Nuri Pakdil hakkında yazdığım yazımda bahsettiğim Kütahya Tavşanlı’daki Çağrı Kitabevi, biz gençler için kültürel bir sığınaktı. Kitapların haricinde, özellikle üç dergi bizi cezbediyordu. Nuri Pakdil’in Edebiyat Dergisi, Yaşar Kaplan’ın Aylık Dergi ve Mavera Dergisi. Ankara merkezli bu üç edebiyat dergisi adeta hayatımızın merkezi olmuştu.
Edebiyat Dergisi’ni ve Aylık Dergi’yi ilgiyle takip ediyorduk ancak Mavera Dergisi çoğumuza daha cazip geliyordu. Rasim Özdenören, Cahit Zarifoğlu, Erdem Bayazıt, M. Akif İnan, Nazif Gürdoğan gibi isimlerin yazdığı dergide lider bir isim yoktu, yani Edebiyat Dergisi’ndeki Nuri Pakdil, Aylık Dergi’deki Yaşar Kaplan önderliği gibi bir ismin etrafında kümelenme görünmüyordu.
İslami camiada genelde edebiyat dergileri bir kişinin etrafında yayın yapıyordu. Büyük Doğu’da Necip Fazıl, Diriliş’te Sezai Karakoç, Edebiyat Dergisi’nde Nuri Pakdil, Aylık Dergi’de Yaşar Kaplan, Yönelişler Dergisi’nde Ebubekir Eroğlu, hatta sağcı milliyetçi dergi gördüğümüz Türk Edebiyatı Dergisi’nde Ahmet Kabaklı gibi. Dergilerin sahipleri ve üstadları onlardı, diğer yazarlar onların etrafında ekip olan isimlerdi.

Mavera Dergisi onlardan farklıydı. Rasim Özdenören, Cahit Zarifoğlu, Erdem Bayazıt, M. Akif İnan, Alaaddin Özdenören gibi isimler yazıyordu ve onlardan biri diğerlerinin önünde görünmüyordu. Özellikle Rasim Özdenören, Cahit Zarifoğlu, Erdem Bayazıt üçlüsü sanırım en ilgi gören isimlerdi ama Mavera Dergisi Rasim Özdenören ya da Cahit Zarifoğlu dergisi değildi.
Ayrıca Osman Sarı, İsmail Kıllıoğlu, Mehmet Maraşlıoğlu, Mehmet Kahraman, Mehmet Atilla Maraş, Kadir Tanır, Atasoy Müftüoğlu, Bahri Zengin, Mustafa Çelik, Recep Seyhan, Ramazan Dikmen, Adnan Tekşen, Âlim Kahraman, Ali Haydar Haksal, Mustafa Özçelik, Osman Özcan, Mehmet Ocaktan, Alaeddin Soykan, Mustafa Ruhi Şirin, Necmettin Turinay, Fehmi Koru, Mehmet Çağlar, Meral Maruf, Seyfettin Ünlü, Ömer Lekesiz, İlhan Kutluer, Osman Bayraktar, İhsan Işık gibi isimler de ürünleriyle yer alıyordu.
Zaten Rasim Özdenören, Cahit Zarifoğlu gibi isimler, benim de Mehmet Ocaktan’ın okurlara yönelik köşesinde sıkça yazılarımın çıktığı Yeni Devir gazetesinin sevdiğimiz yazarlarıydı. Yeni Devir gazetesi, İslamcı entelektüellerin gazetesi olarak biz gençlerin hoşuna gidiyordu. Yeni Devir gazetesi, Cumhuriyet gazetesi gibi siyah beyaz çıktığı için, aramızda “Cumhuriyet gazetesinin Müslümancası” diyorduk. Üstelik “solun Nazım Hikmet’ten sonra en ünlü şairi” bildiğimiz İsmet Özel de yazdığı için gururlanıyorduk.
Dergilerden Mavera Dergisi, Yeni Devir’de yazan bazı yazarları nedeniyle bize daha yakın geliyordu. Yakın gelmesinin sebeplerinden biri dediğim gibi birbirine denk gördüğümüz isimlerin yer almasıydı.
Fakat bir isim biz okurlar için birazcık öndeydi: Cahit Zarifoğlu.
Diğerlerinden biraz önde olmasının nedeni iyi bir şair oluşundan, çok sevdiğimiz şiirlerinden dolayı değildi. Hatta çoğu şiirini anlaşılması zor buluyorduk. Elbette iyi bir şairdi, fakat bizi şiirleri değil Mavera Dergisi’nde okuyuculara yönelik yazdığı yazılar çekiyordu. O son sayfalarda yer alan okuyuculara hitap eden yazıları, Mavera dergisini bir tutku haline getirmişti. Dergiyi eline alan son sayfalardan başlardı okumaya.
Sevincimden Mavera’nın halılarının üstünde takla attım
Yazıları okudukça, sıcak bir ilgi, yoğun bir sevgi kuşatırdı. Pek çok insan, Cahit Zarifoğlu’nun teşvikiyle edebiyata yönelmiş, onun sayesinde edebiyatı sevmişti. Çalışmalarını, genelde şiirlerini gönderen okuyucular, kendilerinden bahsedileceği yazıyı dört gözle beklerlerdi. Tabii ona kırılanlar da vardı. Zira Cahit Zarifoğlu bazı okurlar için kırıcı sözler sarf edebiliyordu. Bazılarını teşvik ederken, kimilerine “Siz şiir yazmayı bırakın” gibi sözler kullanıyordu.
Fakat onun okuyucuya yönelik yazılarının cazibesinin sebebi sadece verdiği o cevaplar değildi. Büyük bir şairin, usta bir şairin, çoğu insanın küçümseyebileceği bir işi yaparak okuyucularla böyle muhatap olup ilgilenmesiydi en büyük cazibe. Bir de rutin değildi yazdıkları, yani sadece falancaya, filancaya cevap vermezdi, bazen kendi ruh halini sergilerdi. “Sevincimden Mavera’nın halılarının üstünde takla attım” gibi cümleler kurar ve bu cümlelerle okuyucularla bütünleşirdi. Bu sıcaklık, bu tevazu, bu ilgi okurların başını döndürüyordu. Bu yüzden Mavera’nın yeni sayısı dört gözle bekleniyordu.

Dışarıdan bakıldığında, Mavera’nın simgesi olan Rasim Özdenören, Erdem Bayazıt, Cahit Zarifoğlu, M. Akif İnan, Alim Kahraman, Nazif Gürdoğan gibi ciddi isimlerin arasında, Cahit Zarifoğlu “sıcakkanlı ve yaramaz bir çocuk” gibi görünüyordu.
Ben dergileri ve yazarları takip etmeme, kitaplarını okumama rağmen, onlarla irtibat kurmayı, dergilere gidip gelmeyi, yazılar göndermeyi düşünmezdim. Zaten Kütahya Tavşanlı’da yaşayan, 18-19 yaşlarında, Reşat Nuri Güntekin hayranı, kendince hikâyeler, romanlar yazmaya çalışan biriydim. Yazdıklarımın kitaplaşacağını hayal bile edemezdim. “İstanbul’daki yayıncılar kalkıp Tavşanlı’dan birinin yazdıklarını mı yayınlayacaklar” diye düşünür, ama yine de aralıksız yazar, “Kimse okumazsa kendim okurum” derdim. Teksir kâğıtlarına yazdığım romanlarımı ciltlettirip bir kenara koyuyordum.
Sanırım 1979 yılında Mavera Dergisi’nde Cahit Zarifoğlu’nun kendisine mektup yazan birine, bana biraz fazla gelen, olumsuz cevap vermesi pek hoşuma gitmedi. Şu anda tam hatırlamıyorum ama mektup yazan kişiye söyledikleri moral bozucuydu. “İlk baştan niye hevesini kırıyor ki, daha uygun üslup kullanabilir” diyordum kendi kendime.
Cahit ağabeye (ağabey diyecek kadar yakın görüyorduk), herhangi bir yazara, dergiye yazmak, çalışmalarımı göndermek gibi bir düşüncem olmamıştı. Çocukluğumda, gençliğimde defterler dolusu şiir yazmış olsam da, hikâye ve romana yöneldiğim için şiirle zaten çok ilgilenmiyordum. Yazdığım şiirlerin çoğu lise dönemine has aşk şiirleriydi ve daha sonra da şiir yazmamıştım.
Ama bir okuruna heves kıran sözlerini okuyucunca, nedense Cahit Zarifoğlu’na bir mektup yazmak istedim. O günlerde “Yaşamak” adlı kitabını okumuş, ilginç bulmuştum. Biraz bu kitaptan izlenimler, biraz şevkini kırdığı insanlardan bahisler vardı mektupta aklımda kaldığı kadarıyla. Kendimize çok yakın görüyoruz ya, sanırım bazı cümleler cüretkârdı, belki çocukçaydı, ne de olsa 18-19 yaşlarında yeni yetmeydim. Sonra “Bakalım, nasıl bulacaksın” dercesine “Gelen sadece o olmuştu. Giden ise her şey” adlı aşk eksenli bir şiirimi ilave ettim mektuba.
Bana mı kaldı Cahit Zarifoğlu’na mektup yazmak
Mektubu gönderdim ama hemen pişman oldum. Cahit Zarifoğlu kim bilir benim için neler yazacaktı. “Sen Kütahya’nın Tavşanlı ilçesinde yaşayan, kendince bir şeyler yazmaya çalışan gariban bir insansın, ne gerek var Cahit Zarifoğlu gibi tanınmış bir şaire mektup yazmaya?” diyordum kendime. Bir okura eleştiri yaptı diye oturup mektup yazmak neyse de, usta bir şaire şiir göndermek ne demekti? Elimden gelse, mektubu postaneden geri alacaktım ama mektup gitmişti. Bir yandan, “Gönderdiysem gönderdim, o iyi olduğunu bildiğim bir insan, aynı düşüncelere sahibiz. Sonuçta düşüncemi belirttim, ne var bunda? Eleştirecekse de eleştirsin, isterse yerin dibine soksun, ucunda ölüm yok ya” filan diyordum kendime.
Neyse cevap vermeyeceğini umarak derginin yeni sayısını bekledim. Evet, bana cevap vermişti Cahit Zarifoğlu. Hem de oldukça uzun yer vermişti. “On parmağında on hüner olduğunu işittiğim Ceylan’ın mektubu o kadar akıcı ki, neredeyse tamamını iktibas edeceğim” diyordu. İlginçtir, şiirimi de beğenmiş, ”Gerçek bir şairle karşı karşıyayız” demişti.
Şaşkınlıkla, hayretler içinde kalarak defalarca okudum ve tabii ki çok sevindim, hoşuma gitti. Özellikle, “Gerçek bir şairle karşı karşıyayız” sözlerine inanamıyordum, hatta benimle belki dalga geçiyor olabilir diye aklımdan geçiyordu. Çünkü şiiri, ileride yazacağım hikâye ve romanlara temel olsun düşüncesiyle yazıyordum ortaokul ve lise dönemlerinde. Şiir yazmayan öykü veya roman yazamaz gibi bir düşünceye sahiptim. Her yazar, (aslında her Türk genci) illa ki şiir yazıyordu gençliğinde, ben öyle düşünüyordum. Zaten çoğu aşk şiirleriydi. Belki ileride olmaz ya meşhur olursam romanlarımdan sonra bir-iki şiir kitabı çıkarabilirim diye aklımdan geçiyordu. Gerçi yıllar sonra şiirlerimle dolu üç defteri kaybettim, bu ihtimal de ortadan kalktı. On-yirmi kadar şiir kaldı geriye. Bir kaçını Gökyüzü, Milliyet Sanat gibi dergilerde müstearla yayınlamıştım.
Cahit Zarifoğlu’nun yazdıkları elbette beni coşturmuştu. Teşekkür etmek babında bir cevap yazdım, o da bana mektup gönderdi. Mektuplaşmalarımız sürdü sonra. Mavera’ya katkılarımı bekliyor, Mavera’daki arkadaşlarıyla birlikte beni kabiliyet olarak gördüklerini belirtiyor ve sakın şımarma diye tavsiye ediyordu. Üzerimde en tesirli tavsiyesi de bu olmuştu zaten: “Sakın şımarma!”
12 Eylül darbesinden bir süre sonra Ankara’ya, Mavera Dergisi’ne gittim sevdiğim yazarları dünya gözüyle görmek, tanışmak için. Darbeden sonraki süreçte kitaplarla, yazarlarla, dergilerle daha ilgiliydik. Ayrıca mektuplarla birbirimizi tanıyorduk artık. Dergide koridorda ilerlerken, bir odada Cahit Zarifoğlu birkaç gençle konuşuyordu. Ben onu şen şakrak, Mavera’nın halıları üzerinde takla atacak kadar hareketli biri hayal ediyordum ama ciddi bir insandı gençlerle konuşan Cahit Zarifoğlu.
Konuşmalarını bölmemek için odaya girmedim, daha büyük odaya geçtim. Orada bir masada Erdem Bayazıt oturuyordu. Onunla tanıştık ve kısa zamanda kaynaştık. Çok tatlı, güleç yüzlü, konuşkan biriydi “Sebeb Ey” şairi. “Sen ne kadar gençmişsin” dedi. “Cahit senden çok bahsediyor bize.”
Erdem Bayazıt ile konuşurken Rasim Özdenören girdi içeriye. Asıl görmek istediğim kişi gelince çok sevindim. Çünkü o gün yanımda daktilo ettiğim ve ciltlettiğim ilk romanım “Mavi Gözler” vardı, onu Rasim Özdenören’e göstermek istiyordum. Daha sonra “Kapanmayan Yara” ve “Beyaz Zambak” isimleriyle ikiye bölüp yayınladığım, 68. baskılara ulaşmış romanım o zaman “Mavi Gözler” adını taşıyan 400 teksir sayfalı bir çalışmaydı. Erdem abinin tanıttığı Rasim abiye, kendimden ve romandan bahsettim.
Rasim abi 400 sayfalık üzerinde “Mavi Gözler” yazan siyah kapaklı kitabıma şaşkınlıkla baktı. Bazı yerlere atlayarak göz gezdirdi. “Biz senin yaşındayken değil böyle koca bir roman yazmak, okumazdık bile” dedi. Romanım iyi de olsa kötü de olsa, bunca şeyi yazmam müthiş bir şeydi ona göre. “Senin adını ileride duyacağımıza eminiz,” deyince koltuklarım kabardı. Üçümüz konuşmaya dalmışken Cahit Zarifoğlu, gelip bir masaya oturdu.
Erdem Bayazıt, “Bak kim gelmiş” diyerek beni tanıtınca, Cahit abi sevindi. Tokalaştık, sarıldık, masanın yanındaki koltuğa oturdum. Mektup arkadaşı olduğumuz için, geldiğime sevinmişti. Ben de çok rahat konuşuyor, Tavşanlı’dan, kendimden, yazdıklarımdan bahsediyordum. İlk mektupta yazdığım, çalışmalarını yetersiz bulduğu bazı okurlara daha makul cevaplar verilse iyi olur görüşümü tekrarladım. Erdem ve Rasim abiler güldüler. İlk başta soğuk gördüğüm Cahit Zarifoğlu ile samimi bir sohbetimiz oldu. Artık ağabey kardeş gibi hissediyordum.
Onların ilgisi, söyledikleri güzel sözler başımı döndürüyordu. O gün Afganlılar da vardı, birlikte yer sofrasında yemek yedik. Rasim ve Erdem Bey’lerin, “İleride adını duyacağımıza eminiz” demelerine Cahit Zarifoğlu gülümsüyor, omuzuma eliyle vurarak, “Onu ben meşhur edeceğim” diyordu.
Mavera Dergisi’nin kuruluş hikâyesi
Bir rüya gibiydi o gün benim için. İlçeye döndüğümde, böyle bir günü yaşadığıma inanamıyor, herhalde rüya gördüm diyordum. Hep onların meclisinde olmak, aralarında yetişmek isterdim ama taşrada olmam hasebiyle mümkün değildi. Geçim derdi de vardı işin içinde. Öyle sık ilçe dışına çıkacak durumum yoktu. Bu arada Milli Gazete’de oldukça sık yazılarım çıkmaya başlamıştı.

Bir süre sonra askerliğim Ankara’ya çıktı. Mamak’ta askerliğimi yaparken onların ve Yaşar Kaplan’ın ziyaretime gelmeleri beni çok mutlu etmişti. Acemilikten sonra Etlik’te GATA’nın arka tarafındaki birlikte askerliğim devam etti. Hafta sonu izne çıktığımda kendimi Sıhhiye’ye, Kızılay’a atıyor, Mavera Dergisi’ne uğruyordum. Cahit Zarifoğlu beni daktilonun başına oturtarak, Afganlı Meral Maruf’un mektuplarını yazdırıyordu. Sonradan öğrendim, askerlerin Kızılay’a çıkması yasakmış ama ben hafta sonlarını Mavera Dergisi’nde geçiriyor, derginin bazı işlerinde yardımcı oluyordum.
O günlerde kendileriyle yaptığım görüşmelerden ve sonradan yaptığım araştırmalardan duyduğum, öğrendiğim kadarıyla Mavera’nın kuruluş hikâyesi oldukça ilginçti. Mavera’yı çıkaran ekip, Maraş’ta liseden beri beraber olan bir arkadaş grubuydu. Okul döneminden sonra İstanbul’da birliktelikleri devam ederken, Necip Fazıl Kısakürek ve Sezai Karakoç’la tanışmışlar. Necip Fazıl ile tanıştıktan sonra, yayımlandığı dönemlerde Büyük Doğu’nun yönetim bürosuna gidip gelmeye başlayan Rasim Özdenören, Necip Fazıl’ın kendisine verdiği görevleri yerine getiren, getirdiği gibi, fikir ve sanat bakımından da olgunlaşıyormuş. Çocuk yaşlarında başladığı yayıncılığı ve dergiciliği burada iyice öğrenmiş.
Sezai Karakoç’un Diriliş Dergisi altı yıl aradan sonra 1966 yılında tekrar çıkmaya başlayınca Karakoç, Özdenören ile arkadaşlarının katkılarını istemiş. Bu isimler yazı ve tercümelerinin yanında derginin mutfağında da bulunarak Karakoç’a yardım etmişler. Diriliş Dergisi onlar için ciddi ve besleyici bir tecrübeymiş aynı zamanda. Nitekim dergi için çalışırken dizgi, baskı ve punto gibi işleri detaylarıyla öğrenmişler.
Ancak Sezai Karakoç, 1967 yılında Rasim Özdenören’in bulunmadığı bir ortamda Diriliş’i tatil ettiğini belki de bir daha çıkarmayacağını söyleyince tepkiyle karşılamışlar. Erdem Bayazıt, “Ağabey, yapma etme, kapatma. Bu dergi artık sadece senin dergin değildir, hepimizin, milletin dergisidir” deyince Karakoç, “Hayır benimdir, kapatırım” demiş.
Diriliş’in uzun süre çıkmayacağının anlaşılması başta Nuri Pakdil ve Rasim Özdenören olmak üzere Ankara’daki ekibin bütün üyelerini üzmüş. Fikirlerini ve kendilerini ifade etmeleri gerektiğini düşünen Pakdil, Özdenören, Bayazıt ve İnan, bir dergi faaliyetinin içinde olunması gerektiği düşüncesiyle arayış içine girmişler. Bu sırada Cahit Zarifoğlu İstanbul’da, Alâeddin Özdenören ise Mersin’de öğretmenlik yapmaktaymış. 1968 yılının sonlarına doğru bir dergi çıkarılması gerektiği kanaati oluşmuş. Bu arada Sezai Karakoç’a Diriliş’in akıbetini sormak için iki kez İstanbul’a gittiklerinde, Karakoç’tan Diriliş’i çıkarmayacağı cevabını almışlar.
Bunun üzerine yeni bir dergi çıkarılması gerektiğine karar vermişler. Rasim Özdenören, bu yeni dergi için “Mavera” adını önermiş. Nuri Pakdil ise bu adın çok eski olduğunu öne sürerek “Gökçeyazın” adını ortaya atmış. Bu teklifi de Özdenören beğenmemiş, “Edebiyat” adını önerirmiş. Derginin ilk sayfasında Nuri Pakdil ile Rasim Özdenören’in yazıları yan yana yayınlanmış.
Dergi, tıpkı Necip Fazıl’ın Büyük Doğu ve Sezai Karakoç’un Diriliş dergilerinde olduğu gibi, para ve Nuri Pakdil’in hazırlığı varsa çıkıyor, aksi durumda tatile giriyormuş. Çünkü Edebiyat, her ne kadar bir kadro hareketi olarak görülmüşse de “Pakdil’in Dergisi”ydi. Dergi, eğer Pakdil’in yazısı hazır değilse çıkarılmıyordu. Büyük Doğu ile Diriliş’in sanat ve edebiyata bakışıyla beslenen Edebiyat, o dönemin ilgi gören, dahası ses getiren dergilerinden biri olmayı başarmıştı ancak 1975 yılında Rasim Özdenören ve arkadaşları ile Nuri Pakdil’in araları açılınca bazı olumsuzluklar yaşandı. Bu gelişmeden etkilenen Erdem Bayazıt, Ankara’yı terk ederek Kahramanmaraş’a yerleşti. Dostlukların bozulması, dergilerin ve dergileri besleyen kalemlerin susmasına neden olmuştu. Diriliş’in ve Edebiyat’ın “uzun bir tatil dönemine” girmesi karşısında çaresiz kalan ekip artık bir yerde yazamıyorlardı. Devamlı yazma arzusuyla dolu olan edebiyatçılar kendilerini kısıtlanmış hissediyorlardı.
Büyük Doğu, Diriliş ve Edebiyat onlar için büyük bir tecrübe olmuştu. Ancak bu dergilerin her biri, koro yapma iddiasıyla çıkmış olmalarına rağmen hep solo olarak kalmışlardı. Şahıs merkezli olmayan bir dergi ortaya koymak fikri oluşunca Mavera dergisi çıkarmaya karar verdiler. Edebiyat dergisinden kopan Erdem Bayazıt, Rasim Özdenören, Alâeddin Özdenören, Cahit Zarifoğlu ve Akif İnan bu yeni derginin disiplinli ama tek kişinin sesi olmayan bir çizgide ilerlemesini ve gelişmesini istiyordu.
Derginin adını Sözler koymak istiyorlardı
Derginin çıkması için ilk fikir Rasim Özdenören ile Cahit Zarifoğlu’ndan gelmişti. Ankara’da bulunan Akif İnan, Nazif Gürdoğan, Alâeddin Özdenören, Bahri Zengin ve Hasan Seyithanoğlu, ikilinin bu fikrini pek makul ve zamanı itibariyle isabetli buluyordu. Çünkü dergicilik işinde belirli bir kademeye geldiklerinin farkındaydılar. Bilhassa Edebiyat’ta edindikleri tecrübeler, kuracakları derginin en büyük sermayesi olacaktı.
Sıra dergiye isim koymaya gelmişti. Bu çerçevede ilk teklif Rasim Özdenören’den “Sözler” adı geldi. Arkadaşları bu isme sıcak baktılar. Ancak “Sözler” adıyla Nurcuların Risale-i Nur yayınlayan bir yayınevi olduğu öğrenilince vazgeçildi. Bunun üzerine daha önce Edebiyat Dergisi için önerilen Mavera isminde karar kılındı. Mavera Dergisi, 1976 Aralık ayında 52 sayfa çıktı, ilk sayısından itibaren ilgi gördü. On bini bulan tiraja ulaştığı zamanlar oldu. (Mavera Dergisinin Kuruluş Süreci, Büşra Sürgit, CÜ Sosyal Bilimler Dergisi, Aralık 2014, Cilt: 38, Sayı: 2)
Hepsinin üstadı olan Necip Fazıl Kısakürek, Mavera Dergisi’ni beğendiğini ifade etmiş, Akabe yayınlarını ziyareti sonrası ayrılırken çalışmalarını devam ettirmelerini öğütlemiş ve sergiledikleri performansla tam da arzuladığı neslin özelliklerini taşıdıklarını ifade ederek Mavera ekibine iltifat etmişti. 22 Kasım 1977 tarihli Milli Gazete’deki “Çerçeve” başlıklı köşesini Mavera ve Akabe’ye ayırmıştı.
Derginin kuruluş aşamasında da, daha sonraki faaliyetinde de Cahit Zarifoğlu en aktif çalışmanın içindeydi. Zarifoğlu’nun vasıtasıyla Turgut Özal da dergiye ilgi gösterenler arasındadır. Zaten Devlet Planlama Teşkilatı’ndan Rasim Özdenören ile arkadaş olan Turgut Özal, Nuri Pakdil’in Edebiyat dergisinin de abonelerindendi.
Türkiye Odalar Birliği’nde Devlet Planlama Teşkilatı ile ilgili bir toplantıda konuşmacılardan biri Devlet Planlama Teşkilatı’nın eski müsteşarı olan Özal’dı. Cahit Zarifoğlu, toplantı sonrasında Turgut Özal’ın elinden tutarak onu Akabe’ye getirdi. Burada Nazif Gürdoğan, Rasim Özdenören ve Mehmet Akif İnan da bulunuyordu. Zarifoğlu, ona çalışmalarını, projelerini anlattıktan sonra tavsiyelerini sorduğunda, Özal Amerika’da gördüklerini paylaştı. Osmanlı’nın yegane vârisi olan Türkiye’nin eski gücüne yeniden erişmesi için köklü değişiklikler yapması ve kabuk değiştirmesi gerektiğini ifade etti.
Özal, söz konusu değişikliği, statükocuların değil ancak gücünü tarihten alan Müslümanların gerçekleştirebileceğini belirtti. Ayrıca kültür ve sanat çalışmalarının getirilerinin düşük olduğuna işaret ederek “çok ciddi bir tanıtım ve iletişim birimi” oluşturmaları gerektiğini dile getirdi. (Ersin Nazif Gürdoğan, İki Dünyanın Hesaplaşması, İstanbul: İz Yayıncılık. 2011: 55) Özal, Maveracılara kitap yayını açısından da zenginleşmeyi önerdi. Amerika’dayken okuduğu Malcolm X gibi “on kadar yayınevini büyütecek ve dergiye de destek sağlayacak lokomotif kitap” bulmalarını tavsiye etti.
Cahit Zarifoğlu şiirlerini, öykülerini ve okurlara yönelik yazılarını yayınlarken, diğer yandan derginin dağıtım, pazarlama, muhasebe ve abone işlerini de üstlenmişti. Ben de askerliğim sürecinde hafta sonu izinlerimde fırsat buldukça bazı konularda yardımcı olmaya çalışıyordum.
Yedi Güzel Adam şairi Cahit Zarifoğlu’nun kendine özgü bir duruşu ve tanıyanları etkileyen sağlam kişiliği en beğendiğim yönüydü. Necip Fazıl ve Nuri Pakdil’in dediği gibi Yedi Güzel Adam’ın artistik delikanlısıydı.
Askerliğimin bitmesini istiyordum ama Mavera Dergisi’ne gelip gitmelerim bittiği için üzülüyordum. Nitekim öyle oldu, 1982’de başlayan askerliğim 1983’te bitince, bir daha Ankara’ya bile gidemedim. Zaten Cahit Zarifoğlu da aynı yıl İstanbul’a tayin olmuş, TRT’de çalışmaya başlamıştı.

Sonraki yıllarda birkaç defa Ankara’ya geldiğimde Cahit Zarifoğlu yoktu, Rasim Özdenören ile DPT’de görüşüyorduk.
1987’de evde yemek yerken, televizyondan duydum ölüm haberini. Çoktandır görüşmüyorduk. Çatal elimden yere düştü, ağladım.
Şiirler’i ve Yaşamak’ı her zaman elimin altında. Zaman zaman bana yazdığı mektuplarını okurum. Gözlerim dolar, yüreğim titrer.
Cahit abim iyi bir şair, kaliteli bir insandı.













