Son yıllarda yaşadıklarımız bizi âdeta kendimize dönük bir insan tipine dönüştürdü; kendimizden ve dertlerimizden başka hiçbir şeyi gözümüz görmüyor.
Umudu unuttuk, müjdelere, güzel haberlere hasret kaldık. Karanlıklarımızın aydınlanacağına inanamıyoruz; bütün bunlar bize hayal gibi geliyor.
Bu hayalin ızdırabını çekiyoruz.

Farkında olalım veya olmayalım, artık değiştiğimiz doğru. Dışa dönük yaşam biçimi bizi sarmıyor; hayattan zevk aldığımız da pek söylenemez.
Zaman geliyor, yaşamaz olsaydık diye eseflenmekten kendimizi alamaz hâle geliyoruz.
Bir süredir bir kuşağın insanları olarak daha çok kendi dünyamızda yaşıyoruz. Öyle sarsıcı, yürek yaralayıcı, öfkelendirici şeyler yaşandı ki sanki bir anda herkesi meşgul eden bir dert verildi.
Olmaz denilen şeylerin olması, kalplere korkular, endişeler salınması, anlatılması zor duygulara, değişimlere sürükledi insanları. Yetmiş yaşındaki insanlar bile düne kadar kendisine imkânsız gelecek fikrî değişimlere yönelme ihtiyacı hissetti. O yaşına kadar kutsal saydıkları değerlerin bir yanılgı olduğuna inanan insanların sayısı çoğaldı, gün geçtikçe de artıyor.
Her tarafı kaplayan bir karanlık çökmüş de aydınlatacak bir ışık arıyor iç dünyalarımız. Fakat gün gün umutların söndürülmesi yoruyor, yıpratıyor herkesi.
İnsanları, çevremizi, sevdiklerimizi düşünün; sevmediklerimizden farkı yok sevdiklerimizin. Yaşama biçimimiz ve ilişkilerimiz bizi bu noktaya sürükledi maalesef.
Başka değerler daha ön planda.
Sanat çalışmaları, toplumsallık, siyasa, edebiyat, felsefe çoğunu artık ilgilendirmiyor; bunlar da geri planda kaldı neredeyse.
Hayatımız karma karışık geçiyor.
Ne yapacağımızı, insanlara karşı nasıl davranacağımızı bilemiyoruz. Yalnızlıktan ve kendimizi koyvermişlikten hoşlanır hâle geldik.
Geçmişle bugünü kıyasladığımızda durum gerçekten iç karartıcı ve geleceği düşünmek bile ürkütüyor çoğumuzu.
Çevremizde, dünyamızda kişilik bakımından silinmiş hissetmek… Geçmiş zamanla dolu olmak, anılarla yaşamak… Yitirdiğimiz kişiler, yok olan içtenlik, kaybolan günler…
Bu konuları konuşmak, anlatmak, iç dökmek bizi yoruyor; iç dünyamızdaki sarsıntıları şiddetlendiriyor, dağıldığımızı, ufalandığımızı benliğimizde hissediyoruz.
İyileşmez bir hastalıkla sayıklar gibi konuşturuyoruz duygularımızı. Belirsiz duygular, güvensizlik, uyumsuz ilişkiler, insanlar arası iletişim kopukluğu, yıkılan idealler, yarıda kalan projeler, sonuçsuz aşklar, yarın nasıl olacak korkusu, küçümsenen, aşağılanan samimi ilişkiler, gösteriş tutkunluğu, sosyal medyada yalanlarla, iftiralarla ve nefretlerle de olsa görünür olma hastalığı ya da bununla kendini avutma hayali…
Yarından endişeli mutsuz emekliler, evlere sirayet eden huzursuzluklar, geleceğinin çalındığını düşünen, hatta bunu neredeyse kabullenen genç insanlar…
Bunlar amaçsız yaşantımızın, inançsızlığa yönelik pörsük, cılız inançlarımızın, herkesin ortaklaşa inanıp yaşayacağı değerlerin yitirilişinin toplumsal genel görünümü.
Bunlar yaşadığımız acılar, bizim hayatımız.
İnsanlar görünmeyen varlıklara bağımlı, kendi özünden sıyrılıp mekanik bir yabancılaşma sürecinde. Birbirlerine ekonomik gözle bakılan şu yaşadığımız zamanda erdemlikten, özveriden, sevgiden söz etmek fazla düşperestlik.
Güncel yaşama öncesiz sonrasız bir yerinden yakalandık. Endüstriyel ortam insanı yeni yaşama biçimlerine sürüklemiş; tüketimleriyle, alışkanlıklarıyla kendisine bağlamış ve kurtulamıyoruz bundan.
Ama bünyemize uymadı; içimizde denetleyemediğimiz bazı duygular bağışıklık kazanmamıza mani oluyor hep ve bu çelişkili yaşama biçimimiz bizleri hasta ediyor, hızla yaygınlaşan bir hastalık.
Bu hastalığın adı: Umutsuzluk. Hırçın ve öfkeli ediyor insanı. En azından sahici duygular olduğu için belki de en önemli hisler.

Sanki son günleri yaşıyoruz
Hem umutsuz hem mutsuz günümüz insanı. Neyle mutlu olacaklar, nedir umut ettikleri… Bunları bilemiyor çoğumuz; bilenler o yola umutsuzluğundan koşamıyor bir türlü. Zira bildikleriyle yaşadığı hayat biçimi arasında engeller var. Bu perdeyi yırtmayı göze alamıyor; çünkü kendisini yorgun savaşçı gibi görüyor. Bu umutsuzluk dalgasında çırpınıp duruyoruz.
Binbir çeşit düşünce üşüşüyor beynimize; güzel günler geride kaldı sanki, genç yaşlarımızda anılarla boğuşuyoruz. Her anımız bir başka, hep bir başkalaşıyoruz. İç acısıyla dolu, yaralı, bir yerinden vurgun yemiş gibiyiz. Yalancı bir içtenlikle yakınlaşma çabaları var, donuk bir canayakınlık.
Bu hep böyle sürüp gidecek mi?.. Şu dalgalar aşılıp sahile çıkılamayacak, karanlıkların sonunda güneş aydınlatmayacak mı?.. Hep böyle dönenip duracak mıyız bir kısır döngüde?..
Ruhumuzu boğan bir şeyler var içimizde. Alıp başımızı gitmek istiyoruz, sessizliğin en koyu olduğu uzaklara dek. Gök kahırlı, bulutlar öfkeli. Oh desek dünya buğulanacak sanki; o kadar ağır geliyor ki omuzlarımızdaki hayat.
Bir kayboluşun içindeyiz ama bu kayboluş, kaybolma anlamında değil, yok oluş gibi bir şey. Öyle ki bazen dostlukları sürdürecek durumda olamıyoruz. Coşkuyu, sevgiyi ve insanlara olan güveni yitirmiş biri hâline geldiğimiz oluyor. Bu dünyada yaşamanın dışında bir ortaklığımız kalmayacak gibi hissediyoruz bazen. Her hareketimiz gelgit duygularımızın ifadesi. Hırçınlığımız, öfkemiz çaresizliğimizden kaynaklanıyor; bu tek onurlu direncimiz belki de.
Gün geliyor karşımızdakinin varlığına tahammül edemiyoruz, gün geliyor hiç sevmediklerimizi bile coşkuyla arıyoruz. Dostluk uğraşılarımız tersine etkileniyor ve birbirimizi hiç anlayamıyor, birbirimizden uzaklaşıyoruz. Toplum olarak karamsarız, yılgınlığa tutsağız. Hiçbir devirde böylesine sorunlar ön plana geçmemişti. Salt bireycilik, bireysel saplantılar değil artık bunlar; toplumsal bir yangına dönüşmüş.
Bu bireysel bir sorun değil aslında, gerçekten bir nesli etkileyen bir kuşatma.
Sanki son günleri yaşıyoruz.
Yine de bir şeyler bekliyoruz. Çünkü çok yorulsak da yaşıyoruz; hayattan kopmak imkânsız ve yaşadığımız hayattan bir şeyler ummak, bir çıkış yolu aramak zorundayız. Çünkü yaşantımız bir gerçek, beklemek ve umut da gerçek.
Elbette bahar gelecek
Hiç gelmeyecek gibi ama bahar gelecek.
Ağaçlar hiç yaprak açmayacak gibi ama çiçeklerle süslenecek.
Bahar gelecek, gelmeli; vakti geliyor çünkü. Baharlara bahar katmaya, güzelliklere bin güzellik eklemeye. Yaşadığımız anafordan kurtulup, unuttuklarımıza doğru umudumuzu yitirmeden yürürsek hastalıklarımız son bulacak.
Bu yolda ilerleyenler var ve durmadan çoğalıyorlar.
Hep birlikte yürürsek bahar gülümsemelerimiz olacak, mutluluğa düşecek yollarımız.
Her yanımız umutsuzluk dolu ama umudu bulacağız.
Karanlıklar ne kadar koyu olsa da ışığı gizleyemeyecek.
Sessizce bir aydınlık yayılacak yüreğimize, ülkemize.













