Onur Alp Yılmaz yazdı: Düzen değişikliği vaadiyle iktidar değişimi arasındaki simbiyotik ilişki

Türkiye siyasetinde uzun süredir temel bir kavram karmaşası yaşanıyor: niyetler ile olgular birbirinin yerine geçiriliyor. Her siyasal cephe kendi niyet anlatısını bir “gerçeklik” olarak inşa ediyor ve bu gerçekliğin dışına çıkan her eleştiri ise ya ahlaki bir saldırı ya da düşmanca bir pozisyon olarak kodlanıyor.

Böylece siyaset, toplumsal sorunların çözüm üretildiği bir alan olmaktan çıkıp, niyetlerin ahlaki üstünlük yarışına dönüşüyor.

Bu tablo yalnızca iktidara özgü değil. İktidar, kararlarının somut toplumsal sonuçlarını “devlet aklı”, “beka” ve “zorunluluk” söylemleriyle perdelemeye çalışırken; muhalefet de çoğu zaman ortaya çıkan olguları dönüştürmek yerine kendi “demokratik niyetini” siyasetin merkezine yerleştiriyor.

Sonuçta hayat pahalılığı, güvencesizlik, adalet duygusunun aşınması, kurumsal çürüme gibi gündelik hayatın sert olguları, siyasetin asli konusu olmaktan çıkıyor.

Bu durum, derin bir temsil krizine yol açıyor. Herkes toplum adına konuşuyor; ama toplum, yaşadığı gerçekliği siyasete taşıyabilen bir özne olamıyor. Siyaset konuşuyor, fakat toplumun deneyimi konuşulmuyor. Adeta siyasetin konuşmasıyla toplumun sorunları arasında bir ters ilişki ortaya çıkıyor.

Peki, bu niyet–olgu kopuşunu tersine çevirmeyi hedefleyen bir siyasal hat hiç kurulmadı mı?

Kuruldu; fakat bu hat, bugün anladığımız anlamda “iktidarı ele geçirmeyi” değil, sorunların nedenini yanlış yerde arayan siyasal dili tersyüz etmeyi hedefliyordu. Rakip partileri değil, onları mümkün kılan düzeni hedef alan; yoksulluğu ve geri kalmışlığı ahlaki, kültürel ya da kişisel açıklamalardan çekip alarak doğrudan siyasal ve iktisadi yapının hanesine yazan bir hat bu. Türkiye siyasal tarihinde bu boşluğu en berrak biçimde fark eden ve buna karşı tutarlı bir siyasal çerçeve kurmaya çalışan isim ise Bülent Ecevit’ti.

Halk sektörü ve köykent: Niyet siyasetine karşı olgu üretme girişimi

Ecevit’in bu projeleri, klasik anlamda birer kalkınma programından ibaret değildi. Toplumsal beklentileri söylemle değil, kurumsal mekanizmalarla karşılamak sınırlamayan, Marksist anlamda altyapı-üstyapı tartışmasında bu ikili arasında bir denge tutturmaya çalışan çok daha derin bir mana taşıyordu. Hatta Ecevit, istatistiğe indirgenmiş olmakla eleştirdiği büyüme kavramının yerine gelişme kavramını koyuyor ve bunu Ecevit’i DSP örneği üzerinden incelediğim kitabımda ifade ettiğim üzere şöyle bir mantık çerçevesinde yapıyordu:

Ecevit, 4 Kasım 1976’da Trabzon’da yaptığı konuşmada AP’nin “büyüme”si ile CHP’nin “gelişme”sini tezat olarak ortaya koyar ve şöyle söyler: “Aradaki fark nedir? Sadece ekonomik büyüme dediniz mi bu rakamlarla belirtilen soyut bir büyümedir.” Ecevit’e göre, ekonominin büyümesi ile Türkiye’nin gelişmesi arasında fark vardır ve AP, “kardeşlerin, yeğenlerin cüzdanını büyüten” ekonominin büyümesinden yanayken, CHP, toplumsal gelişmenin yanındadır. Ecevit, bu toplumsal gelişmenin “toplumun belli kesimlerinin özlemlerini, yararlarını uzlaştırmayı hedefleyen bir “demokratik sol” doğrultu olduğunu söyler ve bu doğrultu dahilinde halk sektörüyle işçi ve köylünün kayrılacağını ifade eder. Buradan da anlaşıldığı gibi, CHP’nin demokratik sol vizyonu, sermayeyi ortadan kaldırmaya değil, işçi ve köylüyü de sermaye, hiç değilse meta sahibi yapmaya ve refahın yeniden dağıtımında sosyal adalet koşullarının kurumsal altyapısı sağlanana kadar onlara ayrıcalıklı bir statü vermeye dayanır.1

Dolayısıyla Halk Sektörü de halkı yalnızca adına karar verilen bir kitle olarak değil; üretimin, yatırımın ve bölüşümün doğrudan öznesi olarak konumlandırıyordu. Kooperatifler, üretici birlikleri ve yerel girişimler aracılığıyla yurttaş, yardım alan bir nesne olmaktan çıkıp ekonomik karar süreçlerinin parçası, yani özne haline geliyordu. Bu, siyaseti niyet beyanlarından kurtarıp çıktılar üzerinden hesap vermeye zorlayan bir yaklaşımdı. Köykent projesi ise bu hattın mekânsal ve toplumsal karşılığıydı.

Köyü “geri kalmışlık alanı” olarak değil, kamusal hayatın eşit bir parçası olarak yeniden kurmayı hedefliyordu. Eğitim, sağlık, üretim ve kültürel yaşamın bir arada örgütlendiği bu model, köyden kente göçü kaçınılmaz bir kader olmaktan çıkarmayı amaçlıyordu. Siyaset, burada “sizi anlıyorum” demiyor; “yaşadığınız gerçekliği beraber dönüştürüyoruz” diyordu.

Bu yönüyle Ecevit’in çizgisi, temsil krizine karşı önemli bir siyasal yanıt üretmişti. Bundan da önemlisi, topluma bir temsil kriziyle karşı karşıya olduğunu hissettirip onları müesses nizamın kaybedenleri olduğuna ikna edebilmişti.

Peki, Ecevit’in bu projeleri neden kurumsallaşmadı?

Bu projelerin başarısızlığı, çoğu zaman “ekonomik yetersizlik” ya da “siyasal istikrarsızlık” ile açıklanır. Bu açıklamalar, daha önemli bir meseleyi, yani yapısal direnci görmemizin önüne geçer.

Çünkü bu projeler her şeyden önce yalnızca bir politika seti değil, iktidarın nasıl kurulacağına dair alternatif bir model öneriyordu. Merkezî bürokrasiyi, büyük sermaye bloklarını ve geleneksel siyaset yapma biçimlerini rahatsız eden tam da buydu. Devlet aygıtı, kendisini dönüştürmeyi hedefleyen bu projelere karşı epeyce gürültülü ve hoyrat bir direnç geliştirdi.

İkincisi, uluslararası konjonktür bu hattın aleyhineydi. 1970’lerin sonu, neoliberal dönüşümün yükseldiği, IMF programlarının standartlaştığı, kamusal örgütlenmenin “verimsizlik” olarak damgalandığı bir dönemdi. Yerel üretim, kooperatifçilik ve toplumsal katılım, küresel rüzgâra ters düşüyordu.

Üçüncüsü ve belki de en belirleyici olanı, 12 Eylül 1980 yalnızca bir askerî darbe değil; aynı zamanda bir kalkınma ve siyaset paradigmasının tasfiyesiydi. Toplumsal özne dağıtıldı, yerel örgütlenme tehdit olarak kodlandı ve siyaset, halktan değil piyasalardan onay alan bir alan haline getirildi. Bunun karşılığında piyasalar da halkın tercihlerini manipüle edecek araçlarla müttefik siyaset esnafını iktidarda tutacak ve indirecek; tanrılaştıracak ve rezil edecekti.

Dolayısıyla 12 Eylül’le beraber yurttaşın kolektif özne olarak siyaset sahnesine çıkabileceği kanallar kapatıldı; siyaset yukarıdan aşağıya işleyen bir yönetim tekniğine, aşağıdan yukarıya ise en fazla talep iletebilen ama karar kuramayan bir kitle ilişkisinin sınırlarına hapsedildi.

Ekonomi “siyasetten arındırılırken”, siyaset de toplumdan arındırıldı. Yoksulluk, güvencesizlik ve eşitsizlik artık siyasal olarak çözülmesi gereken sorunlar değil; yönetilmesi, dengelenmesi, tolere edilmesi gereken sonuçlar olarak ele alındı. Niyet–olgu kopuşu tam da burada kurumsallaştı: Olgular ortadaydı ama artık neden–sonuç ilişkisi içinde konuşulmuyordu.

Niyet–olgu kopuşu tam da burada kurumsallaştı. Olgular ortadaydı; yoksulluk vardı, eşitsizlik vardı, güvencesizlik vardı. Ama bu olgular artık neden–sonuç ilişkisi içinde değil, toplumu suçlayan açıklamalar eşliğinde konuşuluyordu. Sorunun kaynağı düzenin işleyişinde değil; nüfus artışında, “verimsizlikte”, “çalışmama kültüründe”, tembellikte, hatta zaman zaman doğrudan halkın kendisinde aranıyordu. Böylece siyaset, ürettiği sonuçların sorumluluğunu üstlenmek yerine, o sonuçların mağdurlarını suçlayan bir dile yaslandı.

Bu dil, yalnızca iktidara özgü değildi. Yoksulluk konuşulsa bile, bu kez “gerçekçi olmayan talepler”, “kaynak yetersizliği” ya da “toplumun beklentilerinin şişkinliği” üzerinden açıklanıyordu. Eşitsizlik kabul ediliyor, ama kaçınılmaz ilan ediliyordu. Güvencesizlik teslim ediliyor, ama küresel zorunluluklara havale ediliyordu. Olgular inkâr edilmiyor; siyasetsizleştiriliyordu. Ve bu siyasetsizleştirme, düzeni tartışma dışı bırakmanın en etkili yolu hâline geliyordu.

Bugün yaşadığımız tablo, bu kopuşun güncellenmiş hâlidir. Dün yoksulluk kaderle, kültürle ya da ahlakla açıklanıyordu; bugün ise tekil bir iktidar pratiğine indirgenerek açıklanıyor. “Bu sorunlar var çünkü Ak Parti iktidarda.” Bu cümle bütünüyle yanlış değil elbette. Ama siyaseten eksik. Çünkü düzeni değil, aktörü hedef alıyor. Olguların nedenini açıklamak yerine, onların failini işaret ediyor. Böylece siyaset yine düzene değil, iktidar değişimine indirgeniyor.

Bu noktada şunu sormadan edemiyorum… Acaba sürekli olarak sorulan şu iki sorunun cevabı da bu kısır döngüyü aşamamızdan mı kaynaklanıyor:

  1. CHP toplumu neden ayağa kaldıramıyor?
  2. Ak Parti oyları neden hâlâ yüzde 30’ların üzerinde?

Sanırım öyle. Çünkü bu sorular, görünüşte birbirinden bağımsızmış gibi dursa da aynı siyasal açmazın etrafında dönüyor. “CHP toplumu neden ayağa kaldıramıyor?” sorusu, toplumun edilgenliğini varsayıyor; “Ak Parti oyları neden hâlâ yüksek?” sorusu ise bu edilgenliği açıklamaya çalışıyor. Oysa her iki soru da siyasetin topluma hangi öznelik alanını açtığını neredeyse hiç tartışmıyor.

Toplumun ayağa kalkmaması, çoğu zaman ahlaki ya da psikolojik bir eksiklik gibi okunuyor: korku, konfor, alışkanlık, bağımlılık… Bu okuma, 12 Eylül sonrasında yerleşmiş olan dili yeniden üretiyor. Toplum önce siyasal özne olmaktan çıkarılıyor, ardından özne olmadığı için suçlanıyor. Böylece sorun, siyasetin kuramadığı özneleşme hattı olmaktan çıkıp, toplumun “yetersizliği”ne indirgeniyor.

Ak Parti’nin hâlâ belirli bir oy oranını koruyabilmesi de aynı yerden açıklanıyor. Seçmen, ya “yanlış bilgilendirilmiş” ya “rasyonel davranmayan” ya da “kimliklerine hapsolmuş” olarak tarif ediliyor. Oysa bu açıklamalar, seçmenin neden hâlâ bu siyasal düzende kendine bir yer bulabildiğini; muhalefetin ise neden ona alternatif bir öznelik ve gelecek tahayyülü sunamadığını görünmez kılıyor.

Sorun, iktidarın ne yaptığı kadar, muhalefetin ne yapmadığında yatıyor. Toplumu yalnızca iktidarın yanlışlarına tepki vermeye çağıran, ama onu kendi hayatı üzerinde söz ve irade sahibi bir aktör olarak kurmayan bir siyaset; insanları harekete geçiremez. En fazla, onları doğru tarafta saf tutmaya ikna edebilir. Bu ise mobilizasyon değil, hizalanmadır.

Bu nedenle bugün yaşadığımız tablo, “toplum neden ayağa kalkmıyor?” sorusundan çok, “siyaset topluma neden ayağa kalkabileceği bir zemin sunmuyor?” sorusunu sormayı gerektiriyor. Ve belki de asıl yanıt, Ak Parti’nin gücünde değil; bu gücü aşabilecek bir özneleşme hattının hâlâ kurulamamış olmasında yatıyor.

Burada kritik bir eşik daha var. Toplumu gerçekten özneleştiren bir siyaset, kaçınılmaz olarak mevcut siyasal elitlerin alanını da zorlar. Çünkü özneleşmiş bir toplum, yalnızca iktidarı değil, muhalefeti de denetler; yalnızca yanlış politikaları değil, kurulan düzeni de sorgular. Bu risk alınmadığında siyaset güvenli bir hatta çekiliyor: Bütün sorunların yegâne faili olarak tek bir iktidar kodlanıyor, düzen tartışma dışı bırakılıyor.

Bunun sonucu, tersinden işleyen bir kutuplaşma oluyor. Ak Parti seçmeni, yaşadığı yapısal sorunlara rağmen “yanlış tarafta” konumlandırılıyor. Bu, onları ikna edilecek yurttaşlar olmaktan çıkarıp, savunma refleksi geliştiren bir siyasal kimliğe hapsediyor. Kişiselleşmiş kutuplaşma aşılmıyor; yeniden üretiliyor.

Oysa Ecevit’in gördüğü boşluk tam olarak buradaydı. Rakip partileri hedef almak yerine düzeni hedeflemesinin nedeni, yalnızca etik bir tercih değildi. Bu, toplumu siyasetin nesnesi olmaktan çıkarıp kurucu öznesi haline getirme iddiasıydı. Halk Sektörü ve Köykent gibi projeler bu yüzden yalnızca politika önerileri değildi; “başka türlü bir hayat mümkündür” iddiasının maddi karşılıklarıydı. İnsanları, kendi gelecekleri için emek verecekleri, risk alacakları, irade koyacakları bir dünyaya davet ediyordu.

Bugün bu davet yapılamıyor. Üstelik dünya yeniden ulusal ekonomilerin güçlendiği, devlet müdahalesinin ve korumacılığın geri döndüğü bir evreye girerken. Böyle bir tarihsel eşikte hâlâ neoliberal restorasyon diliyle konuşmak hem toplumsal deneyimle hem de küresel gerçeklikle uyumsuz bir siyasal teklif üretmek anlamına geliyor.

Yani elimizdeki tablo şu: İktidarın neden hâlâ güçlü olduğu sorusunun cevabı da muhalefetin neden güçlenemediğinin cevabı da kaynaktan besleniyor. Toplumu özneleştirmeyen, onu kendi geleceğini kurmaya çağırmayan bir siyaset; iktidarı değiştirmeyi vaat edebilir ama hayatı değiştireceğine kimseyi ikna edemez.

Sonuçta iktidar da kendi gidişinin iç politikada ve dış politikada yaratacağı “riskler” üzerinden bilinçli bir algı mühendisliğine yaslanır. Alternatif bir dünyanın mümkün olduğuna inandırılmamış, kendi hayatının kurucu öznesi olabileceğine dair bir deneyim yaşamamış kitleler ise daha fazlasını isteme cesaretini değil, en azından elindekini kaybetmeme refleksini devreye sokar. Umutla değil riskle konuşulan bir siyasette, insanlar değişimi talep eden aktörler olmaktan ziyade belirsizlikten kaçınan muhafazakâr öznelere dönüşürler. Bu yüzden iktidarın gücü yalnızca kendi maharetinden değil, muhalefetin toplumu başka bir hayata davet edememesinden de beslenir.

1 Onur Alp Yılmaz, Karaoğlanın Ak Güvercini: Demokratik Sol Parti (1985-2004), Siyasal Kitabevi, Ankara, 2022, s. 77.

Medyascope'u destekle. Medyascope'a abone ol.

Medyascope’u senin desteğin ayakta tutuyor. Hiçbir patronun, siyasi çıkarın güdümünde değiliz; hangi haberi yapacağımıza biz karar veriyoruz. Tıklanma uğruna değil, kamu yararına çalışıyoruz. Bağımsız gazeteciliğin sürmesi, sitenin açık kalması ve herkesin doğru bilgiye erişebilmesi senin desteğinle mümkün.