Cevat Düşün yazdı: Devlet Bahçeli’nin kakistokrasi rejimine karşı devrimci ve cesur mücadelesi 

Kakistokrasi, en liyakatsiz, en ehliyetsiz, ahlaken en zayıf kişilerin yönettiği rejim demektir.

Yunanca kakistos (en kötü) + kratos (yönetim) kelimelerinden gelir. Yani ülkenin en kötülerin, en yetersizlerin eline kaldığı yönetim biçimi anlamına gelir. Siyaset çoğu zaman kelimelerin gölgesinde dolaşır; ama milleti asıl değiştiren, görünmez olanın sessiz gücüdür— kalbin kendine mahsus doğruluğu, vicdanın zamanla ağırlaşmış bilgeliği. Devlet Bahçeli bugün, siyasetin gürültüsünden çok bu içsel ahlaki sesini duyurmuştur. Bu, yalnızca bir tavır değil; barışa doğru aralanmış bir kapı, milletin yorgun kalbine uzatılmış bir sükûnet ve toplusal huzur çağrısı ve girişimidir.

Devlet Bahçeli İmralı'ya gitmek istedi
Cevat Düşün yazdı: Devlet Bahçeli’nin kakistokrasi rejimine karşı devrimci ve cesur mücadelesi 

Bazı davranışlar vardır ki tarihin sonucuna değil, ruhun asaletine yazılır. Bahçeli’nin son bir yılda sürdürdüğü ezber bozucu çaba, birlik ısrarı, kakistokrasinin karanlığına karşı direnen o sessiz cesaret, şimdiden kalplerde bir nişane, geleceğin hafızasında ahlaki bir işaret hâline gelmiştir. Ve insanlık kadim bir hakikati hep tekrarlar: Gerçek erdem, bazen büyük zaferlerde değil; sessizce, doğru anda barışın kapısını aralayabilme cesaretli eyleminde gizlidir. Siyasetin bazen kimi anları vardır ki, yalnızca bir açıklama olarak kalmaz; bir ülkenin vicdanına, tarihine ve geleceğine yazılan moral bir büyük maddi ve manevi kalkınma oluşturacak paradigmaya dönüşür. Devlet Bahçeli’nin yıllardır kakistokrasinin — yani devletin, liyakatsizliğin, ihtirasın ve kirli hesapların eline düşmesine — karşı yürüttüğü mücadele ile Meclis’te sarf ettiği şu sözler:

“Gerekirse üç arkadaşımı alır, İmralı’ya giderim.” 

Bu sözler sadece bir siyasi tavır değil; devletin onurunu, toplumun huzurunu ve barışın ihtimalini koruma iradesinin kararlı  ve yüksek sesle dışavurumudur. 

Kötülüğün yerleştiği düzene ahlaki bir itiraz

Kakistokrasi bir yönetim arızası değildir; devletin damarlarına sızan, toplumu kendi kötülüğüne alıştıran, ahlaksızlığı normalleştiren yoz bir akıldır.

Bu kirli düzen;

liyakati küçültür,

adaleti zayıflatır,

erdemle alay eder,

yurdu yavaşça içten çürütür.

Bahçeli’nin kakistokrasiye karşı mücadelesi tam da burada özel anlam bulur: Devletin vicdanını kirli ellerden temizlemek, yönetimi yeniden ahlakın, düzenin ve hakkaniyetin yuvasına dönüştürmek. Bu duruş, siyasal rekabetin değil, ülkenin ruhuna duyulan saygının bir ifadesidir.

Kürt meselesinin çözümünü engelleyen karanlık güçlere meydan okumak

Kürt meselesi, etnik bir kimlik tartışmasından çok daha ötedir; aynı vatanı paylaşma iradesinin ve kardeşliğin tarihsel sınavıdır. Her dönemde, bu meseleden siyasi çıkar devşiren karanlık odaklar oldu. Her çözüm ışığı, bu odakların iktidar alanından tehdit olarak görüldü. Her barış umudu, kirli ve kanlı ellerce karartıldı.

Bahçeli’nin kararlı duruşu burada berrak bir misyona dönüşür:

“Bu topraklarda barışı bozan her el, milletin geleceğine uzanan karanlık bir gölgedir.” Bu, Anadolu gençlerinin umudunu karanlık senaryolara kurban etmeye karşı yükselmiş sahici bir devlet aklıdır ve eylemidir. 

“İmralı’ya giderim”: Cesaretin en saf, en vicdani hâli

Siyasette bazı sözler vardır ki sadece duyulmaz; kalpte bir sarsıntı yaratır,  toplumun bilinçaltında derin iz bırakır. Bahçeli’nin “Gerekirse İmralı’ya giderim” çıkışı da böyledir.

Bu söz; 

bir öfke değil, 

bir gösteri değil,

bir güç gösterisi değil;

tam tersine devlet sorumluluğu, barış etiği ve tarihsel bilinç taşıyan cesur bir iradedir.

Ahlaki derinlik

Devlet adamlığı bazen en zor kapıları çalmayı göze almaktır.

Bahçeli’nin sözleri şunu anlatır: “Bu milletin yarasına uzak durmam. Barış için gerekirse en ağır yolu yürürüm.” Barış, korkakların değil; kırılganlıklarını aşabilen cesurların işidir. Bu söz, devlet aklının insana yöneldiğini hatırlatır: “Devlet, düşmanla değil; insanla konuşur.” İmralı yalnız bir yer, ada, coğrafya değil; Türkiye’nin acılarının, umutlarının ve kırgınlıklarının sembolü haline dönüşmüştür.

Bir devlet adamının “İmralı’ya giderim” demesi, geçmişin yaralarına el uzatması ve geleceği onarma iradesi göstermesi demektir. Bahçeli’nin kakistokrasi karşıtı mücadelesiyle “İmralı’ya giderim” çıkışı aslında aynı hedefte birleşir: Devleti kötülükten arındırmak, milleti barışa yaklaştırmak, milliyetçiliği çatışmanın değil barışın diliyle yeniden kurmak. Ve burada önemli bir gerçek daha var: Bahçeli’nin bu değerli duruşu ve çağrıları, eski sözde ülküdaşlarının ondan uzaklaşmasıyla değil, tam tersine, onunla aynı çizgide kalmalarıyla anlam kazanır. Zira Bahçeli’den uzaklaşmak; milliyetçiliğin ahlaki omurgasından, barışın devlet aklından, kakistokrasiyi reddeden duru ilkeden de uzaklaşmak demektir.

Türkiye bugün sadece siyasi bir eşiğin değil, ahlaki bir dönüm noktasının üzerindedir. Kakistokrasi, yıllarca topluma “kötülüğe alış” diyen bir karanlık ördü. Bahçeli’nin duruşu bu karanlığa karşı yükselen bir vicdan çağrısıdır: Devlet, kötülüğün değil; vicdanın yuvasıdır. Yarayı kapatmak için atılan her adım, Meclis’te kurulan komisyonun Öcalan’a gitme talebi, ülkeye duyulan sevginin en nazik hâlidir. Ve unutulmamalıdır: Kakistokrasi, en kötülerin gücüyle değil; en iyilerin suskunluğuyla büyür. Söz alan her vicdan, barışı savunan her yürek, bu suskunluğu bozar. Bahçeli’nin çıkışları tam da bu nedenle, Türkiye’nin geleceğine yazılmış cesur, duygulu, ahlaklı , devrimci ve romantik bir  duruştur.

Sonuç: Barış, kalpte başlar 

Barış, yalnızca silahların susması değildir; kalplerin yeniden konuşmasıdır. Gerçek bir devletin gücü, silahlarında değil; adaletinde ve merhametindedir. Tarih bize açıkça gösteriyor: Adalet ve merhameti merkezine almayan hiçbir devlet, kalplerde hüküm süremez.

Bugün dünya, adaletin yorgun, merhametin suskun, barışın ise anlamını yitirdiği bir çağdan geçiyor. İslam coğrafyası bir zamanlar “rahmetin medeniyeti” iken, artık öfkenin, kinlerin ve intikamların gölgesinde kalmış durumda. Oysa barış, Kur’an’ın özüdür; Rahman ve Rahim olan Allah’ın iki sıfatı, insan kalbinin iki kanadıdır. Gerçek İslam ahlakı, gücü kutsamaz; merhameti yüceltir. Peygamber, Mekke’yi fethettiğinde affı seçti, Hudeybiye’de geri çekilmek insanlık adına atılmış en ileri adımdı. Aliya İzzetbegoviç’in de işaret ettiği gibi, Müslüman olmak sadece ibadet değil; zulme karşı adaletle direnebilmektir.

Barış, politik masalarda değil; kalplerde başlar. Bir annenin duasında, bir çocuğun tebessümünde yaşar. Bir ülke önce ahlaken dağılır, sonra coğrafi olarak. Bu nedenle barış, önce bir ahlak devrimidir. Ahi Evran’ın “kardeşlik ahlakı”, Yunus Emre’nin “yaratılanı sevme” felsefesi, Spinoza’nın “Anlamak, affetmektir” sözü ve Mevlânâ’nın “Sevgide güneş gibi ol” çağrısı, aslında aynı hakikatin farklı dilleridir: Aklın merhameti ve kalbin bilgeliği.

Barış bir lütuf değil, bir cesarettir. Susmanın değil, konuşmanın; korkunun değil, anlayışın dilidir. Bir ulus, kendi geçmişiyle yüzleştiğinde değil, kendini affettiğinde olgunlaşır. Bugün hem devletin hem toplumun ihtiyacı, yeni bir “ahlak dili”dir; çünkü adaletin olmadığı yerde inanç da huzur bulamaz.

Ve unutmayalım: kalpler arınmadan ülkeler arınmaz. Nurettin Topçu’nun dediği gibi, “Bir insanın kalbini kazanmak, bir ülke fethetmekten daha büyüktür.”

Kemal Pir’e ithaf

Bu yazıyı, 1982’de Diyarbakır Cezaevi’nde insanlık dışı işkencelere karşı direnerek , ölüm orucunda hayatını Kürt halkı ve Anadolu halklarının özgürlük ve adalet mücadelesi uğruna adayan Laz-Karadeniz’in en cesur devrimcilerinden Kemal Pir’in ruhuna ithaf ediyorum.

Medyascope'u destekle. Medyascope'a abone ol.

Medyascope’u senin desteğin ayakta tutuyor. Hiçbir patronun, siyasi çıkarın güdümünde değiliz; hangi haberi yapacağımıza biz karar veriyoruz. Tıklanma uğruna değil, kamu yararına çalışıyoruz. Bağımsız gazeteciliğin sürmesi, sitenin açık kalması ve herkesin doğru bilgiye erişebilmesi senin desteğinle mümkün.