Kemal Can yazdı: Kışkırtma var, peki kışkıran var mı?

Alenen millete küfür edilmesi ve küfrün “hain, nankör” gibi “sitemli” isnatlardan çıkıp bildiğin “analı, bacılı” bir seviyeye varması, haftanın en önemli başlığıydı. Siyasetçilerin halka inmesi denilen şey bu olmamalı herhalde. Siyasi temsilcileri üzerinden dolaylı hakaretlerden vazgeçip, aracısız biçimde halka sövülmesi, “tabana” inmek sayılabilir. Bunu tereddüt yaratmayacak kadar “anlaşılır” ve açık saçık biçimde söylemek de dolaysız iletişimin özel bir örneği kabul edilmeli herhalde. Bunun ilk defa karşılaşılmış bir durum olmadığı, hafta boyunca yapılan tartışmalarda pek çok örnekle hatırlatıldı. “Ananı da al git” veya yere düşene tekme, tekrar konuşuldu. Kabalığın dobralık, kötülüğün cesaret sayıldığı bir tarzın nasıl normalleştirildiği anlatıldı. Siyasi rakiplerine isimler takarak, onlara destek veren veya yakın duran herkesi tercihleri yüzünden aşağılamak artık sıradan hadiseler. Açıktan tehditlerin haber değeri kalmadı. En tepeden gelen örneklerle, bir kişilik vasfıymış gibi meşrulaştırılan bu yöntem, en aşağı seviyeye kadar uzanan “ikili hukukun” gerekçesi yapılıyor. Özel güvenlik görevlisi veya bekçi, “Bizim gazetecimiz değilsin” ya da “Senin gibi öğrenci mi olur?” diyebiliyor. Yüz binlerce insan Cumhurbaşkanı’na veya devlet yetkililerine hakaretten yargılanırken, devlet başkanı hakaretlerini milyonluk kitlelere toptan iletiyor ve bir şey olmuyor.

“Öfke bir hitabet sanatıdır” diye açıklanan yaklaşım, hakareti de bir iletişim enstrümanı olarak çok uzun zamandır kullanıyor. Fakat bu iletişim yöntemi, sadece siyasetin ahlaki seviye göstergesi olarak kullanılmıyor, siyasi gerilimin doz ayarı da hakaret sözleriyle yapılıyor. Bazen bir camide mikrofonu alıp “dil kopartmak” tehdidi savruluyor, bazen Meclis kürsüsünden açık açık küfür ediliyor, bazen de kalabalıklar suç ortağı yapılıp insanlar yuhalatılıyor. Bu çıkışların büyük çoğunluğu, anlık öfkelerin, kontrolsüz ifadelerin veya iletişim kazalarının mahsulü değil. Son olayda da görüldüğü üzere önceden hazırlanmış konuşma metnine yerleştirilmiş, “özenle” seçilmiş ifadeler. Bu sözlerde, resmi ve gayri-resmi görevlilere hedef ve istikamet gösteren bir taraf da var. Bazen bir siyasi lidere sistematik saldırının işaret fişeği olduğu gibi, (Kılıçdaroğlu’nu linç girişiminde görüldüğü üzere) yapılmış olanların nasıl muamele görmesi gerektiğinin haritası da buradan çıkıyor. Gerilimin seviye ayarı veya atağın yönü ve şiddeti sözlerle çiziliyor. Elbette, zaman zaman çaresizlikten, bazen ayarsızlıktan, kontrolsüz ifadelerin gündeme geldiği de oluyordur ama hesaplı, planlı olanlar daha belirleyici. Yani sözler, söyleyenin seviyesinden çok arzu ettiği seviyeye dair.

“Sürtük” hadisesi, hem süreklilik arz eden bir durum olarak tartışıldı hem de yeni bir aşamayı gösteriyor olabileceği ileri sürüldü. Hatta her gelişmeyle tekrar eden “erken seçim” söylentileriyle bağı bile kuruldu. Merak uyandıran tarafı, edep düzeyinden çok yaratmaya çalıştığı gerilim seviyesine ilişkindi. Standart değerlendirmeler de yine tedavüle girdi. İktidarın ölçüsü kaçmış her hamlesi, mahkeme kararları, soruşturma haberleri veya yasak uygulamaları gibi her adımdan sonra, “provokasyon” tespitleri mecburiyete dönüştü. Aynı değerlendirme cümleleri acilen (kes-yapıştır) devreye giriyor: “Kışkırtmak istiyorlar, ortamı germek istiyorlar hatta milleti galeyana getirmeye çalışıyorlar”. Bu ezbere olan inanç o kadar yüksek ki, bu değerlendirmelere katılmamak ya ahmaklık ya da açıkça oyuna getirilmeye iştirak olarak yorumlanabiliyor. (“Gündem değiştirme” meselesine ise hiç girmek istemiyorum) Evet, kutuplaştırma, iktidarın en önemli ve belki de elinde kalan tek etkili silah. Ancak bu silah her çekildiğinde yere yatmayı önermek de etkinliğini devam ettiren en önemli unsur. Türkiye’deki ve genel olarak otoriter iktidarlar, baskılarına mesnet aradıklarında, rakiplerini keskinleştirerek tehlike/istikrarsızlık kaynağı olarak göstermeyi denerler. Fakat güç ve ölçüsüzlük gösterilerinin önemli bir kısmı da, karşısındakilerin zayıflığını göstermeye dönüktür.

Bu konularda daha önce de defalarca yazdım ve konuştum. O nedenle “iktidarın kışkırtmaları ne işe yarar” bahsine fazla girmeyeceğim. Ama galeyana getirilmek istenen halk meselesine biraz değinmek istiyorum. İddiaya göre, iktidar çeşitli vesilelerle halkı (muhalefeti) kışkırtıyor. Sıkıştırarak, baskılayarak hatta hakaret ederek tepki vermeye zorluyor, sokağa çekmek istiyor, kaos yaratmaya çalışıyor. Böyle yaparak hem kendi tabanını konsolide edebilecek hem de yeni baskı uygulamaları için gerekçe bulacak. Bu iddianın iki sorunlu tarafı var: Birincisi iktidarın kendine yönelecek güçlü bir tepkiyi çok arzuladığı, ikincisi ise eğer dikkat edilmezse tahrik olup sokaklara dökülecek tehlikeli bir potansiyel olduğu. Birincisi hakkında söylenecek çok şey var ama sadece Erdoğan’ın senelerdir bitiremediği Gezi yarasına bakınca bile, bunun tekrar olmasını çok istediğine inanmanın kolay olmadığını söylemek mümkün. Bu toprakların pek de alışık olmadığı türden bir itiraz olduğu için bu kadar rahatsız ediciydi belki de. Çünkü bu ülkedeki kışkırtmaların büyük bölümü, hayli zayıf hedeflere yönelmeye yatkındı. İddianın ikinci tarafı hakkında da fazla kanıt ileri sürülemiyor. Evde zor tutulan, “sakin olun” denmese sokağa fırlayacak bir potansiyel olduğunu nereden çıkartabiliriz? Yasaklar, hayat tarzı zorlamaları, demokrasi ve hukuk ihlalleri gibi “soyut” konularda, hakaretler eşliğinde yapılan kışkırtmaları bir kenara bırakalım, milletin asıl derdi, gündemi olan ekonominin böylesi kuvvetli bir itirazı tetiklediğini görüyor muyuz?

“Millet bıktı, artık dayanacak gücü kalmadı.” Sokak röportajlarında veya lider ziyaretlerinde sık duyduğumuz bu cümle, hiç yanlış değil. Bütün sayısal göstergeler, zaten böyle olması gerektiğini söylüyor. Hatta bütün anketler memnuniyetsizliğin parti tercihlerini aşan bir yaygınlık, derinlik kazandığını ölçüyor. Böyle bir tablonun çok güçlü bir öfke biriktirmesi ve tepki potansiyeli üretmesi gerekiyor. Üstelik mesele kötü ekonomik koşullardan dolayı yaşanan zorluklardan ibaret de değil. Sorunların yok sayılması, alaya alınması hatta “şükürsüzlük” gibi suçlamalara dönüştürülmesi gibi kışkırtıcı müdahaleler hiç eksik edilmiyor. Meselenin basit bir beceriksizlik, iş bilmezlik veya inattan ibaret olmadığı, açıkça birilerinin ekmeklerinin çalınarak başkalarına verildiği, çok kısa bir aralıkta büyük bir servet transferinin yapıldığı giderek daha net anlaşılıyor. Açıklanan enflasyon rakamlarından, ekonomi adına konuşanların söylediklerine kadar sabah akşam küfür yemekten daha aşağılayıcı muamele fütursuzca yürürlükte. Hadi diğer başlıklarda -ekonomi konuşulmasın diye- kutuplaştırmayı tetikleyecek, kimlik çatışmasını körükleyecek tuzaklar kuruluyor diyelim, peki ekonomi gibi iktidarın son derece kırılgan olduğu alanda neden böylesi kışkırtmalar yaşanıyor? Yoksa seyrettiğimiz şey, elindeki kuru sıkı tabancayı ikide bir çekip küfürler, tehditler savurarak devam ettirilen bir kuru gürültü mü? Belki, “kral çıplak” yanında “silahı da boş” demek gerekebilir.

Medyascope'a destek olun.

Sizleri iyi ve özgür gazeteciliğe destek olmaya çağırıyoruz.

Medyascope sizlerin sayesinde bağımsızlığını koruyor, sizlerin desteğiyle 50’den fazla çalışanı ile, Türkiye ve dünyada olup bitenleri sizlere aktarabiliyor. 

Bilgiye erişim ücretsiz olmalı. Bilgiye erişim eşit olmalı. Haberlerimiz herkese ulaşmalı. Bu yüzden bugün, Medyascope’a destek olmak için doğru zaman. İster az ister çok, her katkınız bizim için çok değerli. Bize destek olun, sizinle güçlenelim.

Medyascope internet sitesinde çerezlerden faydalanılmaktadır.

Sitemizi kullanarak, çerezleri kullanmamızı kabul edersiniz. Ayrıntılı bilgi için Gizlilik Politikası ve Çerez Politikası'nı inceleyebilirsiniz.

  • Medyascope
  • Medyascope Plus