bir iki gün önce gönderdiği mektupta söylediklerini de ekleyebiliriz–, bu olağanüstülük hâlini muhâlefetin gücüne çevirmeye çalışıyor. Madem Türkiye olağanüstü koşullarda, olağanüstü bir zorluğun içerisinde, bu olağanüstülüğe karşı bütün muhâlefet aktörlerinin, demokrasi güçlerinin ve toplumun bütününün, kendi olağanüstü birliktelikleri ve reaksiyonuyla buna karşı çıkmaları gerekiyor. 
Ruşen Çakır: Burada bir not düşmek istiyorum: Bugün eşi Hande Altınay, Silivri’ye Hakan Altınay’la görüşe gitti. Oradan kısa bir mesajı paylaştı. Hakan adına bir Twitter hesabı açıldı, biliyorsun. Hakan diyor ki, “Biz iyiyiz, merak etmeyin. Bu dönemde birbirimize olan güveni çürütecek her hareketin vebali ağır olacaktır.” Yani sürekli gelen mesajlar, Selahattin Demirtaş’ın hem yazısında hem son mektubunda da söylediği, muhâlefet partilerinin bir şekilde söyler gibi olduğu, farklılıkları bir sorun değil, bir zenginlik öğesi olarak kullanıp demokrasi savunuculuğu üzerinden bir şeyler yapabilmek konusu var.
Biliyorsun, CHP 21 Mayıs’ta yapacağı Bursa mitingini İstanbul Maltepe’ye alıyormuş. Şimdiden tartışılmaya başlandı. Bakalım bu sâdece bir CHP mitingi mi olacak, yoksa diğer muhâlefet partilerinin de bir şekilde icâbet edeceği genel bir hareket mi olacak? Tabii bu arada, biliyorsun valiler –Eskişehir’de, Adana’da olduğu gibi– sürekli birtakım engeller çıkartıyor; bu mitinge de engel çıkartabilirler. Artık her şey beklenir. 
Kemal Can: Hatırla, tıpkı Canan Kaftancıoğlu karârı gibi, Enis Berberoğlu karârı sonrasında Adâlet Yürüyüşü başlamıştı. Kılıçdaroğlu, yine o zaman da hızlı bir reaksiyon verip, bu yürüyüşe başlama kararını açıklamıştı. O, önemli bir ivme yaratmıştı. Şimdi de benzer bir çıkış yapabileceğinin işâretini veriyor. Devâmının nasıl geleceğini göreceğiz. Ama meselâ, Kılıçdaroğlu’nun Adâlet Yürüyüşü bugün olsa, bu iktidar yaptırır mı? O yürüyüş, Ankara’dan İstanbul’a kadar günlerce süren bir yürüyüştü. Yani geçen sürede nelerin değiştiğini anlamak açısından söylüyorum: Şu konjonktürde iktidar bunu yaptırır mı? Hattâ daha sonra Erdoğan, “Biz izin verdik de yürüdünüz” gibi lâflar da etmişti, hatırlarsan. 
Ruşen Çakır: Ben de onun için Maltepe Mitingi’ne bir şerh düştüm. 
Kemal Can: Ama şu önemli: Aslında önemli bir kalabalık hâline gelmiş olan muhâlefetin, bir arada durmasını olağanüstü bir başarı olarak sunmaktan vazgeçip, bu birlikteliğin ürettiği olağanüstü güce çevirmesi lâzım. Bu da birliktelik ve kararlılıkla olur. Bunu hatırlıyorsan Gezi Dâvâsı sonrasındaki kararda da konuşmuştuk. Tek tek açıklama yapmaları değil, birlikte bir şey söylemeleri gerekiyor. Birlikte bir şey söylemek, birlikte bir şeyi değiştirme iddiasının parçası olmak zorunda. Dolayısıyla bu iktidârın yarattığı olağanüstü hâli kırmanın ve onun, muhâlefetin bir duvarı olmaktan çıkmasının yolu, karşısında bir olağanüstü direnç, kararlılık ve birliktelikten doğan güç üretmesiyle mümkün. Bu mümkün olduğunda, pek çok şey farklı akabilir. Dolayısıyla bu konuda tarafların alacağı pozisyonlar, hesapları başka türlü bir hâle de dönüştürebilir. Onu önümüzdeki günlerde daha net göreceğiz. 
Ruşen Çakır: 1977 seçimleri öncesi miydi? Bülent Ecevit, Taksim Meydanı’nda miting yapacaktı, Başbakan Süleyman Demirel, “İstihbârat aldık, orada provokasyon olacak, miting yapma” dedi. Ecevit gitti, yaptı. Ama insanlar açıkçası gidip gitmeme konusunda biraz ürkmüştü. Ama Ecevit yapmıştı. Şimdi tabii o günkü Türkiye’yle bugünkü Türkiye çok farklı. Ama böyle şeyleri güvenlik gerekçesiyle engellemek isteyebilirler. Muhâlefet de, adı üstünde muhâlefet; devletin kendisine dayattığı her şeyi kabul etmek zorunda olan bir yapı değil. Bakalım ne olacak? İşin iyice sertleşeceği, olağanüstü hâlin daha da tırmanacağı ve seçimin çok gergin bir şekilde yapılacağının işâreti çok. Baştaki “SADAT baskını”nı bu perspektifte okumak isâbetli olur.
Kemal Can: Eninde sonunda, yine muhâlefete bir şey söylemek zorunda kalacağım… Kılıçdaroğlu böyle çıkış yapmadı, Kaftancıoğlu’nun açıklaması da böyle değildi, ama meselâ dün akşam bazı televizyonlarda, bazı CHP milletvekillerinin, “Ekonomi konuşulmasın diye gündem değiştiriliyor” lâfını Canan Kaftancıoğlu kararıyla ilgili söylediklerine tanık oldum. Yahu, İl Başkanınız siyâseten yasaklanıyor, hâlâ, “Ekonomi konuşmayalım diye gündem değiştiriliyor” diye anlatıyorsunuz. 
Sen bana sürekli “konsolidasyon” dedirtmeye çalışıyorsun ama, bugün sosyal medyada çok sayıda örneğini gördüm: Artık her şeyle alay ederek, “Sabah sakalımı tıraş ettim, acaba konsolidasyona neden olur muyum?” cümlelerini okudum. Senin Ali Deniz’in tweet’ini de gördüm, yine aynı şekilde konsolidasyonla mavra geçiyordu. Konsolidasyon meselesi artık sâdece benim meselem olmaktan çıktı. Ecevit örneğini de verdin, ama hâlâ “Bir şey yaparsak iktidar seçmeni konsolide olur, hareket etmeyin” düşüncesi var. Bunun yollarını bulmak lâzım.
Ruşen Çakır: Bazı şeylerin bunu yapmış olduğu bir gerçek. O beceriksizlikle yapılmış olan birtakım şeyler var. Ama bundan hareketle ne yaparsak yapalım karşı taraf konsolide oluyor diye, hiçbir şey yapmamak gibi bir şey olamaz. Ama biliyorsun, insanlar bir yerden bir şey söylüyorlar.
Ben bunun değişik bir versiyonunu da gördüm: İktidar yanlısı olup Canan Kaftancıoğlu olayının bu kadar konuşulmasının çok da gereksiz olduğunu, Türkiye’nin daha önemli sorunları olduğunu söyleyenler bile çıkıyor. Çünkü Kaftancıoğlu konusuna gösterilen tepki, gerçekten iktidârı rahatsız ettiği için, bu sefer iktidar yanlıları, “Ya, bırakın bu olayı, çok da sâhiplenmeyin. Ekonomi konuşun” demeye başlıyorlar. Böyle garip bir durum da olabiliyor. Evet, koyalım mı noktayı? 
Kemal Can: Koyalım noktayı. Hattâ bugün biraz uzun bile yaptık.
Ruşen Çakır: Son bir şey söyle bari, biraz vaktimiz var. Kaftancıoğlu için ne dersin? 
Kemal Can: Kaftancıoğlu zâten aslında bu cezâlandırmaya neden olan pozisyonunu cezânın sonrasında da net biçimde gösterdi. Çünkü Canan Kaftancıoğlu, iktidâra bir yenilgi yaşatılmasının önemli mîmarlarından biri olmanın ötesinde, takındığı tutum, kararlılık, üstelik üstüne gelinebilecek konularda iktidarın manipülasyonlarına aldırmayan sağlam tutumu ve en önemlisi kadın olmasıyla, bence iktidar açısından çok sarsıcı bir figürdü. Dolayısıyla demin söylediğim gibi, kendisine yenilgi yaşatmış, ama o yenilginin hakîkaten can acıtıcı olduğu aktörlere saldırmayı özellikle seçiyorlar. Gezi öyle bir şey. Canan Kaftancıoğlu öyle biri. Selahattin Demirtaş öyle biri. Bunların hepsi, iktidâra sadece bir başarısızlık ve bir yenilgi yaşatmış değil, aynı zamanda, bunu tekrar yaşatabilecek potansiyeli gösteren örnekler. Bu çok önemli bir şey. Canan Kaftancıoğlu, kadın hareketinin bütününün temsil ettiği şeyin, bir siyâsetçide kristalize olmuş hâli gibi algılanıyor. Zâten ben bu karar sonrasındaki tepkilerde de, hem fizikî hem sosyal medyadaki hareketlilikte de kadın dayanışmasının yine çok kuvvetli işâretlerini gördüm. Onun kadın kimliğinin yüksek bir etkisi olduğunu gördüm.
Ruşen Çakır: Yayını kapatırken, Gazete Duvar’da Umur Talu’nun bugünkü yazısını da özellikle çok beğendiğimi izleyicilere söyleyeyim. Canan Kaftancıoğlu olayını, Ümit Kaftancıoğlu ve Erdoğan’ın hayâtını da karşılaştırarak, 62 yıllık bir dönemi özetlemiş ve çok güzel bir yazı yazmış. Onu da söylemiş olalım. 
Evet, “Haftaya Bakış”a noktayı koyuyoruz. Haftaya tekrar buluşmak üzere, iyi günler.

Share on facebook
Share on twitter
Share on pocket
Share on email
Share on print

Medyascope'a destek olun.

Sizleri iyi ve özgür gazeteciliğe destek olmaya çağırıyoruz.

Medyascope sizlerin sayesinde bağımsızlığını koruyor, sizlerin desteğiyle 50’den fazla çalışanı ile, Türkiye ve dünyada olup bitenleri sizlere aktarabiliyor. 

Bilgiye erişim ücretsiz olmalı. Bilgiye erişim eşit olmalı. Haberlerimiz herkese ulaşmalı. Bu yüzden bugün, Medyascope’a destek olmak için doğru zaman. İster az ister çok, her katkınız bizim için çok değerli. Bize destek olun, sizinle güçlenelim.

Medyascope internet sitesinde çerezlerden faydalanılmaktadır.

Sitemizi kullanarak, çerezleri kullanmamızı kabul edersiniz. Ayrıntılı bilgi için Gizlilik Politikası ve Çerez Politikası'nı inceleyebilirsiniz.

  • Medyascope
  • Medyascope Plus