İsmail Fatih Ceylan yazdı: Ömer Seyfettin Bâb-ı Âli Baskını’nda

1908 yılındaki II. Meşrutiyet’in ilanı, Ömer Seyfettin’in hikâyelerinde ve Mehmet Akif’in şiirlerinde anlatıldığı gibi büyük bir sevince neden olmuştur. İstanbul halkı, zincirlerinden boşalmış gibi kendinden geçmiş, “Yaşasın hürriyet!” naraları atmaktadır. Bu sevinçle imamlar ve papazlar bile birbirleriyle sarılarak Meşrutiyet’in ilanını kutlamaktadır.

Ömer Seyfettin, Hürriyet Gecesi hikâyesinde o günü anlatır:

“O ilk gün, o ilk hürriyetin ilan edildiği gün neydi Yarabbi! Sanki bir saniye içinde bütün dünya birdenbire değişti. Tenha sokaklar alacalı ve kesif bir kalabalıkla doldu. Meydanlar kapandı. Birbirleriyle hiç konuşmayan dilsizlerin ağızları açıldı. Her köşe başında bir düzine hatip… Arabalarda, at üzerinde hem koşan, hem söyleyen yakası rozetli, elleri kamçılı deli gibi adamlar! Sonra bayraklar, bayraklar, bayraklar… Susmayan bandolar, nihayeti gelmeyen nümayiş alayları! Sarılmalar, kucaklaşmalar, öpüşmeler, alkış tufanları! Ve bütün bunların üstünde hiç dinmeyen bir nara: “Yaşasın hürriyet!” Yine sonra kadınlardan, çocuklardan, ihtiyarlardan, gençlerden, askerlerden karma karışık, taşan, dalgalanan bir akın! Nereye? Bilen yok. Ben de bu canlı ve huruşan selin içinde bir zerre… Ne kadar yürüdüğümü, nerelerden geçtiğimi şimdi hatırlamıyorum. Ama ruhum halkın galeyanına mihraktı. Herkes gibi kendimi kaybetmişim.”

İsmail Fatih Ceylan yazdı: Ömer Seyfettin Bâb-ı Âli Baskını’nda
İsmail Fatih Ceylan yazdı: Ömer Seyfettin Bâb-ı Âli Baskını’nda

Mehmet Akif de Meşrutiyet’in ilanıyla ortaya çıkan ve çılgınlığa dönüşen sevinci, Süleymaniye Kürsüsünde adlı uzun manzumesinde tasvir eder. Herkes eğlenmekte, fakat kimse çalışmamaktadır; üstelik okullar tatil edilmiştir.

1909’da 31 Mart darbesiyle Sultan II. Abdülhamit’in tahttan indirilmesi bu sevinci, coşkuyu daha da artırır. Yıllarca en büyük hedefleri olan padişah sonunda tahttan indirilmiş, hürriyetçiler nihayet zafere ulaşmıştır. Bütün bu olaylarda kahraman Enver Bey’dir; o artık herkesin Hürriyet Kahramanı’dır.

31 Mart’tan sonra Berlin’e dönmüş olan Hürriyet Kahramanı Enver Bey, 12 Ekim 1910 tarihinde Birinci ve İkinci Ordu manevralarında yönetici olarak görev yapmak üzere yeniden İstanbul’a geldi ve kısa bir süre sonra tekrar geri döndü. 1910’un nisan ayında Arnavutluk isyanı başlamış, 3 Temmuz 1910 tarihinde çıkarılan Kilise Kanunu ile Bulgaristan, Yunanistan ve Sırbistan arasındaki anlaşmazlık ortadan kalkmış, Balkan devletleri Osmanlı Devleti aleyhinde birleşmişti.

Meşrutiyet’in ilanıyla ortaya çıkan hürriyetçilik havası, o güne kadar Balkan devletleri arasında kanlı bıçaklı kavgayı sona erdirmiş, ilan edilen Meşrutiyet kendi elleriyle Balkan devletlerinin anlaşabilmeleri için uygun bir ortam meydana getirmişti. Kiliseler Kanunu ile Ortodoks cemaatine bağlı dinî bir kuruluş, o yerde hangi unsur nüfus bakımından çoğunlukta bulunuyorsa ona bağlı olacaktı.

Mehmet Akif, Ömer Seyfettin eserlerinde sevinç çığlığı atılan hürriyetin, daha çok azınlıklara yaradığını, Osmanlı’yı bölmeye hizmet ettiğini anlatmaya başlarlar. Ömer Seyfettin, eleştirilerine rağmen Enver Bey’in yanındadır.

Mart 1911’de yeniden İstanbul’a çağrılan Enver Bey, 19 Mart 1911’de görüştüğü Mahmud Şevket Paşa tarafından Balkanlar’daki çete faaliyetlerine karşı alınacak tedbirleri denetlemek ve bu alanda bir rapor hazırlamak üzere bölgeye gönderildi.

Enver Bey, dolaştığı Selanik, Üsküp, Manastır, Köprülü ve Tikveş’te bir yandan çetelere karşı alınacak önlemler üzerinde çalışırken, öte yandan İttihat ve Terakki’nin ileri gelenleriyle görüştü. 11 Mayıs 1911 tarihinde İstanbul’a döndü. 15 Mayıs 1911’de Sultan Mehmed Reşad’ın yeğenlerinden Naciye Sultan ile nişanlandı. 27 Temmuz 1911’de Malisör isyanı sebebiyle İşkodra’da toplanan İkinci Kolordu’nun kurmay dairesi başkanı (erkân-ı harp) olarak Trieste üzerinden İşkodra’ya gitmek üzere İstanbul’dan ayrıldı. 29 Temmuz’da ulaştığı İşkodra’da Malisör isyanının bastırılması, İttihat ve Terakki Cemiyeti’nin Arnavut üyeleriyle olan meselelerinin hallinde önemli rol oynadı.

İsmail Fatih Ceylan yazdı: Ömer Seyfettin Bâb-ı Âli Baskını’nda
İsmail Fatih Ceylan yazdı: Ömer Seyfettin Bâb-ı Âli Baskını’nda

Bu dönemde hükümet ve meclisi kontrolü altına alan İttihat ve Terakki, “Yaşasın hürriyet!” yerine otoriter bir rejim tesis ediyordu. Bu yüzden 1911’de parti içinde bölünmeler oldu. Jön Türklerin âdem-i merkeziyetçi kanadını oluşturanlar, 21 Kasım’da Hürriyet ve İtilaf Fırkası’nı kurdular.

İttihat ve Terakki’den ayrılarak Hürriyet ve İtilaf Fırkası’nı kuranlar, siyonizmin âleti olan küçük bir mason grubun İttihat ve Terakki’ye hâkim olduğunu, memuriyetlere tayinlerde partizanlık yapıldığını, valilik ve mutasarrıflık gibi büyük memuriyetlerin kolayca elde edildiğini ileri sürüyorlardı.

Hürriyet ve İtilaf Fırkası’nın sert muhalefeti

İttihat ve Terakki muhalefetini artıran bir başka sebep de azınlıkların ayrılıkçı hareketleriydi. Son olarak İttihat ve Terakki aleyhtarı bazı aydın ve gazetecilerin öldürülmesi, bu partiye karşı büyük bir infial uyandırdı. Böylece İttihat ve Terakki’nin her geçen gün biraz daha sertleşen icraatı karşısında muhalefet grupları birleşti ve ortaya bu devirde kurulan en büyük siyasî teşekkül çıktı.

Meclis-i Mebusan’da bulunan 105 muhalif milletvekilinin yetmiş kadarı Hürriyet ve İtilaf Fırkası’nın mensubuydu. Arap mebusların büyük alaka gösterdiği fırkadan Rum mebuslar uzak kalarak gerekli gördüklerinde iş birliği yapma kararı aldılar. Ermenilerden sadece Nazaret Doğavaryan girdi. Bir kısım Arnavut’un desteklediği fırkaya Yahudi kökenliler hiçbir şekilde yakınlık göstermedi.

Hürriyet ve İtilaf Fırkası esas itibarıyla Osmanlı Demokrat Fırkası, Ahali Fırkası ve Mutedil Hürriyetperveran Fırkası gibi siyasî teşekküllerin birleşmesiyle ortaya çıkmıştı. Kuruluşunun dördüncü gününde Şehzadebaşı’nda bulunan fırka merkezindeki toplantıda Damad Ferid Paşa başkanlığa, Miralay Sâdık başkan yardımcılığına getirildi. Kurulduğu ilk zamanlarda büyük ilgi gören fırkanın İstanbul ve Anadolu’da 100’e yakın şubesi açıldı.

Fırkaya mensup olan aydınlar, azınlıklara yeni haklar verilmek suretiyle siyasî bütünlüğün muhafaza edilebileceği yolunda büyük ümitlere sahiptiler. İttihat ve Terakki’nin kuvvet kullanarak hâkim Türk unsurun önderliğinde siyasî birliği sağlama meyline karşılık, Hürriyet ve İtilaf bunun yeni haklarla ve ikna yoluyla gerçekleşebileceğine inanıyordu. Azınlıkların fırkaya ilgi göstermesinde bu görüşlerin büyük tesiri olmuştu.

İsmail Fatih Ceylan yazdı: Ömer Seyfettin Bâb-ı Âli Baskını’nda
İsmail Fatih Ceylan yazdı: Ömer Seyfettin Bâb-ı Âli Baskını’nda

Hürriyet ve İtilaf Fırkası, İttihat ve Terakki hükümetlerine karşı o zamana kadar görülmemiş bir sertlikle matbuat alanında mücadele yürüttü. Esasen fırkanın kuruluşu sırasında İttihat ve Terakki aleyhtarı çok canlı bir basını mevcut bulunuyordu.

Hürriyet ve İtilaf Fırkası, II. Meşrutiyet devrinde İttihat ve Terakki’nin ürktüğü ve kendine rakip saymak zorunda kaldığı ilk ve son büyük siyasî kuruluştu. Fırka, İttihat ve Terakki’nin meclisteki hâkimiyetine son verdiği gibi ilk defa parlamenter sistemin çalışmasını sağlamıştı. İstanbul’da yapılan ara seçimi bir oy farkıyla da olsa kazanması (11 Aralık 1911), İttihat ve Terakki’yi yeni tedbirler almaya sevk etti. İttihat ve Terakki hükümeti, anayasanın meclisin feshine dair 35. maddesinin değiştirilmesini gündeme getirdi. Değişiklik teklifinin kendilerini ezmek için bir tuzak olduğunu ileri süren Hürriyet ve İtilaf Fırkası, bu değişikliğin meclisten geçirilmesini engelledi. Bunun üzerine hükümet, anayasanın 7. maddesi uyarınca meclisi padişah iradesiyle feshettirdi (18 Ocak 1912).

İttihat ve Terakki hükümeti, adaylarını kazandırmak için ordunun nüfuzunu kullanmış, meydana gelen baskılar neticesinde bazı bölgelerde halkın tepkileriyle karşı karşıya gelinmişti. Adalet, eşitlik, hürriyet sloganları lafta kalmıştı. Ayrıca bu hususları bahane edenler Arnavutluk’ta isyana sebebiyet verdiler. Arnavut mebuslarının dışarıda kalması, siyasî-sosyal patlamanın en önemli sebeplerinden biri olarak ortaya çıktı.

Meclis-i Mebusan’ın kapatılmasından üç ay sonra yapılan ve sandık başında pek çok muhalifin sopayla dövüldüğü için “sopalı seçim” olarak anılan seçimlerde Hürriyet ve İtilaf Fırkası meclisten tasfiye edildi. İttihatçılar mecliste büyük bir ağırlık elde etti. Ancak destekledikleri Sadrazam Said Halim Paşa’nın istifası ile tekrar muhalefet pozisyonuna düştüler. Yeni sadrazam Kâmil Paşa döneminde İttihatçılara ciddi baskılar gerçekleşti; meclis feshedilerek seçimler ertelendi.

İsmail Fatih Ceylan yazdı: Ömer Seyfettin Bâb-ı Âli Baskını’nda

İtalya savaş ilân edince

II. Meşrutiyet’in ilanı sonrası siyasi çalkantılar devam ederken, İttihat ve Terakki ile Hürriyet ve İtilaf Fırkası arasında çekişme yaşanıyor, beklenmedik bir anda İtalya Osmanlı’ya savaş ilan etmiş ve Trablusgarp Savaşı başlamıştı. Enver Bey, İtalyanlara karşı bir gerilla savaşı yürütülmesi fikrini İttihat ve Terakki Cemiyeti üyelerine kabul ettirdikten sonra Kolağası Mustafa Kemal (Atatürk) Bey ve Paris ataşemiliteri Binbaşı Fethi (Okyar) Bey gibi isimlerle bölgeye gitmeye koyulmuştu.

Enver Bey, İtalyan kuvvetlerine karşı verdiği başarılı mücadele nedeniyle 1912’de yarbaylığa yükseldi. 24 Ocak 1912’de resmen Umum Bingazi Mıntıkası kumandanlığına getirildi. 17 Mart 1912 tarihinde bu görevine ek olarak Bingazi mutasarrıflığına atandı. 10 Haziran 1912’de kaymakam oldu.

Trablusgarp Cephesi’ndeki savaş, İttihat ve Terakki yönetiminin ilk savaşıydı. Yer yer üstün başarılar elde edilmesine rağmen Balkan Savaşı patlak verince, İtalyanlarla Uşi Anlaşması yapıldı ve bu anlaşmayla Osmanlı’nın Afrika’da hiç toprağı kalmadı.

Osmanlı Ordusu, Trablusgarp’ta İtalyanlarla savaşırken, Yemen’de çıkan isyan sonrası büyük bir hata içine düşerek Rumeli’deki taburların bir kısmını bu isyanı bastırmak için Yemen’e göndermişti. Trablusgarp’ın Osmanlı’nın elinden çıkması, Rodos’u da içine alan On Adalar’ın ise İtalya’dan antlaşma masasında geri alınabilecek iken Balkan Savaşı’nda Yunanlar tarafından işgal edilmesini engellemek için geçici olarak İtalyanların eline bırakılmasıyla sonuçlandı. Trablusgarp Savaşı ve Yemen İsyanı, Osmanlıların bir kısım kuvvetlerini Balkanlara geç aktarmasına veya hiç aktaramamasına sebep oldu.

Ayrıca orduda iktidarı tamamen ele geçirmek isteyen İttihatçılar, büyük bir düzenlemeye gidip yaşlı subayları emekli etmiş, yerlerine kendilerinden olan genç subayları getirmişti. İttihatçıların yaptırımlarından rahatsız olan bazı subaylar “Halâskâr Zâbitân” grubunu kurunca, ordu ikiye bölündü ve Balkanlarda güç kaybı arttı. Osmanlı, I. Balkan Savaşı’nda Balkanlarda ordularının yerini sağlamlaştırabilecek bir hamle yapamadı.

“Sopalı seçim”le Meclis’te çoğunluğu sağlayan İttihat ve Terakki’nin kurduğu hükûmetin başı Mehmed Said Paşa, güven oylamasından başarıyla geçti.

Fakat Hürriyet ve İtilaf Fırkası yanlısı olan Halâskâr Zâbitân grubu Rumeli’de dağa çıkınca, İstanbul’da bir dizi karışıklık meydana geldi. Bir başka muhalif Prens Sabahattin’in desteğini de alan grup, gazetelerde sert bildiriler yayımladı. Halâskâr Zâbitân, Askerî Şûra’ya muhtıra verince Sadrazam Mehmed Said Paşa istifa ederek bu görevden ayrıldı.

21 Temmuz 1912’de Ahmed Muhtar Paşa’nın sadrazamlığında partiler üstü bir hükûmet kuruldu. İçerisinde üç eski sadrazam bulunduğundan dolayı “Büyük Kabine” adı verilen bu kabinede hiç İttihat ve Terakki üyesi olmaması sebebiyle yeni hükûmetin Meclis-i Mebusan’ı dağıtacağı dedikoduları baş gösterdi.

Balkan Savaşı’nda ordunun yarısından fazlası firar etti

İşte bu ortamda 8 Ekim 1912’de Karadağ’ın Osmanlı Devleti’ne savaş ilan etmesiyle Balkan Savaşları başladı. Osmanlı Devleti, 16 Ekim 1912’de Bulgaristan ve Sırbistan’a, daha sonra da Yunanistan’a savaş ilan etti. 23 Ekim 1912’de Sırbistan ile savaş başladı. 25 Ekim 1912’de Kumanova, 26 Ekim 1912’de ise Üsküp düştü.

Bu gelişmelerin ardından Halâskâr Zâbitân, Meclis-i Mebusan Başkanı Halil Bey’e bir tehdit mektubu göndererek meclisin 48 saat içinde dağılmasını istedi. İttihat ve Terakki çoğunluklu Meclis-i Mebusan bu tehdidi kınadı. Fakat Sadrazam Ahmed Muhtar Paşa, Meclis-i Âyan’dan geçirdiği yasanın sağladığı kolaylıkla 5 Ağustos 1912’de padişahın iradesiyle Meclis-i Mebusan’ın dağıtılmasını sağladı. Meclisin dağıtılmasıyla birlikte sıkıyönetim ilan edildi. I. Balkan Savaşı’nın başlaması ve alınan kötü sonuçlar nedeniyle Ahmed Muhtar Paşa istifa etti.

Birinci Balkan Savaşı’nın patlak verdiği dönemde İngiltere ile iyi ilişkileri olan Kâmil Paşa’ya 29 Ekim 1912’de hükûmet kurma görevi verildi. Osmanlı Ordusu’nun Balkan devletleri karşısında yenilgiler almasıyla hükûmet bir çıkmaza girdi.

18 Kasım’da başlayan Manastır savaşlarında Osmanlı ordusu yenildi. 19 Ekim 1912’de Manastır Sırplara bırakıldı. Kasım 1912’de Yunanlılara karşı Yenicevardar ve Serfice’de Osmanlı orduları yenilince, “tek kurşun atılmadan” Selanik 9 Kasım 1912’de Yunanistan’a teslim edildi. Ayrıca Yunanistan, savunmasız durumdaki Sakız, Midilli, Limni ve Bozcaada’ya asker çıkararak buraları işgal etti. Üç aydır işgal altında bulunan Edirne’nin daha fazla direnemeyeceğinin anlaşıldığı günlerde başkentin İstanbul’dan Anadolu’ya taşınması da konuşulur olmuştu. Bulgar ordusu İstanbul’a çok yaklaşmış, Çatalca’ya kadar gelmişti.

Balkanlardaki önemli şehirler; İttihatçıların bir zamanlar çok aktif olduğu Manastır, Selanik, Üsküp, İşkodra ve Edirne bu savaşta kaybedildi.

Bu savaşın bir “Hilal-Haç” savaşı olması nedeniyle Osmanlı’ya karşıt tüm güçler bir araya gelmişti. Bu nedenle olsa gerek, 27 Eylül 1912’de Antranik Ozanyan, Hugas Minasyan ve Haçik Tovavçıyan, Makedonya-Edirne savaşçılarıyla birlikte savaşa katılmak istediklerini Bulgar makamlarına bildirdiler. Bu istekleri kabul edildi ve bunların komutasındaki Ermeniler Bulgar ordusu saflarında Osmanlı’ya karşı savaştılar.

Osmanlı ordusunda ise gayrimüslimlerden bir kısmı, ilk defa alındıkları askerlikten kaçmak için akla gelmedik yollar buluyor, bazı Arnavutlar silah ve donatımlarıyla kıtalardan kaçıyordu.

Savaş boyunca hava genelde çok soğuk, yağmurlu ve sisliydi. Bir yandan redif (yedek) askerleri paniğe kapılarak kaçıyordu. Uzun süre ordudan uzak kalmış, eğitimini unutmuş yedek askerlerin kaçması bütün ordunun bozulmasına sebep olmuştu.

3. Kolordu’nun sol taraf taburları 23 Ekim seher vakti mevzilerini terk etmiş, geriye çekilenler güçlükle durdurulmuş ve 3–4 km geride yeniden mevzi düzeni alınmıştı. Bu defa 2. Kolordu’nun emri gereğince geri çekilme başlamıştı.

Bulgarlar Kırklareli’ne yaklaşınca, şehirdeki Rum ve Bulgarlar Türklere ateş açmaya başlamış ve şehrin düşmesini kolaylaştırmışlardı.

Savaşın son günlerinde bazı askerler ve komutanların Anadolu’daki dört vilayetin kendilerine yeterli olduğunu, boş yere Rumeli için kan döktüklerini söylemeleri ve geri çekilen askerlerin uğradıkları köylerde düşmanın baskı yaptığı, komutanların kaçmak için emir verdikleri gibi birtakım haberler yaygındı.

    Gönüllü nefer yazılıp Edirne’ye gelen Talât Bey, askeri harp etmemeye teşvik ediyor ve bilhassa Anadolu efradının Rumeli’nin kendi vatanları olmadığından bahsediyordu. Edirne müdafii Şükrü Paşa, onun bu tutumuna dayanamayıp Talât Bey’i Edirne’den kovdu. Edirne’yi üç ay kadar savunan Şükrü Paşa, esareti bittikten sonra döndüğünde emekliye sevk edildi.

    Kolordular birbiriyle haberleşemiyordu. Telefonlar çalışmıyordu. Eldeki kuvvetlerin korunması amacıyla geri çekilme kararı alındığından Doğu Ordusu, Bulgarlar karşısında kısa zamanda bozguna uğrayıp 22–23 Ekim 1912’de Kırklareli Muharebesi’nin de kaybedilmesiyle Lüleburgaz’a çekilmişti.

    Ordu Komutanı Abdullah Paşa, “Bu askerle harbe devam etmek ve vatanı müdafaa eylemek mümkün değildir” diyor, daha fena bir hâle gelmemek için sorunun diplomasi ile hallini talep ediyordu.

    Yunan cephesinde ise Türk ordusu, Yunan ordusuna nazaran iki katına yakın bir kuvvete sahip olmasına rağmen Hasan Tahsin Paşa savaşa cesaret edememiş, bir kurşun bile atmadan Selanik’i Yunanlılara vermişti.

    Enver Bey, Kasım 1912 sonlarında Balkan Savaşı’na katılmak üzere Bingazi’yi terk ederek tedbil-i kıyafetle İskenderiye’ye, oradan da bir İtalyan gemisiyle Brindisi’ye gitti. Viyana üzerinden İstanbul’a dönen Yarbay Enver Bey, düşman kuvvetlerinin Çatalca’da durdurulmasında önemli rol oynadı. 1 Ocak 1913 tarihinde Onuncu Kolordu Kurmay Komutanlığı başkanlığına tayin edildi.

    Yunanistan’ın Selanik’i ele geçirdiği Kasım ayından itibaren birçok İttihat ve Terakki üyesi tutuklanıp Anadolu’ya sürülmüş, Hürriyet ve İtilaf Fırkası ise kendi içerisindeki iktidar kavgaları nedeniyle dağılmanın eşiğine gelmişti. Bu durumdan kurtulmak isteyen Hürriyet ve İtilaf Fırkası, hükûmetten üyelerine önemli görevler talep etti fakat bu talepler hiçbir zaman kabul edilmedi.

    İttihat ve Terakki kendilerine uygulanan baskıcı tutum gerekçesiyle, Hürriyet ve İtilaf Fırkası ise kendilerini yok saydıkları için Kâmil Paşa Hükûmeti’ne karşı darbe hazırlıklarına başlamıştı. Kâmil Paşa, İttihat ve Terakki üyelerini devlet işlerinden uzak tutmak, içerisinde çok sayıda İttihat ve Terakki üyesi bulunan ordunun da siyasete karışmasını engellemek için birtakım girişimlerde bulunmuştu.

    Her iki siyasi hareket de darbe sonrasında Kâmil Paşa döneminin Harbiye Nazırı Nâzım Paşa’ya yeni oluşturulacak hükûmette görev vermeyi planlıyordu.

    10 Ocak 1913’te Nâzım Paşa ile görüşen Enver Bey, Harbiye Nazırı ile Kâmil Paşa’nın istifaya zorlanması ve yerine savaşa devam edecek bir hükûmetin kurulması konusunda anlaşmaya vardı. Daha sonra bu fikri, Kâmil Paşa’nın görevde kalmasını isteyen Sultan Mehmed Reşad’a da kabul ettirmeye çalıştı.

    Ömer Seyfettin Bâb-ı Âli Baskını’nda

    Balkan Savaşları’nın yarattığı bunalım ve Edirne’nin Bulgarlara verileceği şayiası yaygınlaşınca, İttihatçılar 23 Ocak 1913’te bir hışımla birleşip toplantı yaptılar. Bu toplantıda Enver Bey, Talât Bey, Cemal Bey, Ziya Gökalp, Kara Kemal, Yakub Cemil gibi birçok isim bulunuyordu. Bu toplantıda Bâb-ı Âli’ye baskınla darbe yapma kararı alındı.

    O gün saat 14.30’da Sapancalı Hakkı, Menzil Müfettişliği’nde bekleyen İttihat ve Terakki’nin üst yöneticilerinden Binbaşı Enver Bey’e gelerek baskın için her şeyin hazır olduğunu bildirdi. Enver Bey bu haberi aldıktan sonra kendisi için bekleyen beyaz ata binerek Nuruosmaniye’den Bâb-ı Âli’ye doğru, yanlarında İzmitli Mümtaz ve Filibeli Hilmi ile yol almaya başladı. Bu arada Talât Bey de bir grup İttihatçıyla beraber Bâb-ı Âli’ye gidiyordu.

    Enver Bey, Nafıa Nezareti binasının önüne geldiğinde bu baskını alkışlayan Ömer Hatip ve Ömer Seyfettin, Enver Bey’in yanında yer aldılar. Bu arada, binanın önünde toplanan halka Ömer Naci konuşma yaparak Edirne’nin Bulgarlara terk edileceğini, buna izin verilemeyeceğini söylüyor, halkı Kâmil Paşa Hükûmeti’ne karşı ayaklanmaya çağırıyordu. Ömer Naci’nin konuşmaları etkisini göstermiş, Bâb-ı Âli’nin önü kısa sürede hükûmet aleyhine sloganlar atan kalabalıkla dolmuştu. Ayrıca Bâb-ı Âli binası civarındaki önemli noktalara altmış kadar İttihatçı yerleştirilmişti.

    İsmail Fatih Ceylan yazdı: Ömer Seyfettin Bâb-ı Âli Baskını’nda

    Enver Bey, yanındaki Yakub Cemil, İzmitli Mümtaz, Mithat Şükrü Bey, Talât Bey, Mustafa Necip, Filibeli Hilmi ve Sapancalı Hakkı ile beraber Bâb-ı Âli’ye girdiğinde, gürültüleri duyan Sadaret Yaveri Ohrili Nâfiz Bey darbecilere ateş açtı fakat hiçbirine isabet ettiremedi. Yaralanan Nâfiz Bey yaver odasına sığındı, kendisinin ardından odaya giren Mustafa Necip’i tek kurşunla öldürdü fakat kendisi de Mustafa Necip’in silâhından çıkan kurşunlarla öldü. Duyduğu silâh sesleri üzerine odasından çıkan Nâzım Paşa, Enver Bey ve yanındakileri görünce, “Ne oluyor! Aklınızca Sadaret’i mi basmaya geldiniz? Haddinizi biliniz…” diye azarladı. Enver Bey, Nâzım Paşa’yı askerî usulde selâmlayarak niyetini anlatmaya başlamışken, Yakub Cemil birden ateş ederek Nâzım Paşa’yı öldürdü.

    Enver Paşa, Nâzım Paşa’nın öldürülmesi karşısında afalladı, Yakub Cemil’e hiddetle çıkıştı. Deli dolu ve dengesiz bir yapıya sahip olmasına rağmen Enver Bey’in yanından ayırmadığı, İttihat ve Terakki’nin ünlü silâhşörü ve fedaisi olarak tanınan Yakub Cemil, “Bu adamlara başka türlü lâf anlatılmaz…” cevabını verdi.

    Olayın ardından Enver Bey ve Talât Bey, Kâmil Paşa’nın odasına girerek silâh zoruyla istifasını yazdırdı. Enver Bey yola çıkarak istifa mektubunu saraya bizzat kendisi götürdü. Kâmil Paşa’nın istifası V. Mehmed tarafından aynı gün onaylandı. İttihat ve Terakki’nin baskısıyla sadrazamlığa Mahmud Şevket Paşa getirildi. Böylece İttihat ve Terakki Cemiyeti askerî darbe ile iktidarı ele geçirmiş oldu.

    Enver Bey, Enver Paşa oldu ama ülke ateş çemberinde

    Ancak Mahmud Şevket Paşa, 11 Haziran’da muhalefet üyeleri tarafından öldürülünce, bu tarihten sonra İttihat ve Terakki tam anlamıyla tek parti rejimi kurdu.

    Enver Bey, Cemal Bey ve Talât Bey’in oluşturduğu üçlü yapıyla yönetilmeye başlanan Osmanlı İmparatorluğu’ndan eski Sadrazam Kâmil Paşa ve kabinesindeki Maliye Nazırı Abdurrahman Bey, Dahiliye Nazırı Ahmet Reşit Bey ile birlikte Şeyhü’lislâm Cemaleddin Efendi ve aralarında Ali Kemal’in de bulunduğu bir kısım muhalif sınır dışı edildiler. Savaşa girmek ve savaşı beceriksizce yönetmek gerekçesiyle Ahmed Muhtar Paşa ve Kâmil Paşa kabineleri aleyhine de soruşturma açıldı.

    İsmail Fatih Ceylan yazdı: Ömer Seyfettin Bâb-ı Âli Baskını’nda
    İsmail Fatih Ceylan yazdı: Ömer Seyfettin Bâb-ı Âli Baskını’nda

    Bâb-ı Âli Baskını’ndan sonra, Enver Bey, Bulgar ordusu başka cephelerde savaşmakta olduğundan, direnişle karşılaşmadan 22 Temmuz 1913’te Edirne’ye girdi. Bu gelişme üzerine saygınlığı artan Enver Bey, “Edirne Fatihi” unvanını aldı.

    İttihat ve Terakki’nin ayakları, iktidarı zorla ele geçirdikten sonra suya değdi. Ülkenin içinde bulunduğu durumu ve dünya konjonktürünü daha yakından görme fırsatı bulan İttihatçılar, devletin kurtuluşunun Sultan II. Abdülhamid’in politikalarına dönmekle mümkün olacağını anladılar. Ama artık olan olmuş, atı alan Üsküdar’ı çoktan geçmişti.

    II. Abdülhamid, İslâm dünyasını halifelik etrafında birleştirmek, ümmet şuuru ve İslâm kardeşliğinin oluşmasını sağlamak amacındaydı. Ancak İttihat ve Terakki’nin darbesi sonucu iktidarı elinden alınan II. Abdülhamid’in bu düşüncesi akim kalmıştı. Enver Bey, yeniden canlandırabilmek için gizli bir örgüt kurmaya karar verdi. 17 Kasım 1913’te Teşkilât-ı Mahsusa kuruldu.

    Teşkilât-ı Mahsusa’yı kuran Enver Bey’in rütbesi albaylığa (18 Aralık 1913), kısa bir süre sonra da generalliğe (5 Ocak 1914) yükseltildi. Hemen ardından istifa ettirilen Harbiye Nazırı Ahmet İzzet Paşa’nın yerine Harbiye Nazırı oldu. Bu arada, Sultan Mehmet Reşat’ın yeğeni Emine Naciye Sultan ile Baltalimanı’ndaki Damat Ferit Paşa Konağı’nda yapılan düğünle evlenerek “Damad-ı Şehriyari” oldu (5 Mart 1914).

    Enver Bey, artık Enver Paşa olmuştu. İttihatçılar verdikleri uzun mücadele sonucu devletin başına geçmişlerdi, fakat ülke ateş çemberi içindeydi.

    Sarıkamış faciası ve Çanakkale mahşeri kapıda bekliyordu.

    Medyascope'u destekle. Medyascope'a abone ol.

    Medyascope’u senin desteğin ayakta tutuyor. Hiçbir patronun, siyasi çıkarın güdümünde değiliz; hangi haberi yapacağımıza biz karar veriyoruz. Tıklanma uğruna değil, kamu yararına çalışıyoruz. Bağımsız gazeteciliğin sürmesi, sitenin açık kalması ve herkesin doğru bilgiye erişebilmesi senin desteğinle mümkün.