Hafta Başı’nda bu hafta Ruşen Çakır ve Kadri Gürsel, CHP ve DEM Parti arasındaki ilişkileri, ara seçim tartışmalarını ve siyasi dengeleri, İran’daki savaşın risklerini ve bölgesel belirsizlikleri değerlendirdi. Çakır ve Gürsel ayrıca Yılmaz Özdil’in Sözcü TV’den istifasını da tartıştı.
Videonun özeti
- Ruşen Çakır, CHP ile DEM Parti arasındaki gerilime dikkat çekti ve DEM Parti’nin destek vermediğini belirtti.
- Kadri Gürsel, DEM Parti’nin kendine özgü siyasi hedefleri olduğunu ve CHP ile uyumunun gerçekçi olmadığını ifade etti.
- İran savaşındaki belirsizlik devam ediyor; ABD’nin sert söylemlerine İran mesafeli duruyor.
- Ruşen Çakır, Yılmaz Özdil’in CHP’ye yönelik eleştirilerinin tepki çektiğini vurguladı.
- Kadri Gürsel, Sözcü TV’nin Özdil’in iktidarı ve muhalefeti aynı anda eleştirmesini yönetemediğini söyledi.
Bilmeniz gerekenler

CHP-DEM Parti ilişkisi
Türkiye iç siyasetinde CHP ile DEM Parti arasındaki ilişkilerde yaşanan gerilime dikkat çeken Ruşen Çakır, CHP Genel Başkanı Özgür Özel’in erken seçim ve ara seçim çağrılarının DEM Parti tarafından desteklenmediğini belirtti. Çakır, DEM Parti’nin, çözüm sürecine zarar gelmesinden çekindiği için CHP ile yan yana gözükmek istemediğini söyledi.
- Yılmaz Özdil Sözcü gazetesinden de ayrıldı
- Yılmaz Özdil Sözcü TV’den istifa etti
- Yıllardır süren bekleyiş bitiyor: Sözcü TV mart ayında yayında
Kadri Gürsel, DEM Parti’nin siyasi konumuna dikkat çekerek, “DEM Parti klasik bir muhalefet partisi değil, bir dava partisidir” dedi. Gürsel, DEM Parti’nin önceliğinin kendi siyasi hedefleri olduğunu, bu nedenle CHP ile tam bir uyum beklemenin gerçekçi olmadığını söyledi. İki parti arasındaki mesafenin açıldığını belirten Gürsel, iktidarın, geçmişte oluşan muhalefet ittifakını parçalamayı başardığını söyledi.
İran savaşında belirsizlik sürüyor
Ruşen Çakır, ABD’nin İran’a yönelik sert söylemlerini hatırlatarak, “45 günlük bir ateşkes önerisi gündeme geldi ancak İran’ın buna mesafeli olduğu görülüyor” dedi. Çakır, sahada yaşanan gelişmeler ile diplomatik girişimler arasında ciddi bir uyumsuzluk olduğunu belirterek, bu aşamada kalıcı bir anlaşma ihtimalinin mümkün görünmediğini söyledi.
Kadri Gürsel ise ABD yönetiminin net bir strateji ortaya koyamadığını savunarak, “Trump yönetimi başlangıçta rejim değişikliği hedefiyle yola çıktı ancak gelinen noktada hedefler daralmış görünüyor” dedi.
İran’ın ağır askeri ve sivil kayıplar yaşamasına rağmen pazarlık gücünü koruduğunu vurgulayan Gürsel, İran’ın en büyük avantajının Hürmüz Boğazı üzerindeki etkisi olduğunu söyledi. Gürsel, bölgedeki belirsizliğin kısa vadede ortadan kalkamayacağını belirterek “ABD bir ateşkese sıcak bakabilir ancak İran’ın şartları zorlayacağı açık” dedi.
Yılmaz Özdil istifa etti
Sözcü Televizyonu’nun reytinginde ciddi bir düşüş olduğunu belirten Ruşen Çakır, Özdil’in CHP’ye yönelik sert eleştirilerinin tepki çektiğini belirtti. Çakır, “Özdil’in CHP’ye yönelik sözleri nedeniyle, kendini muhalif olarak konumlandıran insanların önemli bir kısmının Yılmaz Özdil’e karşı öfkeli olduğunu görüyorum” dedi.
Kadri Gürsel ise, “Sözcü TV bu çelişkiyi yönetemedi” diyerek, Özdil’in hem iktidarı hem muhalefeti eleştirme tarzının sürdürülemediğini söyledi. Gürsel, Yılmaz Özdil’in Sözcü TV’nin başına geldiğinde mevcut üslubuyla yapamayacağı bir görev üstlendiğini ifade etti.
Video deşifresi
Deşifreyi yayına hazırlayan: Tania Taşçıoğlu Baykal
Ruşen Çakır: Merhaba, iyi günler, iyi haftalar. ‘Hafta Başı’yla karşınızdayız. Kadri Gürsel ile bu hafta neleri konuşacağımızı konuşmaya çalışacağız. Kadri, merhaba.
Kadri Gürsel: Merhaba, Ruşen.
Ruşen Çakır: İstersen önce savaşla başlayalım. Trump geçenlerde yine tehdit etti; salı günü Hürmüz Boğazı için süre verdi. Ardından 45 günlük bir ateşkes önerisi gündeme geldi ve işin içerisinde Pakistan, Türkiye, Çin’in de olduğu söyleniliyor. Arabulucular, birtakım maddeler hâlinde bir anlaşmanın zeminini yokluyorlarmış. Ama anladığım kadarıyla, İran buna mesafeliymiş. Tabii bütün bunların hepsi örtülü bir şekilde cereyan ediyor. Trump, İran’ı Taş Devri’ne yollamaktan ve bütün köprüleri, altyapı tesislerini yok etmekten bahsetti. Ama bir yandan da, birtakım görüşmeler olduğu söyleniyor. Geçen sefer Pakistan’daki görüşmeler başlamadan bitmişti. Bayağı bir anlam atfedilmişti, ama hiçbir şey çıkmamıştı. Bir anlaşma zemini olma ihtimali var mı? Bu arada, geçen haftaya da ilginç bir şekilde, düşürülen Amerikan F-15 uçağı ve onların iki görevlisi ya da pilotu hakkındaki macera eklendi. İki taraf da kayıp pilotu bulmak için bayağı bir çaba sarf ettiler ve ABD buldu. Anladığım kadarıyla, operasyona İsrailliler de katılmış, öyle deniliyor. Herhâlde İranlılar o pilotu yakalayabilmiş olsalardı, ciddi bir şekilde bir halkla ilişkiler şovu yapacaklardı. Neyse, o defter kapandı şimdilik. Ne diyorsun? Açıkçası, bu anlaşma olayı bana çok gerçekçi gelmiyor. Bu aşamada 45 günlük ateşkese -olsa iyi olur tabii de-, İran’ın yanaşacağını ya da ABD’nin, İran’ın kabul edeceği birtakım şartlar ileri süreceğini hiç düşünmüyorum.
Kadri Gürsel: Evet. Bence burada İran, Trump yönetiminin herhangi bir geçerli opsiyona sahip olmadığının farkında ve taşlarını buna göre oynuyor. Yani kafasındaki satrancın oyun planını buna göre düzenliyor. Gerçekten de baktığınız zaman, başlangıç noktası olan şubat sonundaki hedef rejim değişikliğiydi. Rejim değişikliği olacağı, beklentinin bu olduğu açıklanmıştı. Kayıtsız şartsız teslim isteniyordu. Bütün nükleer materyali, fisil materyal dedikleri nükleer zenginleştirilmiş uranyumun hepsini vermesi, vekil unsurları desteklememesi, mevcut dış politikasından vazgeçmesi de isteniyordu. Ama günün sonunda, aradan bir aydan fazla bir zaman geçtikten sonra, artık Trump’ın şu andaki derdi, sanki bu savaşın İsrail ile ABD açısından başarısı, Hürmüz Boğazı’nın açılması olacak. Hürmüz Boğazı açılınca Trump, ‘’Tamam, ben başardım’’ diyecek; ama herkesin de gördüğü ve söylediği gibi, Hürmüz Boğazı savaştan önce zaten açıktı. Savaştan önce açık olan bir boğazın savaş yüzünden kapanmasının ardından onu açarak bölgeden çekilmek, doğrusu Trump açısından başta belirtilen hiçbir hedefe varılmamış olması anlamına geliyor. Diğer taraftan, skandal ve tarihsel bir öngörüsüzlük neticesinde İran’ın kapasitesi ve eğilimlerinin, önceden Trump yönetimi tarafından hesaplanmaması, öngörülmemesi, ki bu konuda bütün doneler mevcuttu. Bunun yapılmamasının sonucunda, “İran’ın kapasitesini tamamen aşağı çektik, düşürdük, donanmasını yok ettik. Hava kuvvetlerini, hava savunmasını yok ettik” dedikleri İran, bugün Amerika’nın Körfez’deki müttefiklerine hayatı cehenneme çevirdi ve Hürmüz Boğazı’nı kapatarak dünya ekonomisini gerçek manada bir krizin eşiğine getirdi.
Bu açıdan baktığın zaman, İran gerçekten hem askerî altyapısı hem sanayisi hem sivil altyapısıyla, üniversiteler de dâhil olmak üzere, çok ağır bir bedel ödedi. Bombalanan üniversiteler var. 30 kadar üniversitenin bombalandığı iddia ediliyor ki bunların içinde, bombalandığı, görüntülerle de kesin olan yerler var. Üniversitelerine kadar bombalanmış bir İran var. Ama buna rağmen, İran’ın elinin, Trump ve İsrail karşısında şu aşamada pazarlık kozlarının daha güçlü olduğu görülüyor. Çünkü İran da Amerika’yı ve İsrail’i, “Eğer sivil altyapımızı bombalar ve yok ederseniz, biz de aynısını Körfez’deki müttefiklerinize yaparız” diye tehdit ediyor. Körfez’deki müttefikler diye bahsettiği, en başta Birleşik Arap Emirlikleri ve Kuveyt. Katar’ın bu aralar biraz daha mesafeli durduğunu görüyoruz. Suudi Arabistan da kendisini izafileştirmeye çalışıyor. Burada en büyük hedef Birleşik Arap Emirlikleri. Onun arkasında da Ürdün var. Bu bakımdan, İran’ın, siyasi şartların kendi lehine olduğunu görmesi nedeniyle de pazarlık şartlarını sonuna kadar zorlayacağını düşünüyorum.
Bu arada, Hürmüz Boğazı kapalı değil, onu da belirtmek lazım. Trump, kendi adını verdiği Trump Social’da galiz küfürler savurduğu paylaşımında, Türkçede S harfiyle başlayan küfrü savurarak, “Açın Hürmüz Boğazı’nı” diyor. Boğaz kimine kapalı, kimine açık. Şu an boğazdan Çin’e petrol taşıyan gemiler geçiyor. Boğazdan İran petrolü geçiyor yani. Amerika Çin’e giden petrolü durdurma ve engelleme yoluna gitmiyor tabii. Çünkü Hürmüz Boğazı’nın açılmasını isteyen bir ülke var. Ama gerçekten, bu savaşın planlanmasındaki derin zafiyetin sonucunda, İran, ağırdan alıyor. Sivil altyapıyı bombalaması hâlinde ne olur? Beklenti şu yönde: Amerika ve İsrail’i sivil altyapıyı bombalarsa, yolları, enerji santrallerini, köprüleri, her şeyi, mesela su şebekesini bombalarsa ne olur? Ülke çok derin bir krize girer. Bu da İran’ı Taş Devri’ne götürmek olur. Ama yine hesaplayamadıkları bir şey var. Bu krizde en büyük acıyı İran halkı çeker. Ama bunun, rejimi zaman içinde, kendi üzerine yığılması, çökmesi sonucunu doğurması ise kesin değil. Bu, bir kumar. Bunun karşılığında rejim, Hürmüz Boğazı’nı her şekilde kapalı tutabilir. Hürmüz Boğazı’nın kapalı kalması için bu rejimin ayakta kalması da bir ön koşul değil. Yani bu rejim çökse bile, rejimin artıkları, ellerindeki güçle Hürmüz Boğazı’nı yine kapalı tutabilirler. Şu an İran’ın bu masadaki en büyük kozu, üstünlüğü, coğrafyası ve şu an coğrafyanın hâkimi olan da İran.
Masadaki diğer opsiyonlar ise karadan işgal, ki Amerika’nın bu opsiyonlar için de hazırlık yaptığını biliyoruz. Tabii bunun, önceden rızası alınmamış ve oluşturulmamış bir savaşın maliyetlerinin anormal biçimde katlanarak artmasını getirmesi kaçınılmaz. Burada İran’ın ödeyeceği can bedelini, kendi insan kayıplarını hiç umursamayacağını baştan öngörebiliriz. Bunu geçmişte de yapmıştı Irak- İran Savaşı sırasında. Kendi kayıplarını umursamayacaktır ve Amerika’ya burada verebileceği kadar ağır kayıp verdirmeye çalışacaktır. Bunu yapabilecek gücü var. Bu olduğu zaman ne olur? Trump’ın opsiyonlarının neden opsiyon olmadığını, opsiyon gibi görünen şeylerin neden opsiyon olmadığını anlatmaya çalışıyorum. Kara savaşı gerçekleştiği zaman, zaten şu an %65’e yakının onaylamadığı bir Amerika’da, Kasım’daki kongre ara seçimlerine yaklaşıldığı bir sırada, Trump’ın durumunun giderek içinden çıkılmaz bir hâle geleceğini ve kongredeki çoğunluğunu kaybetmesi hâlinde Trump’ın iktidarını da yitirebileceğini söylüyorum. Çünkü iki kanatta da, yani Senato ve Temsilciler Meclisi’nde çoğunluk demokratların eline geçerse, Trump’a karşı bir azil sürecinin başlatılması kaçınılmaz olacaktır. Bu herkesin gördüğü bir şey. Azil sürecinin neticesinde Trump gerçekten devrilebilir; yani böyle bir ihtimal var. Ve onun yerine JD Vance Başkan olabilir. Böyle şeyleri konuşmak gerekiyor aslında. Farkındaysanız, Başkan Yardımcısı JD Vance bu savaş başladığından beri köşesine çekilmiş durumda, neredeyse hiç konuşmuyor. Bu işin bütün siyasal iletişimini Hollywood filmlerindeki zorba öğrenci tipine çok uyan, fazlasıyla atipik olan Hegseth karşılıyor. Birazcık da Dışişleri Bakanı Marco Rubio yapıyor. Bu bakımdan, Trump’ın bir ateşkese hayır demeyeceğini düşünüyorum. Ama İran, ateşkesin ön koşulları açısından mümkün olan her şeyi koparmaya çalışacaktır. Şimdi gelenden geçenden para istiyor; tanker başına 2 milyon dolar. İran, Hürmüz Boğazı’nın Deli Dumrul’u oldu. Kendi kayıplarını da bu şekilde azaltmaya çalışıyor.
Tabii burada Türkiye’nin oynadığı rol önemli. Türkiye bence bu krizin başından beri gayet akılcı ve olgun bir politika izliyor, bunu teslim etmek lazım. Bölgede Mısır ve Pakistan’la beraber bir üçlü oluştu. Ben Çin’in varlığını bilmiyordum. Haberlerde görmedim, Çin’i atlamış olabilirim. Vade salı günü bitecekti, Trump bu süreyi şimdi Çarşamba’ya çekmiş. Neticede Trump’ın bu vadelerini sürekli ötelemesi, aslında elinde gerçek manada bir opsiyon olmadığının da açık göstergesi gibi duruyor.
Ruşen Çakır: Kadri, belli ki biz bu savaşı aylarca konuşacağız. Öyle gözüküyor.
Kadri Gürsel: Ruşen, bu bahsi kapatmadan bu sözün üzerine, çok özür dileyerek araya gireyim. Savaşı aylarca konuşmayabiliriz, ama burada İsrail’in istediği şey, İran’ın, aynen Irak ve Suriye gibi, Lübnan gibi, canı istediğinde çekip vurabileceği bir çökmüş devlet hâline gelmesi. İran zaten bu noktaya doğru yaklaşıyor. Ama bu bir savaş olmayacaktır. İşler normale dönmeyecek. Hiç zaman 28 Şubat öncesine dönmeyeceğiz. Fakat klasik manada bir savaş görünümü tablosu da olmayabilir. Ama burada, tam da İsrail’in istediği şartlar oluşacak gibi görünüyor bana. Özür dilerim. Devam edebiliriz.
Ruşen Çakır: Şu anda Cumhuriyet Halk Partisi Genel Başkanı Özgür Özel, DEM Parti ziyaretinden sonra açıklama yapıyorlar. Ara seçim ya da erken seçim, ikisi de telaffuz ediliyor. Bu, Özel’in bu bağlamda yaptığı ilk ziyaret. Başka partileri de gezecekmiş ve en son da Numan Kurtulmuş’tan randevu isteyecekmiş. Ara seçimle ilgili 22 istifa gerekmediğini, şu an boş olan 8 milletvekili koltuğu için seçim yapılabileceğini söylemiş. Ama hatırlarsın, Cumhuriyet Halk Partisi geçen hafta ilk ara seçim çağrısını yapınca, DEM Parti sözcüsü Ayşegül Doğan, Türkiye’nin gündeminin demokratikleşme olduğunu, seçim muhabbetinin başlaması hâlinde demokratikleşmenin konuşulamaz olacağını söyleyip bayağı bir mesafe almıştı. Bu, CHP çevrelerinde rahatsızlık yaratınca, ardından Eş Genel Başkan Tuncer Bakırhan, ‘’CHP’nin bu çağrısını anlamak lazım. Üzerlerinde baskı var’’ gibi bir şeyler söyledi. Açıkçası, CHP ile DEM Parti ilişkisi konusu çok ilginç bir şekilde seyrediyor. Nitekim bugün Ümit Özdağ, galiba Nefes gazetesine konuşmuş. CHP’nin DEM Parti ile arasının açılmasının da kaçınılmaz olduğunu görerek, CHP’yi çağırıyor. Yeni ‘’Kuvâ-yi Milliye İttifakı’’ diye bir çağrı yaptı. CHP 2023 Cumhurbaşkanlığı seçimlerine DEM Parti’nin örtülü desteğiyle girmişti. 2024’te de yerel seçime, bazı yerlerde ‘’Kent Uzlaşısı’’ ile girmişti, o yüzden soruşturma açılmıştı. Sürecin gelişmesiyle birlikte, bu ‘’Terörsüz Türkiye’’ ya da ‘’çözüm süreci’’ nedeniyle DEM Parti, CHP ile çok fazla yan yana gözükmek istemiyor demeyeceğim de, gözükürse, sürece halel geleceğinden çekiniyor. Böyle ikili bir durum var. Ne yapacaklarını şaşırmış durumdalar. Bir taraftan, en son 27 Mart’ta 5 saatlik bir İmralı görüşmesi oldu ve orada Pervin Buldan, “Artık karar aşamasındayız. Kanunların çıkmasını bekliyoruz. Bunları tartışıyoruz” açıklamasını yaptı. DEM Parti’nin beklentisi çok açık; yasal düzenlemeler. Yani böyle bir durumda, DEM Parti’nin CHP’nin bu çıkışına destek vermesi çok mümkün değil. Böyle ikircikli bir durum var. Sen ne dersin?
Kadri Gürsel: DEM Parti açısından şaşırtıcı bir durum yok ortada. Bu partinin yaşadığı tecrübeler çok önemli. Özellikle 2015’te Selahattin Demirtaş’ın Eş Genel Başkanlığı sırasında, seçimlerin öncesinden başlayarak yeni bir şey denediğini hatırlamamız lazım. Burada tabii ki 2015’teki seçimleri kastederek konuşuyorum. Partiyi Türkiye Partisi yapmak, buradan bir açılım, partiye yeni bir yol oluşturmak, böyle bir yaşam alanı oluşturmak ve oradan aldığı güçle parlamentoda ve Türkiye siyaset sahnesindeki gücünü, konumunu daha da pekiştirmek gibi bir hedef güdüyordu. Güttü, fakat bu hedefin sonucu, 2016’dan sonra, başarısız darbe girişimi de fırsat bilinerek, ağır bir baskı kampanyası olarak döndü kendisine. Aslında bu, 2015’te çatışmasızlık durumunun sona erdirilerek, yeniden çatışma fazına geçilmesi ile başladı. 2016’da da Selahattin Demirtaş’ın tutuklanması, hapse konulmasıyla aslında DEM Parti’nin Türkiye Partisi olma stratejisi de büyük ölçüde çöktü, yara aldı. Daha sonra, 2023 ve 2024’teki girişimler, 2024 Ekim’inde, Bahçeli’nin sürecin başladığını ilan eden o sembolik hareketine kadarki dönemde, muhalefetle olan ilişkisi, aday göstermeme, Kent Uzlaşısı vesaire şeklinde taktiksel planda devam etti.
Aslında şunu kabul etmek lazım: DEM Parti, baştan itibaren bu siyasi hareketin legal plandaki aldığı son isim. Ondan önce, 90’ların başından beri sürdüre geldikleri pek çok isim var. DEM Parti’ye kızmamak açısından, bir tarihsel gerçeği teslim etmek lazım; ona göre bakmak, anlamlandırmak lazım. Ben kızmıyorum. ‘’DEM Parti, CHP’nin başına bunlar gelirken uzaktan izlemekle yetiniyor. Destek olmuyor CHP’ye. Orada bir muhalefet ittifakı, bir dayanışma sergilemiyor’’ deniyor. Çünkü bunun bir nedeni var. DEM Parti, bir Türkiye Partisi değil. Hatta DEM Parti, klasik anlamda, Türkiye’deki siyasetin denkleminde, o ikilem içindeki bir muhalefet partisi değil. İktidar ve muhalefet ikilemi içinde, muhalefet tarafında yer alan klasik bir muhalefet partisi de değil. DEM Parti’nin amacı, Türkiye’de iktidara gelmek, iktidar ortağı olmak ve Türkiye’yi yönetmek değil. Davası olan birkaç parti var Türkiye’de. DEM Parti bir dava partisidir ve DEM Parti, Kürdistan davasını güden, yürüten bir partidir. Bu bakımdan, DEM Parti’nin öncelikli olarak, kendisinin menfaatinin nerede olduğunu tayin ederken bakacağı, kerteriz alacağı şey, Kürdistan davasına neyin hizmet ettiği, neyin şu aşamada hizmet etmediğidir. Şu an bu Kürdistan davasına, DEM Parti’nin, mevcut iktidarla girdiği süreç ilişkisi hizmet ediyor. Çünkü bu süreç ilişkisinin sonucunda hem binlerce PKK’lı mahpusun rehabilitasyonu ve belki serbest bırakılması söz konusu olacak. Hem Öcalan’ın tanınmış bir statüsü olacak hem de anayasal olmasa da Kürtler bazı haklara sahip olacaklar. Belki ikili düzen de oluşabilir. Ne olacağını, bunun nasıl gelişeceğini bilemiyoruz; bazı haklara sahip olacaklar. Bunun DEM Parti açısından ıskalanabilecek bir durum olmadığını görüyoruz. İktidarın, karşılığında DEM Parti’den istediği şeyler var; önümüzdeki seçim döneminde bir anayasa değişikliğinden başlayıp, iktidarın istediği ve uygun bulduğu anda Türkiye’yi bir erken seçime götürmek hususunda destek vermek olabilir. Bir de tabii, konunun Ortadoğu coğrafyasında, Ortadoğu jeopolitiğini ilgilendiren bir tarafı var. Konuyu çok dağıtmayayım.
Bu bakımdan, Özgür Özel, bu konjonktürde DEM Parti’den istediği desteği hiçbir zaman bulamayacaktır. Olmayacak bu. Zaten sen de söyledin; Ayşegül Doğan’ın ‘’demokratikleşme olurken seçim olmaz’’ gibi bence çok saçma bir ikilem kurması… Demokratikleşmeye niye engel olsun seçim? Demokratikleşme olursa iktidarın oyları mı düşecek? Bundan mı korkuluyor, çekiniliyor? Bu da tabii yine, ‘’Demokratikleşme zemininde seçim olmaz. Erken seçimi tartışamayız’’ gibi, aslında pekâlâ CHP’nin mutlak butlan beklentisine karşı düşündüğü, geliştirmeye çalıştığı hamlenin önünü kesen bir yaklaşım. Öyle olunca da zaten, Cumhuriyet Halk Partisi ile DEM’in çıkarları burada ayrışıyor.
Ben en başından itibaren şunu söylüyorum ve düşünüyorum: Bu süreç, Kürt sorununun çözümü konusunda, Türkiye’nin, kimsenin reddedemeyeceği acil çıkarları, acil ihtiyaçları bir yana, ki bu acil ihtiyaçlar, 40 yıldır hep acil ihtiyaç olarak bir kenarda duruyor, bunu da söylemek lazım. Türkiye’nin bu acil ihtiyaçlarını öteleme ve oyalama lüksü ve gücü var. Öyle bakalım buna. Sonuçta DEM Parti’nin Ankara’dan beklentisi, PKK’nın rehabilitasyonu, PKK sorununun çözülmesi, haklar vesaire olunca, hâliyle böyle bir beklentinin karşılanması için bir süreç ortaya konuluyor. Ama bu sürecin de bir amacı var. O amaç da, Türkiye’de 2015’ten 2024’e kadar devam eden -hatta Gezi’den itibaren de alabiliriz bunu, orada başlıyor- Türk-Kürt dayanışmasını, muhalefet dayanışmasını ve bu ittifak oluşturma tecrübesini bölmek. Şöyle bağlayacağım: İktidarın amacı, Cumhuriyet Halk Partisi’ni ‘’hallederken,’’ Cumhuriyet Halk Partisi’ni siyaset yapamaz hâle getirmek, Cumhuriyet Halk Partisi’nin adaylarını içeri atmak, hatta Cumhuriyet Halk Partisi’ni bugünkü hâliyle seçime dahi giremez hâle getirmeye uğraşırken, ki mutlak butlan odur, onun yanında bir Kürt partisinin de onunla birlikte bir ittifak tablosu içinde yer almasını istemezdi. Yani öncelikle bu ittifak yapısını, bu işbirliğinin zeminini ortadan kaldırmak için, biriyle savaşırken diğerini yanına çekmek istedi ve bunda da başarılı oldu. İktidar burada başarılıdır; iktidar, 2015 ile 2024 arasında oluşmuş, birçok kez denenmiş ve başarılı olan Türk-Kürt muhalefet ittifakını parçalamıştır, bölmüştür. CHP, DEM’den beklentilerini alamayacaktır, karşılayamayacaktır. Burada ‘’CHP ezilirken, dağıtılırken, DEM Parti CHP’ye hiç destek vermedi’’ diye DEM’i kınamak da gerekmiyor. Anlamsız. Çünkü DEM’in fıtratı belli, yapısı belli. DEM Kürdistan davasını güden bir partidir. Bu davayı ilerletecek her türlü fırsata el verir; buna olumlu bakar. Şu anda buna olumlu baktığı bir fırsat vardır ve bu kendisi açısından çok ciddi bir fırsattır. Cumhuriyet Halk Partisi burada kendi kaderiyle baş başa kalacak, kendi mücadelesini yürütmek zorunda kalacak. Kürt partisinden herhangi bir destek alabileceğini zannetmiyorum. Çünkü iktidar, 2015-2024 arasında, özellikle 2015’ten sonra, bir taraftan, o zamanki HDP’ye, yani Kürt siyasi hareketinin legal kanadına yüklenirken, diğer taraftan da bunun, CHP ile HDP arasında ne kadar arızi de olsa bir ittifak ilişkisine yol açtığını gördü ve bu ittifak ilişkisini parçaladı ve başarılı oldu.
Ruşen Çakır: Kadri, CHP demişken, Veri Enstitüsü’nün bir araştırması yayınlandı, ona biraz değinelim. Veri Enstitüsü’nü bilmeyenlere hatırlatalım: Bekir Ağırdır’ın Konda Araştırma’dan ayrıldıktan sonra bir grupla beraber kurduğu bir kurum. 19 Mart’ın hemen sonrasında bir araştırma yapıyorlar ve bir yıl sonra yeni bir araştırma yapıyorlar. Bir aksilik olmazsa, Veri Enstitüsü’nün direktörüyle yarın bir yayın yapacağım. Orada da uzun uzun konuşacağız. Araştırma, bir yıl içinde kamuoyunun duygularındaki bazı değişimleri aktarıyor. Özellikle öfke, endişe, olaya anlam yükleme, adalet, ifade özgürlüğü konularında çok ilginç bulgular var. Senin gözlemlerinle uyuşuyor mu bunlar?
Kadri Gürsel: Az çok uyuşuyor. Benim gözlemlerim de şöyle: Son bir yıldır karşılaştığım, sohbet ettiğim insanlar genellikle CHP seçmeni. Bir kabullenmişlik duygusu var ve bu kabullenmişlik duygusu için de genel olarak söyledikleri şu: ‘’Artık sağlığımıza, ailemize, işimize, gücümüze bakalım. Elbette bu dönem de geçecek. Ama bu aşamada maalesef elimizden bir şey gelmiyor. Yaptığımız işi en iyi şekilde yapmaya devam ederek hayatımızı sürdürelim. Bu arada önümüze çıkan vatandaşlık görevleri neyse, gidip oy veririz.’’ Yani aslında yaygınlaşan bir kabullenmişlik ve teslimiyet var. Ben bunu genellemiyorum, ama benim genel olarak toplumda, gittiğim restoranlarda garsonlarla konuşurken de aldığım izlenim, kendi sosyal çevremden de aldığım izlenim bu. Fark etmiyor bu, böyle. Sen tek tek verileri sıralamadın. Bunu ben de yapmayacağım. Ama bu araştırmanın ortaya koyduğu verilerden, hareketle yazılmış bir yazı var. Bu yazıda ortaya konulan düşünce, ‘’CHP’ye karşı sürdürülen bu operasyon tamamen siyasidir’’ diyenlerin oranında dramatik bir düşüş olması. ‘’Hukukidir’’ diyenlerin oranında da neredeyse iki katına yakın bir artış söz konusu. Bir yıl önce, Mart 2025’te ‘’hukukidir’’ diyenler %12’ymiş. Sonra %21’e çıkmış. Öyle bir artış var.
Baktığın zaman, aslında genel olarak sadece İmamoğlu’na değil, Cumhuriyet Halk Partisi’ne karşı sürdürülen tenkil harekâtına, en son Bursa Büyükşehir Belediye Başkanı’nın da gözaltına alınarak tutuklanması eklendi. Bunun, İmamoğlu’na karşı sürdürülen harekâtın çok ötesine geçtiğini, CHP’nin tasfiyesine yöneldiğini, dolayısıyla da CHP tasfiye edilirken de, genel, büyük muhalif kamuoyunda yarattığı duygulanım ve yeni düşüncelerin de tabii ki karamsar düşünceler olabileceğini kabul etmek gerekiyor. Şu açıdan: Cumhuriyet Halk Partisi’ne karşı sürdürülen tenkil harekâtının, Türkiye’de iktidarın ve siyasal değişimin seçimler yoluyla gerçekleşebileceğine olan inancı bir hayli azalttığını gösteriyor bize. O yazıda da belirtildiği gibi, insan alışan bir varlık; her şeye alışıyor. Ama sadece bu değil. Aslında yazıda bu hiç belirtilmemiş, ama benim uzun zamandır düşündüğüm şeyden hareketle bu yazıya da verdiğim reaksiyon şu: Türkiye’de insanlar, seçimlerin, iktidar değişiminin ve siyasal değişimin, dolayısıyla da sorunların çözümünün bir aracı olmaktan çıktığını, çıkmakta olduğunu büyük ölçüde görüyorlar ve duygu ve düşünce hallerini bu şartlarda kendilerine daha fazla zarar vermeyecek nispette gözden geçiriyorlar; bu nispete çekiyorlar. Belki bunlardan bazıları, artık bu operasyonun hukuki de olabileceğini düşünme konforuna, kendilerini bu konforlu alanda yaşamaya alıştırıyorlar. Baskı rejimi yeni bir aşamaya geçti ve bu, yeni bir iklim yarattı. İnsanlar bu yeni iklimde, çalışmanın, aileleriyle yaşamlarını sürdürmenin, esenliklerinin, işlerinin, güçlerinin, sağlıklarının peşinde koşmanın, kısacası hayatlarını sürdürebilmenin gailesi içinde, kendilerine de çok zarar vermeden, ruhlarını tamamen yiyip bitirmeden, biraz da kendilerini aldatarak yaşamanın bir yolunu arıyorlar. Benim kanaatim bu.
Sen yarın Veri Enstitüsü’nün direktörüyle bir söyleşi yapacağını söyledin. Bundan önce, bu enstitünün yaptığı araştırmanın açıklanan sonuçları açısından çok büyük bir eksiklik ve çok büyük bir zaaf var. O da şu: Bu araştırma, parti seçmenlerine göre dağılımları ve kırılımlarını vermiyor. Yani İmamoğlu’na karşı düzenlenen operasyondan başlayarak, CHP’ye karşı düzenlenen bu operasyonların tamamen siyasi olduğunu düşünenlerin oranı, bir yıl önce çok yüksekmiş. Bu yüksek oranı oluşturanların ne kadarı CHP’li ne kadarı AKP’li ne kadarı MHP’li, partilere göre dağılımı nedir? Şimdi bugün gelinen noktada, ‘’Bu operasyonlar hukuki de olabilir’’ diyenler… Bu, iddialara gerçeklik atfetmektir. ‘’Bu iddialar çok da mesnetsiz değilmiş’’ gibi düşünmeye başlamak ya da iktidarın değişmeyeceğini görüp samimi de olmamakla birlikte, düşüncesini değil ama tutum alışlarını Türkiye’nin bu yeni gerçekliğine göre revize etmektir. Bu da öyle. Bir parantez açayım burada: Taşrada yapılan sokak röportajlarında, “Enflasyonun sebebi Kılıçdaroğlu” diyen dedeler, nineler vardı ya, bu da onun gibi bir şey. Onlar çok ekstrem örnekler ama ‘’Enflasyonun nedeni Kılıçdaroğlu’’ demekle bu da aynı şeydir aslında. Yani ‘’bu operasyon hukuki olabilir, hukukidir’’ diyenlerle, ‘’enflasyonun nedeni Kılıçdaroğlu’’ demek, öz itibariyle farklı değildir. Burada bir samimiyetsizlik olduğunu iddia edebilirim. Ama samimiyetsizlik de, düşündüğünü söylememek veya düşündüğünün tam tersini söylemek de, var kalmanın, baskı rejimleri altında hayata tutunmanın bir yolu. Ahlâken sorunlu, fakat insana özgü bir şey aynı zamanda. Bunları ölçümlemek için, bu verilerden hareketle sağlıklı bir analiz yapabilmek için, böyle düşünenlerin partilere göre dağılımını bilmemiz lazım. Sana tavsiyem, yarın yapacağın yayında partilere göre dağılımını da sorman. Sormamışlar mı, sordular mı, yoksa açıklamıyorlar mı? Asıl o bence; haber bu yani. CHP’de, ‘’Bu olaylar galiba hukukidir’’ diyenlerin oranı ne kadar artmış? Artmış mı? Ne olmuş? Öfkeli CHP’lilerin oranı ne kadar azalmış? CHP’de öfke azalması mı var?
Tabii diğer taraftan da, son bir yıl içinde yaşananları ve iktidarın medyaya olan tahakkümünü, Türkiye’deki medyanın nicel olarak %90’ından fazlasını kontrol ediyor olmasını ve sözde muhalif olarak görülen medyanın da bir ölçüde dolaylı yoldan kontrol edildiğini görüyorum. Sonuçta, hiç de iç açıcı bir tablo yok. Bir dipnot da ekleyeyim: Bu duygulanım ve düşünce tarzının değişmesinin nedenleri arasında, mesela Uşak Belediye Başkanı’nın Ankara’da peştamalla alınması, bir otelde sevgilisiyle tabiri caizse basılarak gözaltına alınıp, sonra tutuklanması ve toplumun buna verdiği tepki böyle olmasaydı, acaba hemen bunun ardından Bursa gibi Türkiye’nin çok önemli bir şehrine yönelik operasyon bu kadar kısa bir süre içinde gündeme alınabilir miydi? Gerçekleştirilebilir miydi? Bu da, cevap bekleyen bir soru. Bence onun da etkisi oldu ve bunlar hep böyle damlalar halinde birikiyor, birikiyor, birikiyor. Medyanın hem dezenformasyonda hem propagandada hem de haber karartmasında, doğrunun ve gerçekliğin bastırılmasında ne kadar önemli olduğunu da son bir yıl içinde yaşadık, gördük. Muhalefet seçmeni zaten bir fanusa kapatılmıştı. Bu fanus giderek küçülen, kalınlaşan bir fanus; çok kalınlaşıyor.
Ruşen Çakır: Hazır medyaya gelmişken, günün olayıyla bitirelim. Yılmaz Özdil, yanılmıyorsam 4 ay sonra Sözcü TV Medya Grubu’ndaki görevinden istifa etti. İlk başta da o başındaydı, kısa bir süre sonra gitmişti. Şimdi tekrar gitti. CHP ile sorun yaşadı. Ama esas olarak benim bildiğim, Sözcü TV’nin reytinglerinde çok ciddi bir düşüş varmış. Şimdi ne olacak belli değil, ama Özdil gitti. Özellikle CHP’den iki yöneticiyi, Burhanettin Bulut ve Gökhan Günaydın’ı, kendisine yönelik açıklamaları nedeniyle hedef gösterdi. Gazetede yazacak mı bilmiyorum, ama televizyonu bıraktı. Gün boyu, sosyal medyada bununla ilgili bir yığın yorum var. Muhalif olarak kendini konumlandıran insanların önemli bir kısmının, CHP’ye yönelik sözleri nedeniyle Yılmaz Özdil’e karşı öfkeli olduğunu görüyorum. En son “Papa’nın Müslüman olma ihtimali, Özgür Özel’in CHP’yi başarıya götürme ihtimalinden fazladır” demişti. Ne dersin?
Kadri Gürsel: Yılmaz Özdil’in ikinci gidişi bu. Yeats’in ‘’İkinci Geliş’’ diye bir şiiri vardır. Bu da, Özdil’in ikinci gidişi. İki kere geldi, iki kere gitti. Ve gidişi, hep muhalif olarak bilinen Sözcü TV kanalında, aslında Sözcü TV‘nin iktidarla münasebetlerini faş eden yaklaşımları ve tutumları nedeniyle oldu. Burada, Sözcü TV bu çelişkiyi yönetemedi. Yani Yılmaz Özdil Sözcü TV‘nin başına geldiğinde, aslında mevcut üslubuyla yapamayacağı bir görev üstlenmişti bence. Görevi, Sözcü TV‘yi günümüz Türkiye’sinin merkezine doğru biraz çekmekti. O merkez de zaten iktidar oluyor. Merkez iyi bir şey değil aslında. İktidara yaklaştırmak, iktidardan ziyade, CHP eleştirileri yapmak. Arada bir iktidara Yılmaz Özdil’in üslubuyla ‘’çakıp,’’ ama CHP’ye de en kritik anlarda ve en hassas vuruşları yaparak çakmayı ihmal etmemek. Bu, böyle bir şey. Ben iktidarın Yılmaz Özdil’e, ‘’İktidarı eleştirme demiyorum, eleştir, ama bizim en ihtiyacımız olduğu zamanlarda CHP’ye de en kritik ve hassas dokunuşlarla çak’’ diye bir telkinde bulunmak isterdi diye düşünüyorum. Bulunmuştur demiyorum, çünkü bilmiyorum.
Bir anekdot anlatayım. 2015 seçimlerinden önce, mart ayında, Erdoğan Demirören beni makamında kabul etmişti. Orada, “Seçimlere kadar yazma” demişti bana. Ben bunu kabul etmedim. Maaşımı alacaktım, ama yazmayacaktım. Yani maaşım, beni susturmak için verilmiş bir rüşvete dönüşecekti. Ben bunu kabul etmedim. O konuşmanın amacı oydu: ‘’Sen en iyisi, 2015 Haziran seçimlerine kadar yazma.’’ Ben, böyle bir şeyi kabul edemeyeceğimi söyledim. Demirören’e şunu sordum: “Peki biz iktidarı hiç mi eleştirmeyelim?” Şöyle yaptı. Şimdi bunu bir jestle anlatmak zorundayım. Başparmağıyla işaret ve orta parmağını birbirine sürterek, “Eleştirin de, tatlı tatlı eleştirin. Yani kıvamında olsun, tatlı olsun, bir yağın akıcılığını ölçer gibi tatlı tatlı eleştirin” dedi. Aslında Sözcü TV bence, muhalefetmiş gibi yapmayı denedi. Ama Yılmaz Özdil gibi, sokak üslubuyla konuşan, sokak üslubuyla yazıp çizen bir adamın, diline de hâkim olması gerekiyordu. Diline hâkim olamadı Yılmaz Özdil. Çünkü ülkemizdeki baskı ortamı şöyle bir şey buyuruyor kimisine: ‘’İktidarı eleştirirken tatlı tatlı eleştireceksin, ama muhalefete çakarken de güm diye çakacaksın.’’ Aslında adamın arzusu, hem iktidara hem muhalefete güm diye çakmak. Belki sadece iktidara çakmak. Bilemiyorum, içini okuyamam. Ama onu yapamıyor. İktidara güm diye çakamıyor. Fakat muhalefete güm diye çakabiliyor. Çünkü karşılığı yok. Yok muymuş? Varmış. O zaman da muhalif toplumun baskısı, kamuoyunun baskısı sonucunda reytingler düşüyor, istifa etmek zorunda kalıyorsun. Söyleyeceklerim bu kadar. Bunu da, senden aldım. Ağzımdan öyle çıktı. Bir daha kullanmam.
Ruşen Çakır: Tamam. Bu arada, İsmail Saymaz, Yılmaz Özdil’in köşe yazarlığını da bıraktığını yazmış.
Kadri Gürsel: Kendisi bilir. Yılmaz Özdil’le olan problem şu: Muhalif toplum, Kemalistler, Atatürkçüler tarafından Yılmaz Özdil Atatürk istismarcısı olarak kodlandı. Böyle iki farklı kalite kitaplar falan. Bir yere kadar aldatabilirsiniz insanları. Her şeyi yemez insanlar. Orada notunu kırdılar Yılmaz Özdil’in. Kredisini tüketti ve sonuçta olacaklar olmuş diyeyim. Ne diyeyim başka? Yolu açık olsun.
Ruşen Çakır: Evet. Söyleyeceklerimiz bu kadar diyelim. ‘Hafta Başı’nı burada noktalıyoruz. İzleyicilerimize çok teşekkürler. Haftaya tekrar görüşmek üzere, iyi günler.







