Ruşen Çakır ve Kadri Gürsel, Hafta Başı’nın bu bölümünde Atatürk’ün mirası, Şara’nın Beyaz Saray ziyareti, Erdoğan-Bahçeli ilişkisi ve Türkiye ile dünyadaki gelişmeleri değerlendirdi.
Atatürk’ün mirası
Türkiye Cumhuriyeti’nin kurucusu Mustafa Kemal Atatürk, sonsuzluğa uğurlanışının 87. yıldönümünde 81 ilde anıldı.
Yurttaşlar otoyollarda, metrolarda, caddelerde, meydanlarda saat 09:05’te saygı duruşuna geçti, duygu dolu anlar yaşandı.
İstanbul’da binlerce yurttaş Atatürk’ün hayata gözlerini yumduğu Dolmabahçe Sarayı’na akın etti. İstanbul’un 39 ilçesinden ve çevre illerden gelen yurttaşlar Atatürk’ün yaşamını yitirdiği Dolmabahçe Sarayı’nda bulunan odasını ziyaret etmek için uzun kuyruklar oluşturdu. Sabahın erken saatlerinde ziyarete açılan odayı ziyaret eden vatandaşlar, Atatürk’ün yatağı ile çevresine kırmızı ve beyaz karanfiller bıraktı.
Şara Beyaz Saray’da
ABD Başkanı Donald Trump ve Suriye’nin Geçici Devlet Başkanı Ahmed eş-Şara, bugün (10 Kasım Pazartesi) Beyaz Saray’da bir araya gelecek. Bu, bir Suriye devlet başkanının ABD’nin başkentine yaptığı ilk ziyaret olacak.
Beyaz Saray Sözcüsü Karoline Leavitt, 4 Kasım’da yaptığı açıklamada görüşmeyi, Trump’ın “barış arayışında dünya çapında herkesle görüşme yönündeki diplomatik çabalarının bir parçası” olarak tanımladı.
Leavitt, Trump’ın haziran ayında Ortadoğu gezisi sırasında Suriye’ye yönelik yaptırımları kaldırma kararını hatırlatarak, “Bu görüşme o adımın devamıdır, barış ve yeniden yapılanma sürecinin kurumsallaşması anlamına geliyor” dedi.
Beyaz Saray’daki görüşmenin hazırlıkları haftalardır sürüyordu.
Trump’ın Ortadoğu Özel Temsilcisi ve Ankara Büyükelçisi Tom Barrack, daha önce Şara’nın Washington ziyaretinin “kasım ayı ortasında” gerçekleşeceğini açıklamıştı. Suriye Dışişleri Bakanı Esad Hasan Şeybani de 2 Kasım’da yaptığı açıklamada, “Şara’nın Beyaz Saray’a resmi bir ziyarette bulunacağını ve görüşmede yeniden inşa sürecinin ele alınacağını” duyurmuştu.
Şara’nın meşruiyet arayışı
Beşar Esad yönetiminin 8 Aralık’ta devrilmesinin ardından geçiş yönetiminin başına geçen Şara, kısa sürede bölgesel ve uluslararası meşruiyetini pekiştirmek için yoğun bir diplomasi trafiği yürüttü.
İlk yurt dışı ziyaretlerinden biri, 4 Şubat’ta AKP Genel Başkanı ve Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın davetiyle Ankara’ya oldu. Ardından mayıs ayında Riyad’da, Suudi Veliaht Prensi Muhammed bin Selman ve Trump ile bir araya geldi.
Trump o görüşmeden sonra, “Suriye’ye yönelik yaptırımların kaldırılmasında Şara ile yaptığımız görüşme belirleyici oldu” demişti.
Erdoğan – Bahçeli ilişkisi
AKP Genel Başkanı ve Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan, Azerbaycan ziyaretinin dönüş yolunda gazetecilerin MHP Genel Başkanı Devlet Bahçeli ile görüşüp görüşmeyeceğine ilişkin sorusuna “Tarih vermeyeyim ama bu hafta Ankara’ya dönüşümüzle birlikte Sayın Genel Başkan ile irtibatları kurarız. Aramızda herhangi bir sıkıntı söz konusu değil. Malum pazartesi günü 10 Kasım Ankara’dayız. Döner dönmez de irtibatlarımızı kurar, adımı atarız” yanıtını verdi.
Erdoğan, Cumhur İttifakı’nın geleceğine dair yorumlara da bu sözlerle karşılık vermiş oldu.
Ruşen Çakır ve Kadri Gürsel Hafta Başı’nda değerlendirdi.
10 Kasım 2025’te medyascope.tv‘de yaptığımız Hafta Başı’nı yayına Gülden Özdemir hazırladı.
Ruşen Çakır: Merhaba, iyi günler, iyi haftalar. “Hafta Başı”yla karşınızdayız. Kadri Gürsel’le yine bu haftayı konuşacağız. Kadri, merhaba.
Kadri Gürsel: Merhaba Ruşen. Geçmiş olsun.
Ruşen Çakır: Evet, geçti. Çok fazla sürmedi ama geçti. Onu sona saklayalım, o bahsi.
Kadri Gürsel: Tamam.
Ruşen Çakır: Bugün önce Mustafa Kemal Atatürk’le başlayalım. 10 Kasım, törenler yapıldı. Ne tesadüf ki okulların ara tatili bugün başladı ve okullarda törenler yapılamadı. Ama bazı okullarda öğrenciler, veliler, hatta mezunlar 10 Kasım’ı yapmaya, Atatürk’ü anmaya çalıştılar. Bazı yerlerde küçük çaplı sorunlar yaşandığı da söyleniyor. Şöyle bir realite var sanki, ben bu sabahki yayında kısaca bahsettim, son yıllarda Atatürk’ün genç kuşaklar tarafından bizzat kendileri tarafından keşfedilmesi olayı var. Bizim zamanlarımızda ya da uzun bir süre öyle diyelim, devlet eliyle yapılan bir Atatürk şeyi vardı, yani propagandası diyelim. Okullarda, her yerde, ders kitaplarında. Şimdi AKP iktidarı bunu olabildiğince daraltmaya çalışıyor ve Atatürk aleyhtarı görüşlerin de alabildiğine özgürce ve güçlü bir şekilde kendisini ifade etmesine izin veriyor. Böyle bir ortamda yaşıyoruz yıllardır. Ama buna rağmen çok ciddi bir şekilde gençlerde, yeni kuşaklarda bir Atatürk bağlılığı var. Bunu değişik vesilelerle görmek mümkün. Mezuniyet törenlerinden tut, işte bayramlarda Anıtkabir’e gidişlere kadar, ki bugün 10 Kasım’da aynı şekilde binlerce kişinin Anıtkabir’e gittiği söyleniyor vesaire. Burada o resmî ideolojiden çıkan Atatürkçülüğün ya da eski hâliyle Kemalizmin şimdi sivil bir Atatürkçülüğe doğru evrildiğini görüyorum ben. Ve biraz da şey bir Atatürkçülük bu aslında, herkesin kişisel olarak ya da küçük grupların kendi aralarında geliştirdiği birtakım yaklaşımlar. Yani böyle kalıplaşmış bir perspektif yerine herkesin kendi keşfettiği, kendisinin yeniden yorumladığı ama temelinde öncelikle Atatürk’e yönelik bir sevginin olduğu ve sevgi ve saygının olduğu ama onun ötesinde bir cumhuriyet bağlılığının olduğu ve tabii ki bir şekilde, artık kullanılan tabirle laiklikten çok biliyorsun sekülerlik kullanılıyor, sekülerliğin baskın olduğu yeni bir dönem yaşıyoruz. Uzun bir zamandır bunu yaşıyoruz ve özellikle son yıllarda bence bu kendisini bayağı bir gösteriyor. Ne dersin?
Kadri Gürsel: 10 Kasımlar, senin dediğin gibi, uzun bir süredir bu böyle. İktidarın ülkeyi duçar ettiği, eskilerin tabiriyle, dertler ve sorunların da etkisiyle halka mal oldu. Yani Türkiye’nin aslında Atatürk’ün kurucusu olduğu cumhuriyetin pekâlâ yarınlara kalacak olan değerlerinden uzaklaştığını gören halkın büyük kesimi, siyasetin de içinde bulunduğu bu olumsuz durumun da etkisiyle bir mirasa aslında dört eliyle sarıldı ve cumhuriyete sahip çıkmanın aynı zamanda Atatürk’e sahip çıkmak demek olduğunun bilinciyle bence çok çok önemli bir tutum içine girdi. Bu tutum, hem cumhuriyete hem de Mustafa Kemal Atatürk’ün mirasına sahip çıkmak ve bu aslında Türkiye’nin geleceğini de tayin edecek olan bir temel dip çizgisi, dip zemin bu. Yani Türkiye’nin dibi var mı, yok mu tartışması malum benim de ‘‘Türkiye’nin aslında dibi yoktur’’ diyerek katıldığım bir tartışma. Özellikle paradigma açısından baktığımız zaman, halkın sarılacağı bir paradigmanın ne olacağı sorusunun cevabını vermek bakımından, Cumhuriyet ve Atatürk’ün mirası Türkiye’nin aslında bu manada fikrî planda en azından, siyasi ve fikrî planda, teorik planda dibini oluşturuyor. Türkiye eğer yeniden bir atılım yapacaksa yarınını yeniden düşünmek ve kurmak açısından, bunun için Cumhuriyet ve Atatürk’ün mirası ve Atatürk’ün kendisi, onun hayata bakışı gelecek açısından bence bir yeniden sıçrama işlevi, sıçrama zemini olarak işlev görecektir. Bu anlaşılmıştır. Bunu şu açıdan ben rahatlıkla kendimden bir yerde emin olarak söylüyorum. İşte İran İslam Devrimi’nde oldu aslında ama yani gelir gelmez kendi istediği toplum modelini ve siyasi düzeni halka empoze eden ve bunda başarılı olan bir iktidar, bir siyasal İslamcılık olmadı Türkiye’de. Adalet ve Kalkınma Partisi ve Erdoğan mevcut kurulu düzenle hareket etti. Oyun planını bunu zamanla aşındırmak ve içini boşaltmak üzere galebe çalmak açısından kurguladı. Şimdi bunu büyük ölçüde yaptı aslında. Türkiye Cumhuriyeti Devleti’nin içine ağırlıklı olarak bütün kadrolarıyla yerleşti. Cumhuriyetin içini boşalttı. Cumhuriyeti bir kabuğa dönüştürdü. Ama gel gör ki bu çok sağlam bir kabuk. Öyle küçümsenecek bir şey değil. Yani bu kabuğu kıramıyor da, çatlatamıyor da ve bu kabuğun içinde yaşıyor kendisi. İşte kendisi ve partisini ve kendi ideolojik kontrolları güçlü olan, yani ideolojik tabanını, siyasal İslamcı tabanı, ki Atatürk’e karşı koşullandırılmış bir taban bu, bu mirasa karşı, onu da hoş tutmak için devletin esas protokolü olan Anıtkabir ziyaretlerinde, yani orada aslında bir güven tazelemek ve esasa dönük o esasa bağlılığın teyit edilmesidir, bu Anıtkabir ziyaretleri budur aslında, esası budur bu işin. Orada bile hep nasıl olduğunu da hepimizin çok iyi bildiği bir şekilde Recep Tayyip Erdoğan sloganları atan bir kalabalık görüyoruz. Bu tabii ki organize bir iş. Öyle kendiliğinden olmuyor. Ancak bu şekilde kendini iyi hissedebiliyor belki ya da iktidar kendini, yani istemeden yaptığından emin olduğum benim, yani niyet okumak değil bu, çok belli, istemeden yaptığından, istemeden işte uyduğu bir protokolde Recep Tayyip Erdoğan sloganlarıyla bir denge oluşuyor Anıtkabir’de. Tabii Anıtkabir aslında ülkenin ortak hafıza alanı. Bu ortak hafıza alanına da, ülkenin ortak hafızası, bu hafıza mekânı, alan değil de mekân, hafıza mekânı doğrusu odur, o hafıza mekânına saygısızlık yapılıyor. Ama bu siyaseten kendilerini güçlü ve rahat ve yine yeniden iktidarda hissetmelerinin bir hareketi, bir eylemi. Böyle bir eylem koyuyorlar tabiri caizse her seferinde. Şimdi ama buna rağmen ben iktidarın bu noktadan sonra, geldiği bu noktadan sonra o bahsettiğim kabuğu kırıp tuz buz edip parçalayabilecek gücü kendinde bulamayacağından eminim. Yani bunun olması için daha pek çok şeyin yan yana gelmesi ve çok olağanüstü koşulların oluşması lazım. Mazallah ben bunların ne olabileceğini sözle dillendirmek dahi istemiyorum. Ama bu saatten sonra şurası kesin; bu iktidar cumhuriyetin o yani anayasanın bir yerde de değişmez maddelerinde de, o da ayrıca tartışılır, ama orada vücut bulan lafzî özelliklerinin en azından üstünü çizip yerine kendi lafzını koyma gücünü kendinde bence bulamayacaktır. O noktayı geçtik. O fırsatı da kaçırdı. Yani iktidar şunu yapabilseydi, 2015-16’daki yol ayrımında mevcut rejimi devam ettirip, mevcut rejimi devam ettirmek derken yani parlamenter rejimden söz ediyorum, aynı zamanda da parlamenter rejimin çatısı altında Türkiye’nin ekonomisini bugün içinde bulunduğu duruma sokmasaydı, iyileştirseydi böyle bir özgüveni belki olabilirdi. Belki, o da belki, bir ihtimal, küçük bir ihtimal ama, ama o da yok. Dolayısıyla giderek popülaritesini yitirmiş bir azınlık iktidarı durumuna düşmüş bir güçle karşı karşıyayız, bir iktidarla karşı karşıyayız. Yapılan bütün ölçümler artık bu iktidarın bir azınlık iktidarı olduğunu bize söylüyor, gösteriyor. Dolayısıyla burada ben zannetmiyorum artık bundan sonra ne yaparlarsa yapsınlar Türkiye’nin yani mevcut işte Atatürk mirası ve cumhuriyet lafzî de olsa, bu çok önemlidir ama, lafzî olması da, yani bunu değiştirebilecek gücü kendilerinde bulabileceklerini zannetmiyorum. Bu da çok önemli bir şey. Yani yeniden başlamak açısından ve bazı şeyleri bugünkü şartlarda doğru yapmak açısından çok önemli bir şey. Bir şey daha. Burada güneyimizdeki komşularımıza bakıyoruz. Burada aynı dili konuşan insanlar birbirlerini boğazlıyorlar. Değil mi? Aynı dili konuşuyorlar ama, bunlar Arap. Irak’ta da böyle, Şii-Sünni kavgaları filan falan. Ondan sonra işte Suriye’de de öyle. Şii, Sünni ve Dürziler. Dürzileri kesiyorlar falan ve onlar birbirlerini şey yapıyorlar. Hepsi Arapça konuşuyor. Lübnan’da da durum aynı. Hristiyanlar, Müslümanlar, Sünniler, Şiiler birbirlerini kesiyorlar. Yani kestiler, bugün için kesmeseler de tarih bunlarla dolu. Niye bu? Yani bir seküler kimlik yaratamadıkları için, bir ulus kimliği, bir seküler, işte sen ona atıfta bulundun ya, seküler kimlik; seküler kimlik aslında iç barış için çok önemli. Gerçekten iç barışın sigortası seküler kimlik. Eğer bu kimliği aşındırır, yok eder ve yerine bir başka kimliği oturtmaya çalışırsak ülkenin neticede maruz kalacağı durum bir iç çatışma hâli olabilir. Bu bakımdan da ben Atatürk’ü ananların ve onun mirasına sahip çıkanların bu seküler kimlik, kimliğin korunması ve Türkiye’nin birlik ve bütünlüğünün bu manada huzurunun korunması ile kafalarının meşgul olduğu için bunu yaptıklarını düşünüyorum. Tabii seküler kimlik ancak sağlıklı bir şekilde hayat bulabilir. Aksi takdirde bir dayatma olur. Bu bakımdan da ben tekrar demokratik cumhuriyet paradigmasının altını çizerek üstüme düşeni yapayım ve ben de bu şekilde Atatürk’ü anmış olayım burada, ölümünün 87. yıl dönümünde.
Ruşen Çakır: Evet. Şimdi bugün çok ilginç bir şey var, onu söyleyeyim özellikle. Ahmed eş-Şara Beyaz Saray’da olacak.
Kadri Gürsel: Evet.
Ruşen Çakır: Ahmed eş-Şara 10 Kasım’da Beyaz Saray’a çıkıyor. Doğum gününün 29 Ekim olduğunu biliyor muydun?
Kadri Gürsel: Çok ilginç.
Ruşen Çakır: Ahmed eş-Şara 29 Ekim doğumluymuş. Geçen tesadüfen gördüm. 10 Kasım’da da Beyaz Saray’da Oval Ofis’te Trump’la buluşacak. Daha önce Trump’la biliyorsun, Suudi Arabistan’da bir görüşmüşlerdi. Sonra da New York’ta Birleşmiş Milletler Genel Kurulu’nda ayaküstü bir sohbet etmişler herhalde. Ama şimdi bayağı büyük bir olay oluyor. Ve dün ben Suriyeli gazeteci Sarkis Kassargian’la yayın yaptım. O dedi ki, “Aslında her şey hazırlandı, şimdi noktalar konacak.” Orada biliyorsun temel husus, ABD’nin Suriye üzerinde yaptırımlarının kaldırılması meselesi. Ama ABD’nin de istediği birtakım temel hususlar var. Bir, IŞİD’e karşı mücadele koalisyonuna katılması ama daha önemlisi İsrail’le anlaşması Şam’ın. Bir diğer husus da her ne kadar yalanlanmış falan deniyor ama galiba doğru, ABD Şam yakınlarında bir askeri üs kurmak istiyormuş. O da temel hususlardan birisi. Şimdi yakın bir zamana kadar terörist olarak kafasına ödül konmuş birisiydi eş-Şara. Ama sonra iktidara geldi ve sonra anladık ki sadece Türkiye’nin değil, İngiltere başta olmak üzere birtakım Batılı güçlerin de hazırladığı bir isimmiş. Öyle değil mi?
Kadri Gürsel: Evet.
Ruşen Çakır: Bayağı çalışılmış üzerinde. O çıktı ortaya ve kısa bir süre içerisinde de bütün Batı’nın önemli yerleri ve Rusya da onu bir şekilde kabullendiler. Ama hâlâ bir inşa, yani devletin yeniden inşası meselesi hâlâ tam gerçekleşebilmiş değil. İsrail’le sorunlar var. Özellikle ülkenin güneyiyle ilgili sorunlar var. Türkiye’yi ilgilendiren bir SDG, Kürtler meselesi var. Kuzeydoğu’daki Kürtler meselesi var. Çok karışık bir denklem aslında ama böyle bir profilin bu kadar kısa bir süre içerisinde Beyaz Saray’da ağırlanması, her ne kadar Başkan Trump olduğu için ondan her şey beklenir denebilir ama sonuç olarak Amerika Birleşik Devletleri’nin bu kadar üst düzey bir ağırlamayı yapması çok olağanüstü bir şey bence. Yani çok farklı bir şey ve bugüne kadarki okumaları vesaireleri bayağı bir gözden geçirmeyi zorlayan bir şey. Yani düşün, sonuçta bir ara IŞİD’e bulaşmış, sonra El Kaideci olmuş bir insandan bahsediyoruz. Ve El Kaide’nin de temel meselesinin ABD olduğunu biliyoruz. Ki 11 Eylül tek başına yeterli, ki öncesi ve sonrası da var. Şimdi böyle bir buluşma ve tabii ki bu buluşma bizi de çok yakından ilgilendiriyor. Hem Suriye yanı başımızda olduğu için ama onun ötesinde Türkiye’nin hâlâ orada birtakım beklentileri var. Özellikle Kürtlerle ilgili beklentileri var. Ama onun ötesinde Türkiye’nin İsrail’le ilgili de beklentileri var. Yani çünkü Türkiye şu anda en azından Netanyahu yönetimini hiçbir şekilde onaylamıyor. Buna karşı bütün elindeki en azından sözel, sözlü kozları kullanmaya çalışan bir Erdoğan yönetimi var. Ne diyorsun? Bu yine Trump’ın bir alavere dalavere ile bir iki cümle edip geçiştireceği bir şey mi yoksa bayağı bir hazırlığı yapılmış bir buluşma mı?
Kadri Gürsel: Tabii ki ikinci şıkkın doğru olduğu kanaatindeyim ben. Sen ‘‘olağanüstü kısa bir süre’’ dedin. Bence, tabii süreyi Aralık 2024’ten alırsak, değil mi? Aralık 2024. O işte nasıl oldu bu da böyle bir şey oldu? Aralık 2024 yani rejimin devrilmesinden daha geriye giden bir mazisi olduğundan eminiz bu ilişkinin. Yani bu aktörler birbirlerini tanıyorlar. Trump tanımıyordur tabii ama burada ben Beyaz Saray’daki Trump yönetimi kadar ve ondan daha çok kurumsal Amerika’nın faaliyette olduğu kanaatindeyim ve öncelikle de Merkez Komutanlığının ve IŞİD’e karşı — askeri koalisyonun lideri de Amerika tabii — bu askeri koalisyon çatısının, yapısının, komutanlığının devrede olduğu kanaatindeyim. Başından itibaren tabii ki yani istihbarat örgütleri, CIA ve MI6’nın Şara’nın serencamı diyelim biz ona, yani en başından itibaren evrimi hakkında bilgi sahibi olmaktan öte bunu yönettikleri kanaatindeyim ben. Çünkü bütün veriler bunu gösteriyor. Yani yabancı servislerin karşılarındaki gücü bölme konusunda, ki Soğuk Savaş dönemlerinde de yapılmış şeylerdir bunlar. Mesela Sovyetlerle Çin arasındaki ideolojik ayrımları derinleştirmek için aslında baş rakip Sovyetlere karşı Maocu örgütleri — Hindistan’da öyle olduğu söylenir, başka yerlerde falan — CIA’in örgütlediği, çok bilinen şeyler bunlar. Burada da benzer şeyler yapıyorlar aslında. Beş yıl yatıp Irak’taki bir cezaevinde ondan sonra nasıl olduysa çıkartılması ve daha sonra Suriye’de karşımıza çıkması, Suriye’de de IŞİD’den ayrılıp El Nusra Cephesi’ni kendisi kuruyor. Başından itibaren kendisi lideri ve burada El Nusra Cephesi de Suriye’de her ne kadar El Kaide tandanslı olsa da, en başta El Kaide’ye bağlılığını ilan etse de gördüğümüz kadarıyla IŞİD’e nazaran daha yerel bir gündemle hareket ediyor falan. Neyse bunlara girmeyelim çok fazla, bunların içinde zamanımızı geçirmeyelim. Burada gördüğüm kadarıyla benim hem dediğim gibi işte kurumsal Amerika işin içinde. Bir video yayınlandı. Ben de onu kendi sosyal medya hesabımda paylaştım. O videoda, çok ilginç bir videoydu o, bir basket sahasında Amerika Merkez Komutanlığı, ki teröre karşı savaş adı altında global operasyonların yürütüldüğü yer, Florida Tampa’da merkezi. Amerika Merkez Komutanlığı Komutanı Amiral Brad Cooper, ondan sonra IŞİD’e karşı koalisyonun askeri komutanı Tuğgeneral Kevin Lambert, bunlar Şara’yla ve de Suriye Dışişleri Bakanı Esad Hasan Şeybani ile basket oynuyorlardı. Yani bunlar o kadar kanka olmuşlar, yani artık basket oynuyorlar. Bu ziyaretin öncesinde verilen mesaj çok açık ilgililere. Yani Beyaz Saray’a da bir mesaj bu, Ankara’ya da bir mesaj. İsrail’e de mesaj, Kürtlere de mesaj aynı zamanda.
Ruşen Çakır: Bir de şöyle bir şey var o videoda. Montaj mı yapmışlar ne, attıkları her şey basket oluyor.
Kadri Gürsel: Elbette. Yani o topu sokana kadar, üç puanlık atış, neyse işte, topu sokana kadar denemişlerdir. Yani eş-Şara ilk atışta sokmamıştır muhtemelen. Amerikalıları bilemem. Onlar böyle oynarlar çok ama kendisinin çok basket oynadığını zannetmiyorum.
Ruşen Çakır: eş-Şara’nın daha önce de basketbol oynarken görüntüleri vardı.
Kadri Gürsel: Var ama yani yine de işte antrenmanı eksik kalmıştır. Neyse işte. Burada tabii herkes, yani Suriye tarafı yaptırımların kaldırılmasını istiyor. Bütün yaptırımlar kaldırılamayabilir. İhracat yasakları var. Onların bazıları kalabilir deniyor mesela. Onlar da zamanla kaldırılabilir falan. Ondan sonra esas tabii derdi Suriye’nin, yani eş-Şara’nın yaptırımların kaldırılması, Amerikalıların beklentileri işte IŞİD karşıtı koalisyon ve İran konusunda güvenceler almak, İran’ın yeniden bölgeye dönüşünün önlenmesi konusunda bazı güvenceler. Yani o yalanlandı ya da yalanlanmadı, üs konusunun bununla alakalı olduğunu da bununla ilişkilendirmek mümkün. El Tanf bölgesinde zaten Amerikalılar şu an varlar. Yani Suriye’nin güneyinde Ürdün sınırındaki El Tanf bölgesinde hâlen varlar Amerikalılar. Oradaki varlık nedenleri IŞİD. Bu arada eğer Suriye, ki senin dediğin gibi önceden, yani ismi Sarkis Kaşıkçıyan mıydı arkadaşının?
Ruşen Çakır: Kassargian.
Kadri Gürsel: Tamam. Neyse özür dilerim yanlış söylediğim için. Ona atfederek söyledin. Evet, yani kurumsal Amerika burada devrede olduğu için, kurumlarla devrede oldukları için yani bu böyle Beyaz Saray’la iki üç kişi arasında kotarılmış bir şey değil. Yani o kurumlar devrede olduğu için bütün aslında çerçeve önceden hazırlanmıştır. Neticede burada bir işte Oval Ofis’te bir medya şovu, bir medya sirki izlemeyeceğiz. Muhtemelen bütün her şey hazırlanmıştır. Oraya neyi imzalayacaklarını bilerek gidiyorlar Suriyeliler. Bu bakımdan da yani IŞİD’e karşı koalisyona Şam’ın dahil olması – ki bunda ben ideolojik hiçbir problem görmüyorum eş-Şara açısından – İran’ın engellenmesi, yaptırımların kalkması vesaire böyle bir üç ayak üzerinde duruyor. Tabii yaptırımların kalkması, buraya Körfez parasının girmesi ve Türk inşaat şirketlerinin girmesini ve ticaretin tekrar canlanmasını sağlayacak. Aynı zamanda Suriye’nin hâlihazırda eksik olan meşruiyetini güçlendirecek. Bu meşruiyet güçlenince uluslararası meşruiyeti, Suriye’ye yatırımlar gelecek ve Suriye’nin diplomatik kapasitesi artacak. Bütün bunlar aslında baktığın zaman Ankara’nın ve Türkiye’nin beklentileri doğrultusunda gelişen şeyler bunlar ve bu gelişmelerde Türkiye’yi rahatsız edecek hiçbir faktör, hiçbir husus olmadığını da görmek gerekiyor. Mesela IŞİD’in koalisyona dahil olması Şam’ın, Türkiye’nin öteden beri söylediği, Türkiye’nin tezini güçlendiriyor. Türkiye istiyor ki IŞİD’le mücadele Şam’a devredilsin. Bu da Amerika’nın Suriye Demokratik Güçleri’ni askeri olarak silah ve paraca desteklemesinin aslında yegâne argümanı, yegâne meşru nedeni. Yani, ‘‘IŞİD’e karşı sürdürülen mücadele nedeniyle, antiteröre karşı sürdürülen mücadele nedeniyle bizim YPG ile Suriye Demokratik Güçleri’ni desteklememiz gerekiyor’’ diyorlar falan. Bütün yani orada garantörlük, fiilî garantörlüğü aslında SDG üzerinde bu. Bunun öyle bir gecede ortadan kalkması da mümkün değil, o garantörlüğün. Ama bu aynı zamanda SDG’ye de çok açık bir mesaj. Yani, ‘‘kendini o kadar da güvende hissetme’’ demeye getiriyor, gelecek. Çünkü eğer IŞİD karşıtı koalisyona katılırsa Şam, bunu Amerika’nın sağladığı yardımlarla yerine getirecek. Yani nasıl Amerika SDG’yi donattı, silahlandırdı vesaire bu gerekçeyle, bu gerekçeyle yaptı bunu. Tamam. Yani bu tartışılır. Yani bazı komplo teorisyenleri bunun çok farklı nedenleri olduğunu ileri sürebilir. Onlarla ayrıca tartışılır bu ama gerekçesi buydu. Şimdi herhalde Şam, “Ya iyi, biz IŞİD karşıtı koalisyona üye olduk. Bunun karşılığını bekliyoruz sizden şimdi,” deme hakkına sahip ve o zaman bu da Şam’ın silah ve teçhizat bakımından Suriye ordusunun, var mı öyle bir şey, işte neyse, donatılması, teçhizatlandırılması, örgütlenmesi hatta bu da gündeme gelecektir, eğitilmesi falan. Yani oradaki o başıbozuk, cihatçı, çetemsi yapıların dağıtılması ve yerine doğru düzgün bir ordunun kurulması da gündeme gelecektir. İşte bu, yani bütün bunların sonunda da Amerika Birleşik Devletleri, Washington, ne dersek, hem Türkiye hem Şam hem Kürtler hem de İsrail nezdinde gerçekten müstesna bir pozisyona oturtuyor kendisini. Bütün bu taraflarla taktik ya da stratejik düzeyde çok iyi ilişkileri olan, en sorunlu taraf burada şu an Türkiye gözüküyor. Yani bu dörtlü içinde Amerika’nın en sorunlu ilişkileri Türkiye’yle olan ilişkiler. Ama Türkiye o kadar büyük ki, o kadar güçlü ki, bu o kadar da etkili olmayacaktır diğer aktörler nezdinde. Amerika burada gerçekten kendisini başat bir pozisyona oturtmuş olacaktır ve eş-Şara’nın da bundan rahatsız olmaya falan bu şartlarda, hiç zannetmiyorum rahatsız olduğunu. Tam tersi bundan çok memnun olacağını düşünüyorum. Suriye içindeki gücünü ve etkinliğini de arttıracak bu. Yani Amerika’nın bu şekilde desteğini alınca sadece Kürtler değil, yani Suriye’de faal olan bütün aktörler nezdindeki gücünü ve etkinliğini arttıracak. İsrail de buna dahil yani.
Ruşen Çakır: Yani şey diyorsun, Trump buna en çok ihtiyacı olan şeyi veriyor: ‘‘meşruiyet’’ diyorsun.
Kadri Gürsel: Kesinlikle. Evet. Evet. Yani tabii, şimdi Tom Barrack’ın sözlerini herkesin aklına düşürmüş oluyorsun ama evet, bir rastlantı sonucunda tamamen farklı dinamiklerin eseri burada Şara’nın meşruiyeti ve onun getireceği faydalar, maddi faydalar; askeri, maddi, ekonomik, mali.
Ruşen Çakır: Tekrar Türkiye’ye dönelim. Bugün 10 Kasım’da Devlet Bahçeli de vardı Anıtkabir’de. Biliyorsun 29 Ekim’de yoktu ve onun üzerine bayağı da bir tartışma çıktı. Biz de tartıştık. Sonra kendisi bunun ciddi bir şey olmadığını söyledi ama ikna etmedi. Olay çünkü sonuçta Erdoğan’la Bahçeli arasında birtakım sorunlar olduğu, ki daha önce konuştuk, sonra olmadığını söylediler. Erdoğan en son uçakta yurt dışından gelirken sorulara verdiği cevapta, ki belli ki sorulmasını istemiş, aralarında hiçbir şeyin olmadığını, yakında görüşeceklerini, zaten 10 Kasım’da da görüşeceklerini söyledi. Herhalde bugünlerde bir buluşacaklar, öyle gözüküyor. Orada birtakım devlette, bürokraside örgütlenme tartışmaları var, özellikle İçişleri Bakanlığı’nda. Ama bir diğer olay da daha çarpıcı, gözle görülür olan olay süreçle ilgili, İmralı’ya bir heyetin gitmesi meselesi. O konuda biliyorsun Devlet Bahçeli “aramızda sorun yok” dedi geçen grup toplantısında ama tekrar İmralı’ya gidilmesini söyledi. Yani daha önce de söylemişti, şimdi tekrar bunu söylüyor. Sonra bir baktık Yeni Şafak gazetesi manşetten “halk istemiyor” falan dedi. Böyle uyduruk bir araştırma koymuşlar. Yani masa başı bir şey belli ki ama yani orada bir gerginlik olduğu belli. Bir diğer husus Selahattin Demirtaş. Demirtaş konusunda da biliyorsun Bahçeli çok açık bir şekilde sahip çıktı. Hem konuşmasına sahip çıktı hem de gazeteciler sorunca da “artık hukuki süreç bitmiştir,” dedi, “hayırlara vesile olsun” falan dedi. Erdoğan, “Türkiye bir yargı devletidir” deyip yine topu taca attı bir gün arayla falan. Şimdi iki tane husus, yani birçok başka hususla birlikte, özellikle süreçle ilgili iki husus var Bahçeli ile Erdoğan’ı ayrıştırır gibi gözüken. Benim açıkçası düşüncem şu, komisyon meselesinde de böyle olmuştu; Bahçeli ısrar etti, Erdoğan ağırdan aldı ama sonunda kabul etti. Tahmin ediyorum İmralı’ya gidiş meselesi de ve Selahattin Demirtaş meselesi de böyle olacak diye tahmin ediyorum. Ama Bahçeli ile aynı hızda yapmayacak Erdoğan gibi geliyor bana. Özellikle İmralı meselesi. Onu daha önce de sık sık konuştuk. Orada Erdoğan kamuoyu tepkisinden çok ciddi bir şekilde korkuyor, endişeleniyor. Bahçeli artık o noktayı çok önemsemiyor, orayı aşmış durumda. Çünkü geçen 22 Ekim’de söylediği “Gelsin, Meclis’te konuşsun” çıkışının yanında bunların çok da fazla bir şeyi yok açıkçası. Bahçeli’nin öyle kamuoyunda itibar kaybetmek falan gibi bir derdi pek yok ama Erdoğan’ın var. Demirtaş meselesinde de Erdoğan’ın bir de kişisel bir öfkesi var Demirtaş’a diye biliyorum. Yani o “Seni başkan yaptırmayacağız” çıkışı. Ama ben açıkçası bu hafta içerisinde, Erdoğan’la Bahçeli arasında alenileşen bu iki önemli detay konusunda ilerleme olacağını, Erdoğan’ın artık o konularda da olaya dahil olacağını düşünüyorum. Yani gecikmeli de olsa dahil olacağını düşünüyorum. Sen ne dersin?
Kadri Gürsel: Erdoğan ve Bahçeli’nin ülke içinde bu süreçten beklentileri bence son tahlilde, son kertede aynı. Yani Cumhur İttifakı’nın sorunsuz bir şekilde devamını sağlamak. Bu çok ayaklı bir süreç başından beri. Ben bu konuda farklı düşündüklerini zannetmiyorum. Sınır ötesi açısından, Suriye açısından farklı düşünüyor olabilirler. Farklı bakış açılarına sahip olabilirler ama bunlar da uzlaşmaz hususlar değil. Günün sonunda Erdoğan’ın bu süreçten muradı iktidarının bekasını güvence altına almak, bunu temin etmektir. Bu hiç değişmedi, en başından beri böyle. İki taraf arasında bir rol paylaşımı olduğu da başından beri değişmedi bence, hep aynı. Ama rol paylaşımı var diye tarafların tutumlarının sahici olmadığı, yani beklentiler, süreçten beklentiler, o konuda işte bunun ilerletilmesi vesaire, yani burada sahici olmayan bir tutum olduğu kanaatinde değilim. Zamanında geçmişte henüz yolun başındayken bir “devlet tiyatrosu” benzetmesi yapmıştım bu konuda. Aslında yani rol dağılımı olduğu için bir devlet tiyatrosu benzetmesi yaptım. Biraz da süreci ilk başta sahiplenen Devlet Bahçeli’nin ön adına bir göndermeydi. Ama yani şu aşamada baktığın zaman özü itibarıyla çok fazla değişen bir şey yok. Yani çünkü davul Erdoğan’ın boynunda asılı. Tokmak da Bahçeli’nin elinde burada. Bahçeli tam anlamıyla sorumsuz durumda. Sorumsuz, siyaseten sorumlu değil veyahut kendi partisine karşı sorumlu. Cumhur İttifakı’nın devamı açısından bu süreç, evet önem taşıyor. Çünkü günün sonunda ister erken seçim yoluyla Erdoğan’ın adaylığını temin etsinler bundan sonraki ilk seçimde, ister anayasa değişikliğine cüret etsinler, ikisinde de DEM Parti’nin desteğine ihtiyaç duyacaklardır. DEM Parti’nin desteği için de bir şeyler yapmaları lazım. DEM Parti karşılıksız bir şey yapmayacaktır. Çünkü DEM Parti’nin de kendine özgü bir gündemi var. O da ayrı, başka bir parti. Ona girmeyelim, yani tanımına, bununla kaybedecek zamanımız yok. Şimdi dolayısıyla burada elbette ki Cumhur İttifakı’ndaki güç rekabeti, ki devlet içinde işte yani sen de bahsettin, atamalar dolayısıyla gündeme gelen, gündemimize gelen, tekrar konuşmamıza neden olan bu güç paylaşımı konusu bana göre Cumhur İttifakı’nın devamı açısından en önemli, en başat konu. Yoksa ben yani Türkiye’nin çok daha derin krizlere sürüklenerek Milliyetçi Hareket Partisi’ni de kendi girdabına çekmesi hâlinde, Milliyetçi Hareket Partisi’nin, Bahçeli’nin bu koalisyonu bozarak Türkiye’yi erken seçime götürebilecek güce sahip olduğunu düşünüyorum. Ama böyle bir durum yok şu an. O bakımdan şu aşamada benim gördüğüm, öncelikle asıl konunun içerideki güç paylaşımı olduğu. Güç deyince de aklımıza sadece siyasi güç gelmez. Yani siyasi güçle elde edilen şeylerin paylaşımı da var burada tabii ki. Bu olduğunu düşünüyorum ve görüyorum. Çünkü işte söylenen şeylerin hep aslında asılsız olduğu ortaya çıkıyor zamanla. Misal, Bahçeli’nin Anıtkabir’e gitmemesi, tamam sağlık nedeniyle olabilir ama resepsiyona MHP’den kimsenin katılmaması neyle açıklanır? Bu konuda kimse bir şey sormadı. Yani belki seçim sonuçları karşısında Ankara’nın, iktidarın kabul, ne diyelim ona, kabulkâr mı, artık varsa Türkçede böyle bir sözcük, olumlu tutumu… Ki ne yapacaktı? Yani olumsuz tutum alacak hali yoktu, çünkü sorumlu iktidardalar. Olumlu tutumundan kaynaklandığı yönünde duyumlar salındı ortalığa. Bu duyumları da bazı meslektaşlarımız paylaştı. Ama ondan sonra Bahçeli çıktı dedi ki, yani bu meslektaşlarımızı mahcup etti. Yani hâlbuki bu bence ayıplı bir durum. Yani gazetecilerin bu şekilde kullanılmasından vazgeçsinler en başta. Gazetecileri kullanıyorlar açıkça. Ondan sonra ‘‘hayır’’ diyorlar. Yani enteresan. Bir şey daha anımsatayım. Mesela Bahçeli’nin ‘‘Cumhurbaşkanı yardımcılarından biri Alevi, biri Kürt olsun’’ dediği söylendi. Daha sonra ama Bahçeli bunu inkâr etmedi falan. Ben de inkâr eder diye bekliyordum ama inkâr etmedi. Böyle şeyler de olabiliyor. Her zaman bu tür şeylerin, bu tür işte dolaşıma sokulan, MHP mahfillerinden dolaşıma sokulan bazı iddiaların, duyum altında, kulis bilgisi altında dolaşan iddiaların her zaman en yüksek ağız tarafından yalanlanması gerekmiyor. Ama burada öyle oldu. Çünkü demek ki mesaj yerine ulaştı ve mesaj yerine ulaştıktan sonra da en kolay şeyi yaptılar, yalanladılar. Bir şeylerin yoluna girmekte olduğunu gösteriyor. Yani buradaki anlaşmazlıkların çözülmeyecek anlaşmazlıklar olmadığını gösteriyor bize bütün bu gelişmeler.
Ruşen Çakır: İstersen yavaş yavaş toparlayalım. Son olarak şeyi söyleyeyim. Tahmin ettiğim gibi bana yönelik suçlamaların ezici bir çoğunluğu Aslantepe’de seyrettiğim maçlar. Biliyorsun HTS kayıtlarının yarısından fazlası Seyrantepe, hâttâ bazıları da bizzat Aslantepe yazıyor. Şunu özellikle vurgulamak istiyorum; benim gittiğim maçların hemen hemen hepsinde sen de vardın. Yani ucuz yırtmışsın diyelim. Ben hesapta oralarda buluşup elden para alıyormuşum biliyorsun. Ben de seni tanık göstereceğim. Vallahi maçlara nasıl geldiysek öyle gittik. Ama gerçekten tatsız bir deneyimdi. Kısa ama tatsız bir deneyimdi. Sizin zamanında yaşadığınız, Cumhuriyet‘teyken falan yaşadıklarınızın yanında bunun çok bir anlamı yok ama bir şey boyutu olduğu kesin, yani hem bize hem de bizim üzerimizden tüm medyadaki yazan çizen insanlara yönelik bir gözdağı hedeflendiği çok anlaşılıyor. Kapandı mı bilmiyorum ama cep telefonum yok. Yurt dışına çıkışım yasak. Böyle bir durumdayım yani.
Kadri Gürsel: Maalesef, yani tekrar bu mecrada da sana geçmiş olsun diyeyim izleyicilerimizin karşısında. Maalesef medyaya karşı iktidarın sürdürdüğü yargı tacizleri hukukun dışında bir yerde, siyasi bağlamda da tartışılıyor ve siyasi bağlamda ne kadar çok tartışılırsa aslında medya özgürlüğüne de o kadar zarar vermiş oluyoruz bu tartışmayla. Çünkü gazetecilerin siyasi amaçlarla iktidar tarafından yargı eliyle itilip kakılmaları, tacize uğratılmaları, ki sana yapılan tam da bu, ama sadece taciz değil, yurt dışına çıkış özgürlüğünü elinden aldılar. Diğer seninle beraber beş kişi için de durum böyle.
Ruşen Çakır: Kadri, senin bağlantında bir sorun var. Kadri, beni duyuyor musun?
Kadri Gürsel: Duyuyorum. Ben seni duyuyorum.
Ruşen Çakır: Evet, bağlantıda sorun oluyor. Onun için kesik kesik geliyor. İzleyicileri daha fazla yormadan istersen noktalayalım.
Kadri Gürsel: Anladım. Tamam.
Ruşen Çakır: Evet, ‘‘Hafta Başı’’nı burada sona erdiriyoruz Kadri Gürsel’le birlikte. Hepinize çok teşekkürler. Haftaya buluşmak üzere, iyi günler.








