“Depremin 13. günündeyiz, 40 bine yaklaşan kaybımız var. Enkaz kaldırma çalışmalarıyla birlikte cenazelerin sayılarının artma ihtimali önümüzde. 11 ili kapsayan büyük depremden sonra toparlanmak epey zaman alacak ve siyasetin de birinci konusu bu olacak. Hatta ‘Deprem siyasetin konusu değil’ diyenler siyaseten veremeyecekleri hesaplar olduğu için böyle söylediler.”
“Bugün Altılı Masa nihayet depremin 13. gününde, Saadet Partisi Genel Merkezi’nde ‘deprem’ konulu bir buluşma gerçekleştiriyor. Normal şartlarda Altılı Masa 13 Şubat’ta toplanacaktı ve ana gündem maddesi de ortak aday olacaktı. Kemal Kılıçdaroğlu’nun adı geçiyordu fakat depremle beraber bütün gündem değişti. Masadaki tüm partiler depremle birlikte ayrı ayrı deprem bölgesine gitti. Nihayet bugün deprem konusunda birlikte vizyon geliştirmeye çalışacaklar.”
CHP ve İYİ Parti deprem konusunda neden iki farklı çizgide durdu? Neden Akşener, deprem konusunda radikal bir tavır almadı? Erdoğan, muhalefet liderlerini de kapsayan “birlikte mücadele” çağrısı yapmadı? Altılı Masa’nın deprem toplantısından nasıl sonuçlar çıkacak?
Ruşen Çakır, depremin hemen sonrasında CHP ve İYİ Parti’nin aldığı aksiyonu yorumluyor.
Yayına hazırlayan: Gülden Özdemir
Merhaba, iyi günler, iyi hafta sonları. Depremin 13. günündeyiz. 40 bine yaklaşan kaybımız var. Umarım daha fazla artmaz. Bir yandan da enkaz kaldırma var. Artık insanlarımızın hayatta kalma şansları iyice yok oldu maalesef ve enkazlarla birlikte cenâzelerin de sayısının artma ihtimâli önümüzde. 10 ildi, Elâzığ da eklendi, sonuçta 11 il söz konusu. Buralarda hayat yeniden nasıl toparlanacak? Bütün bunların hepsi çok uzun zaman alacak şeyler ve tabiî ki siyâsetin birinci derecede konusu olan şeyler. İşte tam da şu saatlerde bugün Altılı Masa –ya da yeni adıyla Millet İttifâkı– nihâyet 13. günde, Saadet Partisi Genel Merkezi’nde deprem gündemli bir buluşma gerçekleştiriyor. Normal şartlarda Altılı Masa 12. buluşmayı pazartesi günü yapacaktı ve büyük ihtimalle de ana gündem maddesi ortak aday olacaktı. Kemal Kılıçdaroğlu’nun adı geçiyordu, bunları konuşacaklardı. Fakat depremle berâber, bütün bu gündemler değişti ve tüm Türkiye’yle berâber muhâlefet de bu depremin şokuyla tam olarak önünü göremedi — öyle diyelim. Masa’daki 6 parti ayrı ayrı deprem konusunda özellikle sâhaya giderek –ki Kılıçdaroğlu ilk andan îtibâren gitti, Meral Akşener birkaç gün sonra gitti; ama hepsi bir şekilde gittiler, hattâ ikinci tur olarak dolaşanlar da oldu–, şimdi nihâyet birlikte bir şeyleri saptayacaklar. Deprem konusunda ortak bir vizyon geliştirmeye çalışacaklar. Bakalım ne olacak? Buradan iddialı bir çıkış gelebilir mi? Nasıl bir çıkış gelebilir? Onu birkaç saat sonra herhalde göreceğiz. Umarım bu sefer yine yazılı bir açıklamayla yetinmezler. En azından kameraların karşısına hep birlikte 6 lider birlikte çıkar ve depremle ilgili ortak bir fotoğraf vererek mesajlar verirler. Daha önce bütün bu Altılı Masa toplantılarının ardından bu yönünü çok eleştirdim, izleyenler hatırlayacaktır. Bâri burada aşsınlar bunu.
Aslında normal şartlarda, daha çok gecikmeden bunu yapabiliyor olmaları gerekiyordu. Deprem konusunda daha ilk andan îtibâren, bir ittifak söz konusuysa –ki öyle–, baştan îtibâren birlikte hareket edebilme irâdesini göstermeleri ya da en azından bunun için daha erken bir toplantı yapmaları daha iyi olurdu. Zarârın neresinden dönülürse kârdır diyelim. Buradan çok güçlü bir mesaj çıkar mı çok emin değilim. Zîrâ depremin ilk ânından îtibâren –ki bu yayının başlığında da o var– iki önemli partinin, yani İYİ Parti ve Cumhuriyet Halk Partisi’nin deprem konusunda iki farklı çizgi izlediklerini gördük. Bir kere Kılıçdaroğlu ânında sâhaya gitti ve “Bu olay siyâset üstü değildir” dedi. Meral Akşener’in ilk tepkisi, olayı bir tür siyâset üstü algılıyormuş görüntüsü verdi: “Şimdi konuşma zamânı değil” demişti. Daha sonra gideceğini söyledi. Birkaç gün sonra o da gitti. Gittiği yerlerde iktidârı eleştirdi; ama genellikle şöyle sözler etti: “Esas söyleyeceklerimizi sonraya bırakalım” dedi. Ama Kılıçdaroğlu tam tersine, daha baştan, geceyarısı ilk gider gitmez, yanılmıyorsam depremin oluşundan yaklaşık 24 saat sonra deprem sâhasından yaptığı bir videoyla, Erdoğan’la aynı hizâda olmayacağını, bunun siyâset üstü olmadığını, bunun sorumlusunun Erdoğan olduğunu söyledi. Radikal bir tavır aldı. Meral Akşener’in tavrının bu kadar radikal olmadığını biliyoruz. İktidârı eleştiriyor; fakat çok da fazla olayı politize etmek istemiyor. Bundan çekinen bir Akşener gördük.
Burada tabiî devlete bakışla ilgili bir farklılık var. Akşener hâlâ –Akşener ve diğer İYİ Parti sözcüleri– “devletin yanında olma” vurgusu yaptılar; yani Erdoğan dışında bir devlet ya da Erdoğan bunun önemli bir parçası olsa bile onu aşan bir devlet tasavvurları var anlaşıldığı kadarıyla ve ona çok fazla halel gelmesini istemiyorlar. Kılıçdaroğlu ise Erdoğan’la birlikte devletin de bu enkazın altında kaldığı görüşünü seslendiriyor ve iktidârla her türlü birlikte iş yapma kapılarını kapatıyor. Ama bunu daha önceki yayınlarda da söyledim. Buradaki sorun her iki liderin farklı bakışlarından ziyâde Erdoğan’ın bakışından kaynaklanıyor. Erdoğan, deprem olur olmaz, hiçbir zaman Türkiye’nin tümüne, muhâlefet partilerinin tümüne çağrı yapmadı. Yani, “Gelin bunu berâber aşalım, farklılıklarımızı bir kenara bırakalım, bu olayla birlikte mücâdele edelim” demedi. Meral Akşener’le görüştüğünü biliyoruz. Burada kimin kimi aradığı konusunda değişik haberler var. Galiba en son Akşener, başka bir bağlamda Erdoğan’ı aramış diye duydum — her neyse. Ama Kılıçdaroğlu’yla görüşmediğini biliyoruz. Hattâ daha sonra Deniz Baykal’ın cenâzesinde Kılıçdaroğlu’nun, Davutoğlu’nun, Ekrem İmamoğlu’nun elini bile sıkmadı Erdoğan. O görüntüler de hepimizin önünde. Şunu düşünüyorum: Eğer Erdoğan daha ilk anda, deprem olur olmaz muhâlefete bir çağrı yapsaydı –bunu televizyondan da yapabilir ya da doğrudan kendilerini arayarak yapabilir–, yapmış olsaydı, Kılıçdaroğlu bu radikal duruşu sergiler miydi açıkçası çok emin değilim. Ve anladığım kadarıyla bu yönde iktidardan ya da devletten kendilerine bir yöneliş beklemiş olması gerekiyor, öyle tahmin ediyorum. Çünkü çok acayip bir zamanda, yani bölgeye gider gitmez değil; gittikten sonra sabaha karşı bir saatte o videoyu çekti ve sosyal medyada paylaştı. Burada bir beklenti vardı diye tahmin ediyorum. O beklentinin en ufak bir işâreti de gelmediği için, o zaman o kopuşu hayâta geçirdi.
Akşener’in burada açıkçası, sağ sol kavramlarına tam denk gelmiyor ama, hani Kılıçdaroğlu solcu olduğu için böyle yapmamış olabilir, ama Meral Akşener sağ hareketten geldiği için devletle bu tür bir kopuşu göze almadı, istemedi; çünkü bunun çok ciddî sonuçlara yol açabileceğini düşündü herhalde. Bir de buradaki coğrafyaya baktığımız zaman, depremin coğrafyasına baktığımız zaman, burası Türkiye’de milliyetçi-muhâfazakâr hareketin güçlü olduğu, yani kimi zaman ülkücü hareketin, kimi yerlerde İslâmî hareketin ve birçok yerde, meselâ bir Malatya’da, Kahramanmaraş’ta, Elâzığ’da, Şanlıurfa’da, Adıyaman’da, kısmen Gaziantep’te rekabet içerisinde olduğu yerler. Adana, Osmaniye ve Kilis de geleneksel olarak sağın belli bir gücü olduğu ve milliyetçi/ülkücü sağın çok güçlü olduğu, ama aynı zamanda İslâmî hareketin de epey güçlü olduğu yerler. Buralarda devlete yönelik olarak bir tepkinin gelişmesinin uzun vâdede çok ciddî siyâsî etkileri olacağını herhalde hesaba katmış olmalılar. Dolayısıyla devlete yönelik, özellikle ilk iki gündeki canlarını kurtarma telâşında devletin yanlarında olmamasının getirdiği sorgulama, sâdece iktidârı değil muhâlefetin bir kısmını da rahatsız etmişe benziyor. Buradan, bu farklı duruşlardan hareketle, bugün bu toplantıdan çok güçlü bir siyâsî duruş çıkar mı açıkçası çok emin değilim.
Millet İttifâkı’nın sürmeyeceğini ileri sürüyor değilim. Ama bu deprem olayı siyâseti, Türkiye’deki siyâsî gündemi alabildiğine değiştirdi, mecbûren değiştirdi. Çünkü çok büyük bir olay yaşıyoruz ve burada daha ilk andan itîbâren Millet İttifâkı’nın böyle bir şeyi birlikte aşmada zorlandıklarını gördük. Eğer bugünkü toplantıda güçlü bir birliktelik çıkarsa, önümüzdeki günler için Millet İttifâkı’ndan güçlü bir yol haritası çıkarsa, işte o zaman işin rengi değişebilir. Çok beklediğimi söyleyemeyeceğim, ama böyle bir ihtimâlin de olduğunu hesâba katmak lâzım. Sonuçta siyâsetin alanını daralttığı düşünülen bu depremin –hep o söylendi biliyorsunuz: “Şimdi siyâsetin zamânı değil” diyenler oldu her taraftan–, bu depremin tam da siyâsetle alâkalı olduğunu herkes biliyordu. Hattâ “Siyâsetin zamânı değil” diyenler, siyâseten veremeyecekleri hesaplar olduğu için bunu böyle tercih ettiler. Dolayısıyla Millet İttifâkı eğer bugünkü toplantısında güçlü bir irâde sergiler ve güçlü bir perspektif geliştirirse, Türkiye’de siyâsetin akışını çok önemli bir şekilde değiştirebilir. Muhtemelen seçimin ertelenme söylentilerine karşı ortak bir tavır alacaklardır, seçimlerin anayasanın gerektirdiği gibi en geç 18 Haziran’da olması gerektiğini söyleyeceklerdir. Belki 18 Haziran’da olabilmesinin teknik altyapıyla ilgili birtakım sorunları var biliyorsunuz; hayâtını kaybedenler, yerlerini değiştirenler var. Belki Yüksek Seçim Kurulu’nun yapması gereken işlerde birtakım çözüm önerileri geliştireceklerdir ya da bu konuda bir çalışma vaat edeceklerdir. Bunu tahmin etmek kolay. Yani seçimlerin zamânında yapılması… Zamânında dediğimiz: 14 Mayıs deniyordu, aslında 18 Haziran. Arada bir aylık bir fark var ve ondan sonra da deprem gündeminin Türkiye’nin en önemli gündemi olduğu bir gerçek olmakla berâber, Türkiye’nin bu tür sorunlarla baş edebilmesi için öncelikle iktidârın değişmesi gerektiği iddiasıyla önlerine bakabilmeleri gerekiyor. Bugünkü toplantıda ortak adayın kim olacağı gibi konulara girmelerini beklemiyoruz; ama onu konuşacakları toplantıyı da bir an önce yapmaları gerekecektir, onu görmemiz gerekecek.
Benim en çok merak ettiğim husus, Akşener ve Kılıçdaroğlu’nun farklı duruşlarının Masa’ya nasıl yansıyacağı ve Masa’daki diğer ortakların, diğer partilerin burada nasıl bir pozisyon alacakları. Sanki şöyle bir şey var: Bir uçta Kılıçdaroğlu, bir uçta Akşener var, diğerleri ortalarda bir yerde duruyorlar. Ama büyük kısmı da aslında Akşener’e daha yakınmış gibi gözüküyor ve birazcık Kılıçdaroğlu yalnız kalmış gibi, tam olmasa bile yalnız kalmış gibi. İzleyenler olmuştur, Levent Gültekin’le yaptığımız yayında Levent Gültekin, Kılıçdaroğlu’nun çıkışlarını çok sert, çok gereksiz sertlikte ve yanlış buldu ve Meral Akşener’in pozisyonunun daha doğru olduğunu söyledi ve bu yüzden de ona özellikle izleyicilerden, YouTube’dan çok ciddî tepkiler geldi. Yani o konu üzerine görüş belirtenlerin içerisinde Levent’in haklı olduğunu söyleyeni görmedim açıkçası. Hattâ şunu diyenler de vardı: “İlk kez Kılıçdaroğlu doğru bir şey yaptı, onda da karşı çıkıyorsunuz” diyenler vardı. Kılıçdaroğlu’nun ilk kez doğru bir şey yaptığını tespitlerinin çok hakkaniyetli olduğu kanısında değilim; ama aldığı pozisyonun doğru olduğu kanısındayım. Daha doğrusu şöyle söyleyeyim: Önünde seçenekler vardı, bu seçeneklerden birini seçti; diğerini seçmesi, yani daha uzlaşmacı bir dili seçmesi de mümkündü, ama uzlaşmacı bir dili seçmesi için iktidarda birilerinin uzlaşma istiyor olması lâzımdı. Erdoğan’a rağmen, Erdoğan’la uzlaşmaya çalışmak gibi bir şey, olacak bir şey değildi. Dolayısıyla Kılıçdaroğlu bir anlamda bu çizgiyi, bu stratejiyi benimsemek durumunda kaldı, öyle düşünüyorum ve bence doğru yaptı. Bu arada özellikle yapılan bütün bu îmâr afları vs., şunlar bunlar, deprem vergilerinin nerede kullanıldığı sorusu, bütün bunlar ortada. Bir diğer husus da her şeyi tek merkezde –AFAD’da– toplayıp, ondan sonra da en kritik olan ilk 48 saatte 10 yerde de olamama gibi bir olay var. Bunlar çok ciddî meseleler; buralarda iktidârı sorgulayan, onu sorumlu tutan tavrının hiç de yanlış olduğu kanısında değilim.
Bakalım bugün 6 parti nasıl bir perspektifle kamuoyunun karşısına çıkacaklar? Bugün alacakları karar, bugün açıklayacakları “tutum belgesi” diyelim, aslında Türkiye’nin yakın târihte yapılması beklenen seçimi ve ondan sonraki siyâsî durumu da belirleyici bir şey olacak. Hangi çizgi galip gelecek? Muhtemelen orta bir yol bulunacaktır. O orta yol ne kadar siyâsî bir dönüşümü mümkün kılar? Açıkçası çok emin değilim. Evet, söyleyeceklerim bu kadar, iyi günler.








