İsmail Fatih Ceylan yazdı: Mehmet Akif Ersoy neden dışlandı?

Mehmet Akif Ersoy halkın sevdiği bir isim, hükümetin el üstünde tuttuğu, itibarı hayli yüksek, şöhretli biriyken; üstelik dinî duygulara sahip ve dürüst biri olarak tanınırken, bir anda itibarsızlaştı, dışlandı. Herhâlde hayatında beklemediği bir şekilde kendini yalnızlık içinde buldu.

Kimse böyle bir son beklemiyordu. Dost bildiği kişiler yüz çevirmeye başlamış, beklenmedik isimler aleyhinde konuşur olmuştu.

İsmail Fatih Ceylan yazdı: Mehmet Akif Ersoy neden dışlandı?
İsmail Fatih Ceylan yazdı: Mehmet Akif Ersoy neden dışlandı?

Öyle ki, inkılâpları desteklemediği, bu yüzden gönüllü olarak Mısır’a gittiği yönünde yaygın bir kanaat oluşunca, yeni dönemin edebiyatçıları onu gerici, şeriatçı olmakla itham eden yazılar kaleme aldılar. Atatürk’ün sofrasında yer alan yazarlara göre Mehmet Akif artık bir mürtecidir.

Oysa o, meşhur “Çanakkale Şehitlerine” şiirinin ve her gün okunan İstiklal Marşı’nın yazarıydı. Millî Şair olarak tanınıyordu. Mustafa Kemal, onu Kurtuluş Savaşı döneminde el üstünde tutmuş, irşad vazifesi vermiş, memleket sathında halka kurtuluş mücadelesini anlatmakla görevlendirmişti.

Ama inkılâplardan sonra her şey değişmişti. Şapka Kanunu’nu benimsemeyen ve şapka giymemek için Mısır’a gittiği söylenen Mehmet Akif Ersoy, sadece dışlanmakla kalmayacak; emekli maaşı kesilecek, peşine ajanlar takılacaktı. Sağlığında olduğu gibi vefatından sonra da, dönemin yazarları tarafından şapka giymeyi istemediği için eleştirilecek ve mürteci ilân edilecekti.

Bugün çoğu pek tanınmayan ve bazıları unutulan o devrin yazarları, İstiklal Marşı şairini eleştirmekle kalmıyor, Millî Şair’e alenen hakaret ediyorlardı. “Atatürk’ün sofra yazarı” olarak tanınan Falih Rıfkı Atay, ünlü şairimize “Kafasının darlığı şapka giymesine müsaid değildi” diye hücum ediyordu.

İsmail Fatih Ceylan yazdı: Mehmet Akif Ersoy neden dışlandı?
İsmail Fatih Ceylan yazdı: Mehmet Akif Ersoy neden dışlandı?

Bir şiirinde “Bizim canımız Atatürk’e feda olsun” diyen Münir Müeyyed Bekman, Mehmet Akif Mısır’dan yurda döndükten kısa bir süre sonra şöyle yazmıştı:

(Alıntı yazıları düzeltmeden, o günkü üsluplarıyla aktarıyorum)

“Bir değerin, inkılâp içinde değerlendirilmesi mücerret hükümlerle değil, inkılâbın hükümleriyle mümkündür. Kıymetler mücerret hükümlere dayandıkça kıymetsiz kalmaya mahkûmdur. Bu itibarla inkılâpçı bir ruhun ona vereceği hüküm bir sıfır! İnkılâp edebiyatı tarihinin hükmü ise kısaca ‘kanaatlerinin kuvvetli bir şairi idi’ demekten ibaret olacaktır. Onun için daha fazlasını istemek, inkılâba karşı hürmetsizlik olur.”
(Açıksöz Gazetesi, 1 Temmuz 1936.)

İzmir Milletvekili Hasan Âli Yücel ise Akif’i “inkılâp yürüyüşünün döküntüleri” arasında kalmakla niteliyordu:

“İstiklâl mücadelesinden sonra Mehmet Akif, cemiyette gördüğü değişmelere inanmadı ve inanmadığı için de uymadı. Beş altı sene memleketten uzak yaşamasının sebebi budur. Çünkü onun cemiyet telakkisi geri idi. Hâlbuki kurtuluş zaferinden hızını alan inkılâp duramazdı. Bir muharebede sıkı bir yürüyüş zarureti hasıl olduğu zaman, bacaklarında kudret olmayanlar döküntüler arasında kalırlar.”
(Akşam Gazetesi, 4 Ocak 1937.)

Agâh Sırrı Levend de benzer bir yorum yapacak ve şairin “sosyal inkılâpları kavrayabilecek bir ufuktan yoksun olduğunu” söyleyecektir:

“İstiklâl Savaşı’na feragatli ve sadık bir vatanperver olarak katılan Akif, mücadelenin ilk safhalarında önemli bir yer alacak, ilk Millet Meclisi’nde mebus sıfatıyla bulunacak kadar bu büyük hareketi takip etmiştir. Ancak birbirini takip eden sosyal inkılâplar, onun âleminin üstünden aşacak kadar ileri ve ona uzak idi. Bu his, yabancı diyarların elemine katlanmayı göze alacak derecede ona kuvvetli geldi.”
(Yeni Türk, 1 Mart 1937.)

Peyami Safa: “İnkılâba küsene inkılâp da küser”

Mehmet Akif’in vefatından sonra Yeni Adam mecmuasının 11 Mart 1937 sayısında Mehmet Akif hakkında açtığı ankete dönemin yazarlarının verdiği cevaplar oldukça ilginçtir. Meselâ Peyami Safa şunları söyler:

“Akif, Türk edebiyatında teknik bakımdan Muallim Naci’yi tekâmül ettirmekten, yani mustahase aruz kalıbını tasfiyeye çalışmaktan başka rol oynamamıştır: Aruzun cenazesini yıkayarak gömmüştür. İnkılâba küsenlere inkılâp da küser. Akif’in tezi falan yok, perakende iştiyakları vardır. Yıkılan bir şarka ağlamış, ahlâk tereddîsiyle mücadeleye çalışmış ve hüsran içinde gözlerini kapamıştır. Onun istediği dünya Rönesans’tan evvel yıkılmıştı.”

İsmail Fatih Ceylan yazdı: Mehmet Akif Ersoy neden dışlandı?

İsmail Hami ise şöyle cevaplar:

“Akif ne halk şairi ne de sınıf şairidir. O, bence bir ümmet şairidir. Akif’in Türk inkılâbına hizmeti var mıdır şeklindeki suallere, edebî şahsiyetini istihdaf ediyorsa, eserleri içinde en güzellerinden sayılan İstiklal Marşı’nın güftesi millî hareket devrinde yapılmış bir hizmet şeklinde gösterilebilir. Fakat bu güftedeki zihniyetin, ondan sonra yapılmış olan inkılâplardaki prensiplerle ne dereceye kadar tevafuk gösterebileceği ayrı bir meseledir. Kendisini tanımadığım için Mısır’a niçin gittiğini ve ne için geldiğini bilmiyorum. Eğer kendi nokta-i nazarından şapkayı Müslümanlığa münafi bir şey sayarak gitmişse, bunda tabii aldanmıştır. Akif’in şiirlerinde tasvir ettiği dertler hep İslâm sosyetesine aittir. Akif yalnız İslâm âleminin ihtiyaçlarıyla alâkadar olmuştur; şiirlerinde Türk sosyetesiyle ilgisini gösteren satırlara tesadüf edilmez. Hatta meşhur ‘Çanakkale’ manzumesinde de tebcil ettiği şehitler onun nazarında Türk şehitleri değil, Müslüman şehitleridir.”

“Akif’i okurken canım sıkılıyor”

Şükûfe Nihal, gerici ve yobaz gördüğü Akif’in şiirlerini edebiyatımıza sokmamamız gerektiğini söyler:

“Türk Arabsız yaşamaz, kim ki yaşar der, delidir.”

Bugünkü siyasî zaruretler içinde ancak kendi varlığına dayanarak kurtuluş yolunu bulan Türk’ün büyük idealini sezemeyerek onu “deli” diye tezyif eden bir adam.

“Müslümanlıkta anasır mı olurmuş ne gezer?
Fikr-i kavmiyyeti tel’in ediyor Peygamber…”

diye bize on dört asır evvelki ihtiyaçların yarattığı rejimlerden bahseden skolastik bir kafa… Böyle bir kafanın milliyetçilikle zerre kadar ilgisi olamaz…

Ben onda bir halk şairi vasfını da pek göremiyorum. O, ümmetçi bir adamdır; en karakteristik tarafı koyu bir din adamı oluşudur. Safahat’ı baştan başa karıştırınız; her fikirde, her mevzuda hep Allah, hep Nebi, Turusinalar, secdeler; her ıztırapta, her arzuda “İlâhî” diye göklere açılan bir el…

Akif’in Türk inkılâbına tek bir hizmeti yoktur. O, bilakis bizim kanımız bahasına yarattığımız inkılâbın eserlerini beğenmeyerek bu toprakları bırakıp gitmiştir. Başından, yine bizim malımız olmadığı söylenen fesi çıkarıp yerine bir başka biçimde bir çuha parçası geçirmeyi bir din, bir ahlâk meselesi yaparak yurdunu, milletini bırakan, hurafelere takılmış bir adam.

Bize uyamadı. Dünya medeniyetine uyamadı. Çıktı gitti… Medrese kanalından geçen hiçbir insandan hayır bekleyemem…

Şiirden beklediğimiz derûnî müzik yok, estetik hiç yok… Duygular, düşünceler icazdan uzak… Bir başladı mı neler neler söylüyor… Cübbesinin eteklerini savura savura giden bir hoca gibi, durmadan dudaklarından sözler boşalıyor, nereye? Bence havaya!.. Şiir bu demek değil; şiir biraz teksif ister, dökülüp saçılmaz; şiir kalbimize saplanan, ruhumuzda hamle yaratan, hayalimizi yeni dünyalara sürükleyebilen, biraz bizi kanatlandıran şey…

Akif’i okurken canım sıkılıyor, tozlu, küflü bir medrese havasında bunalıyorum…

Onun mahsullerini edebiyatımıza olsun sokmayalım. Şiirimizi olsun o laubalilikten, o çapaçulluktan koruyalım…”

Kerim Sadi: “Mehmet Akif siyah bayraktır”

Dönemin yazarlarından Kerim Sadi, İstiklal Marşı şairini siyah bayrak olarak niteler:

“‘Zillullah’ın yaşmaklı güvercinlerle dolu sarayı önünde secdeye kapanan ve popüler bir eda ile karaladığı manzumelerini Kur’an sahifelerinden seçilmiş tabirlerle söyleyen Mehmed Akif, ultrareaksiyoner sarıklılar ordugâhının ön safında dalgalanmış siyah bir bayraktır.

Başında fesle Nil kıyılarına kaçışı, müdafaa ettiği bazı geri telakkilerin burjuva-demokratik inkılâbı tarafından empoze edilen sosyal yaşayış şartları karşısında bozgununu ifade eder.”

İsmail Fatih Ceylan yazdı: Mehmet Akif Ersoy neden dışlandı?

Yusuf Ziya Ortaç: Akif, yeşil edebiyatın temsilcisi

Yusuf Ziya Ortaç’ın görüşleri ise şöyledir:

Akif’e milliyetçi bir şair demek ne mümkün… “Fikr-i milliyyeti tel’in ediyor Peygamber…” mısraı ile bağıran kendisi değil mi? Akif’e halk şairi de diyemeyiz. O, sarahaten yeşil edebiyatın yegâne cazibeli mümessili idi. Balkan Harbi’nde yazdığı bir şiire bakınız: Mağlubiyetimizde en çok düşmanlar bize şapka giydirecek diye korkuyor.

Bugün Türk milletine ilerleme imkânlarını veren ne yaptıksa, Akif onlara en korkunç tehlike diye bakmıştır.

Raif Necdet: Akif, inkılâba karşı somurtkan bir çehre

Raif Necdet’e göre Akif’in şapka giymemek için gitmesi bir geriliktir:

“Asıl inkılâba bittabi Akif’in hiçbir hizmeti dokunmamış, hatta inkılâba karşı somurtkan bir çehre almıştır. Eğer denildiği gibi şapka giymemek için o kadar sevdiği memleketini terk etmişse, bu, değil mütefekkir ve mütefennin bir şaire, az çok doğru düşünen alelâde bir insana bile yakışmayacak acip bir gerilik hareketidir.”

Falih Rıfkı Atay’ın bazı sorulara verdiği cevaplar ise şöyledir:

“Bizim inkılâbımız hayat, fikir ve vicdan hürriyetlerini ve lâisizmi müdafaa eder. Osmanlı-İslâm ideolojisi ile Kemalizm ideolojisi tam tezat hâlindedirler. Kafasının darlığı şapka giymesine müsaid değildi. Mısır’a gitti. Fakat asıl kalbi bu memlekete bağlı idi. Onun topraklarında yatmaya geldi.”

Bu cevaplardan da anlaşılıyor ki, Mehmet Akif’in dışlanması, emekli maaşının kesilmesi, peşine ajanlar takılması şapka giymek istememesindendi.

Mehmet Akif Ersoy, Türkiye’ye döndükten sonra daha da yalnızlaşacak, o yalnızlık içinde vefat edecekti.

1936 yazının başlangıcında (17 Haziran) İstanbul’a geldiğinde Nişantaşı Sağlık Yurdu’na yatırılan Mehmet Akif, bir süre Said Halim Paşa’nın oğlu Halim Bey tarafından Alemdağı’ndaki Baltacı Çiftliği’nde misafir edildi; daha sonra 27 Aralık’ta Beyoğlu’ndaki Mısır Apartmanı’nda hayata veda etti.

İsmail Fatih Ceylan yazdı: Mehmet Akif Ersoy neden dışlandı?
İsmail Fatih Ceylan yazdı: Mehmet Akif Ersoy neden dışlandı?

Bu sahipsiz cenaze kimin?

Mehmet Akif’in vefatı basın tarafından duyurulmadığı ve resmî makamlar ilgilenmediği için, cenazesi dört hamal tarafından Beyazıt’a getirildiğinde kimseler yoktu. 28 Aralık 1936’da şiddetli bir soğuk vardı. Öğrenciler cenazenin Mehmet Akif olduğunu öğrenince hem çok üzüldüler hem de hareketlendiler.

Tabutun örtüsüz olduğunu görünce sağa sola koşup Türk bayrağı buldular, tabutun üstüne örttüler. Bunun üzerine de Kâbe örtüsü serildi.

O yıllarda öğrenci olan Macit Bumin, Türk Edebiyatı dergisinde o günü şöyle anlatır:

“Arkadaşım Mithat Müdüroğlu ile birlikte Beyazıt Kütüphanesi’ne gidiyorduk. Vakit erkendi. Kütüphanenin açılma saatini, tam karşısında bulunan ve ‘Küllük’ denilen kahvelerin birinde oturarak bekliyorduk. Sulu kar yağıyordu. Tam bu sırada caddeden tek atlı bir araba geçiyordu. Arabacının yanında fesli bir genç oturuyordu. Yükü, örtüsüz bir tabut olan araba, cami kapısına yöneldi. Tam bu sırada ikimiz birden kalkıp önlerine koştuk. Fesli gence sorduk:

‘Bu tabut kime ait?’ Delikanlı bize şöyle bir baktı ve:

‘Bu tabut Mehmet Akif Bey’e aittir. Ben de kâtib-i hususiyim,’ dedi. Hemen tabutu arabadan aldık ve hürmetle musalla taşının üzerine usul-ü vechile yerleştirdik.

Arkadaşımla görebildiğimiz birtakım eksiklikleri tamamlamak vazifesini üstlendik. Kâtibinden merhumun kartvizit büyüklüğünde iki fotoğrafını istedik. Birini tabutun başına dayadık, birini de yanımıza alarak heyecan ve telâşla kâtibin adını bile sormadan, fatihamızı okuyup Kapalıçarşı’ya daldık. Bir büyük bayrak ve raptiye alarak döndük. Bayrağı büyük naaşın üzerine örttük. Kâtibinden tekrar izin alarak Cağaloğlu yolunu tuttuk. Gözümüze takılan ilk matbaaya girdik.

Matbaacıya durumu anlattık. Fotoğraftan parası karşılığında vesikalıktan biraz büyük boyda bol miktarda tabettirdik. Bir miktar toplu iğne ve siyah kurdele de almak istedik. Matbaacı: ‘Bunlar da benden olsun’ diyerek parasını almadı. Siyah kurdeleyi münasip büyüklükte parçalara böldük. Toplu iğnelerle tabettiğimiz fotoğraflara kurdeleleri iğneledik. Oradan doğruca talebe yurtlarına koştuk. Kısa bir zaman parçası içerisinde Tıp talebe yurdunu dolaştık. Rastladığımız herkese büyük şairimizin cenazesinin Beyazıt Camii’nde olduğunu, öğlen namazından sonra kaldırılacağını haber veriyorduk. Bu arada Kadırga Yurdu’na da indik.

Yollarda rastladığımız kimselere sadece haberi vermekle kalmıyor, yakalarına merhumun fotoğrafını da iliştiriyor, naaşın Edirnekapı’da toprağa verileceğini söylüyorduk. Öğle namazına yakındı, Beyazıt Camii’ne geldik. Daha sonra cemaat çoğaldı. Namazdan sonra tabut omuzlara alınarak Beyazıt Meydanı’na çıkıldı.

Cenaze alayı ilerledikçe kalabalık artıyordu. Edebiyat Fakültesi önünde beş dakika duruldu, saygı duruşunda bulunuldu. Artık cenaze alayı büyümüştü. Tabut gençlerin ve halkımızın omuzlarında, bayrağımıza sarılı vaziyette ilerliyordu. Edirnekapı’ya kadar böylece gelindi. Tabut mezara indirildikten sonra görmek isteyenler için merhumun yüzü son bir kere açıldı. Tam bu sırada Güzel Sanatlar Akademisi’nden bir genç mezara atladı ve alçılı bir bezle merhumun o nazik yüzünün mülâjını aldı. Ona müdahale edenler olduysa da genç heyecanlı tavrıyla: ‘İleride bir gün belki heykeli yapılırsa lâzım olur’ dedi. Mezar usul-ü veçhile kapandı. Kur’an-ı Kerim okundu, dualar edildi ve büyük kaybın verdiği iç burukluğuyla cemaat oradan ayrıldı.”
(Türk Edebiyatı dergisi, Mart 1983)

Mehmet Akif’in en yakın dostu Eşref Edip’in anlattıkları da benzerdir:
“Camide örtüsüz, yalnız tahtadan ibaret bir tabut. Talebeler hüngür hüngür ağlıyorlar. Çıplak bir tahta ile tabut, musalla taşında al sancaklarla, Kâbe örtüleriyle örtülüyor ve Akif’in cenazesi İstiklâl Marşı ile götürülüyor.”
(M. Ertuğrul Düzdağ, Mehmed Akif Ersoy, T.C. Kültür ve Turizm Bakanlığı Yayınları, 1988)

Dr. İhsan Unaner de o günün şahitlerindendir:

“Çıplak tahtaları bir vefasızlık şahidi gibi sırıtan mühmel (ihmal edilmiş) bir tabutu, Akif’in cenazesi diye musallaya götürdük. Namaz kılınmış ve cenaze harekete hazırlanmıştı. Çelenklere göz gezdirdim. Edebiyat Fakültesi’ninki gözüme ilişti. Aradım; diğer fakülteler galiba göndermemişlerdi. Cenaze, kendisini seven birkaç yüz gencin elleri üstünde hareket etti. Bu hazin merasim içinde gözlerim, resmî şahsiyetlerin siyah silindir şapkalarını beyhude araştırdı. Şairin ebedî hürmetkârı olan birkaç kıymetli edebiyatçıdan, birkaç yüz genç üniversiteliden başka kimse bulamadım.”

Mithat Cemal Kuntay da oradadır. Bırakılan bir cenazede kimseyi görmeyince bunu kimsesi olmayan bir cenaze sanır. Ancak üniversitedeki bazı öğrencilerin duyması üzerine büyük bir kalabalıkla cenazeye gelirler ve üstü açıldığında Kuntay, üzüntüyle bunun Akif’e ait olduğunu öğrenmiş olur. Çok üzülür:

“Cenaze Beyazıt’tan kalkacak. Oraya gittim. Kimseler yok; bir cenazenin geleceği belli değil. Çok sonra birkaç kişi göründü, biraz sonra çıplak bir tabut geldi. Bir fıkara cenazesi olmalı dedim. O anda Emin Efendi Lokantası’nın sahibi Mahir Usta, elinde bir bayrakla cenazeye koştu. Sebebini anlamadım. Yine o anda yüzlerce genç peyda oldu. Üniversitenin büyük sancağına çıplak tabutu sardılar. Ellerimi yüzüme kapadım. Cenazeyi tanımıştım.”
(Mithat Cemal Kuntay, Mehmed Akif Ersoy: Hayatı-Seciyesi-Sanatı, Timaş Yay., 2012)

Üniversite idaresi, Ankara’dan aldığı talimat üzerine gençleri bu “rejim muhalifi, mürteci” şairin cenazesine katılmamaları için uyarmış; ama bu cenaze, gençlerin kendiliğinden bir protestosunun dışa vurulduğu ilk hadise olmuştu.

Cenazeden hiç bahsedemeyen radyoda ise klasik Batı müziği çalıyordu.

Orhan Veli: “Akif’in cenazesini dört hamal getirmiş, bu nasıl olur?”

Cumhuriyet gazetesi yazarı Mustafa Ekmekçi, bir yazısında, Mehmet Akif vefat ettiği sırada hem Cumhurbaşkanı hem de CHP Genel Başkanı olan Atatürk’ün tavrını şu şekilde nakleder:

“…Cumartesi günkü ‘Arnavut Elçiliğinde…’ başlıklı ‘Ankara Notları’nda Mehmet Akif’e de değinmiş, Atatürk’ün onun cenazesiyle ilgilenmemesine karşılık, ondan bir süre sonra ölen Abdülhak Hamit için yaveriyle birlikte çiçek gönderdiğini yazmıştım. Bu konuyu kurcalamayı sürdürdüm, ilginç şeyler çıktı. Abdülkadir Karahan’ın bana anlattığına göre, Orhan Veli, cenazenin kaldırılacağı gün, Abdülkadir Karahan’a:

‘Akif’in cenazesini dört hamal getirmiş. Emin Efendi Lokantası’nın önüne bırakmışlar. Bu nasıl olur?’ diye haber verir.

İsmail Fatih Ceylan yazdı: Mehmet Akif Ersoy neden dışlandı?
İsmail Fatih Ceylan yazdı: Mehmet Akif Ersoy neden dışlandı?

Abdülkadir Karahan kolları sıvar. Gidip Akif’in cenazesini Türk bayrağına sararlar. Bir yandan da öğrencileri toplamaya girişirler. 300–400 öğrenci toplaşır. Tıp Fakültesi’nde öğrenci olan Fethi Tevetoğlu’nun da Tıplı öğrencileri topladığını öğrenmiştim. Mezarı başında konuşan öğrencilerden biri de Fethi Tevetoğlu’ydu.

Gençlerin cenazeye böyle sahip çıkıp kaldırmasına Mustafa Kemal kızacaktı. Törenden sonra İstanbul’a geldiği bir gün Pera Palas’ta, Yüksek Ticaret Okulu’nun yıllık balosunda, kendisine gösteri yapan, ‘Yaşa Gazi’ diye bağıran gençlere:

‘Ben size devrimleri emanet ettim. Siz ise, benim devrimlerime karşı olan Mehmet Akif’in cenazesini büyük törenle kaldırdınız’ diye sitemde bulunur. Ağır konuşur!

Atatürk’ün yanında bulunan İsmail Müştak (Mayakon), Abdülkadir’in (Karahan) mezarı başında konuşma yaptığını söyleyince, Atatürk ‘Getirin onu buraya’ der.

Abdülkadir Karahan, bir arkadaşının haber vermesi üzerine kaçar. Savcı yardımcılarından Karaşıhlı Ahmet Bey’in evinde saklanır. Sonra, emniyette Karahan’a, ‘Senin neyin lâzım Akif’in mezarında konuşmak?’ diye çıkışırlar…”

Prof. Dr. Abdülkadir Karahan, “Akif’in Ebediyete Uğurlanışı ve Sonrası” başlıklı bir yazıda hatıralarını şöyle anlatır:

“…Millî Marşımızın eli öpülecek şairinin kabri başındaki hitabemin takdir yerine adeta tekdirle karşılanmak istenmesini, bugün bile bir muamma gibi çözemediğimi de işaret etmek isterim. Çünkü üç gün sonra beni Yüksek Öğretmen Okulu’ndan Emniyet Müdürlüğü’ne istediler. Bir şube müdürü beni sorguya çekti. ‘Ne sıfatla, resmî makamların törene gerek görmediği bir şairin kabri başında konuşma yaptığımı’ sormuştu. Şu cevabı verdim:

‘Ben herhangi bir şairin değil, Türk bayrağı göndere çekilirken yazdığı İstiklâl Marşı ile göklere seslenen bir zâtın kabri başında milletimin duygusunu, saygısını dile getirdim.’”
(İlkadım Dergisi, sayı: 270, Ocak 2011)

İstiklâl Marşı’nı değiştirme çalışmaları

Artık beğenilmeyen, eleştirilen, gerici, mürteci, yobaz görülen Mehmet Akif’in İstiklâl Marşı’nın Atatürk’ün kurduğu Cumhuriyet’e yakışmadığını düşünenler, 1937 yılında bu marşı değiştirmek gerektiğini dile getirip çalışmalar yaptılar.

Millî Marşımıza yönelen eleştirilerin başında, Batı medeniyetine “tek dişi kalmış canavar” denmesi, “Türk” kelimesinin geçmemesi, “lidere şükran yokluğu” gibi hususlar geliyordu. Oysa İstiklâl Marşı, 1921’de yazılırken henüz Sakarya ve diğer zaferler yaşanmadığı için lider adı geçmemişti. Değiştirmek isteyenlerin en büyük gayesi, Atatürk’ün adının marşta geçmesiydi.

1937 yılında Ulus gazetesi aracılığıyla yeniden Millî Marş için bir yarışma düzenlenmiş, dönemin şairlerine katılması için teklif götürülmüştü. Ancak Mustafa Kemal’in 1938 yılında vefat etmesiyle girişimler neticesiz kaldı.

Yalnız ölen, ancak duyarlı gençlerin ve halkın sahip çıktığı Mehmet Akif’in mezarı iki yıl sonra üniversiteli gençler tarafından yaptırıldı. 1960’ta yol inşaatı nedeniyle kabri Edirnekapı Şehitliği’ne nakledildi. Kabri, Süleyman Nazif ve arkadaşı Ahmet Naim Bey’in mezarları arasındadır.

Medyascope'u destekle. Medyascope'a abone ol.

Medyascope’u senin desteğin ayakta tutuyor. Hiçbir patronun, siyasi çıkarın güdümünde değiliz; hangi haberi yapacağımıza biz karar veriyoruz. Tıklanma uğruna değil, kamu yararına çalışıyoruz. Bağımsız gazeteciliğin sürmesi, sitenin açık kalması ve herkesin doğru bilgiye erişebilmesi senin desteğinle mümkün.