2025, krizlerin geçici olmadığı; savaşların, felaketlerin ve siyasal sertleşmenin kalıcılaştığı bir yıl olarak kayda geçti. 2026’ya girerken, yalnızca geride kalanları değil, etkisi önümüzdeki yıla taşacak kırılmaları hatırlatalım istiyoruz. Peki 2025’te dünyada ne oldu? Gelin hep birlikte hatırlayalım.
2025, dünyanın nefes alabildiği bir yıl olmadı. Aksine, son yıllarda biriken gerilimlerin aynı anda patladığı, küresel düzenin artık toparlanamayacak ölçüde sarsıldığının hissedildiği bir eşik yılına dönüştü. Savaşlar bitmedi, iklim krizinin sonuçları daha yıkıcı hale geldi, devletler daha sert, toplumlar daha kırılgan oldu. Diplomasi çoğu zaman geriden geldi; insani krizler ise dünyanın gündemine girmekte bile zorlandı.
2024’te Paris Olimpiyatları gibi anların yarattığı geçici iyimserlik 2025’te yerini ağır bir gerçekliğe bıraktı. Afetler, silahlı çatışmalar, ekonomik savaşlar ve toplumsal isyanlar yalnızca yaşanıp geçmedi; çoğu, 2026’ya devreden dosyalar haline geldi.
Bu haberde, 2025’e damgasını vuran ve etkisini önümüzdeki yıl da hissettirecek 10 büyük olayı bir araya getirdik.
2025’te dünyada ne oldu?
Yangınlar, seller, depremler: Felaketlerin yeni normali
2025, doğa olaylarının “olağanüstü” olmaktan çıktığı, felaketlerin neredeyse takvimli hale geldiği bir yıl olarak kayda geçti. Bilim insanlarının uzun süredir uyardığı iklim krizi, bu kez yalnızca raporlarda değil, şehirlerin ortasında, evlerin içinde ve milyonlarca insanın günlük hayatında hissedildi.
Yılın en çarpıcı görüntülerinden biri, ABD’nin batısında yaşandı. Los Angeles ve çevresindeki büyük orman yangınları haftalar boyunca kontrol altına alınamadı. Aşırı sıcaklar ve kuraklık, yangınların hızla yayılmasına neden olurken binlerce kişi tahliye edildi, geniş alanlar kül oldu.

Aynı dönemde Büyük Kanyon’un kuzey bölümü, yıldırım kaynaklı yangınlar nedeniyle turistlere kapatıldı. ABD’de yetkililer, yangın mevsiminin artık yaz aylarıyla sınırlı olmadığını kabul etmek zorunda kaldı.
Asya ise büyük bir depremle sarsıldı. Myanmar’da meydana gelen güçlü deprem, zaten iç savaş ve ekonomik krizle boğuşan ülkede ağır bir yıkıma yol açtı. Altyapının zayıflığı ve yardım erişiminin sınırlı olması, can kaybını artırırken yüz binlerce insanı evsiz bıraktı. Deprem, yalnızca bir doğa olayı değil, devlet kapasitesinin çöküşünü de gözler önüne serdi.
Felaketler bununla sınırlı kalmadı. Karayipler’de Melisa Kasırgası, Jamaica, Haiti ve Küba’da geniş bölgeleri sular altında bıraktı. Güneydoğu Asya’da Filipinler, iki ay içinde art arda gelen tayfunlarla mücadele etti; Vietnam’da sel ve toprak kaymaları yüzlerce can aldı. Sri Lanka ve Endonezya’da yılın son aylarında yaşanan tropikal fırtınalar, yüz binlerce kişiyi yerinden etti.
Avrupa’da ve Akdeniz havzasında da tablo farklı değildi. Rekor sıcaklıklar, orman yangınlarını körükledi. Uzmanlar, 2025’i “iklim krizinin istatistik olmaktan çıktığı yıl” olarak tanımladı. Aşırı hava olaylarının hem sıklığı hem de şiddeti artarken, afetlere müdahale kapasitesi birçok ülkede yetersiz kaldı.
2025’te yaşananlar, artık felaketlerin “istisna” değil, yeni küresel düzenin bir parçası olduğunu gösterdi. Bu tablo, 2026’ya girerken dünyanın önündeki en büyük sorunun yalnızca krizlerle baş etmek değil, bu krizlerle yaşamaya zorlanmak olduğunu açık biçimde ortaya koydu.
Trump’ın ikinci dönemi: Sertleşen devlet, çözülen düzen
2025’in küresel siyaset açısından en belirleyici başlığı, Donald Trump’ın Beyaz Saray’a dönüşü oldu. Trump, ikinci dönemine yalnızca bir yönetim değişikliğiyle değil, ABD’nin iç ve dış politikasında köklü bir kopuşla başladı. Göreve gelmeden önce Grönland’ı “satın alma”, Kanada’yı “51. eyalet yapma” ve Panama Kanalı üzerinde kontrol kurma gibi çıkışları, bu dönemin habercisiydi.

Yemin töreninin hemen ardından ABD, Paris İklim Anlaşması’ndan ve Dünya Sağlık Örgütü’nden çekildi; mülteci kabulü büyük ölçüde durduruldu. ABD Uluslararası Kalkınma Ajansı’nın (USAID) fiilen tasfiye edilmesi, federal kurumların denetim mekanizmalarının budanması ve kamu istihdamında büyük kesintiler, devlet aygıtını içeriden dönüştüren adımlar oldu.
Göçmen politikaları ABD Göçmenlik ve Gümrük Muhafaza Dairesi (ICE) üzerinden sertleştirildi; kitlesel gözaltılar, sınır dışı işlemleri ve aktivistlere yönelik baskılar gündelik hale geldi. Bu süreçte Rümeysa Öztürk gibi bazı Türk aktivistlerin de gözaltına alınması, uygulamaların uluslararası yankı bulmasına neden oldu.
Trump yönetiminin “Liberation Day” adını verdiği yeni gümrük tarifeleri, küresel ticaret dengelerini sarstı. ABD, neredeyse tüm ithalata yüzde 10’luk genel tarife uygularken, bazı ülkelere yüzde 50’ye varan ek vergiler getirdi. Ticaret savaşları, yalnızca rakipleri değil, ABD iç piyasasını da etkiledi. Trump’ın Çin’le tarifeler üzerinden girdiği gerilim, nadir toprak elementleri krizine kadar uzandı.
İç politikada ise Ulusal Muhafızların Demokratların yönettiği kentlere konuşlandırılması, medya üzerindeki baskılar ve muhalif siyasetçilere yönelik sert söylemler, “otoriterleşme” tartışmalarını derinleştirdi.

New York’ta yükselen genç siyasetçi Zohran Mamdani ile yaşanan sert polemikler ve Mamdani’nin seçim zaferi, Trump döneminin toplumsal fay hatlarını görünür kıldı. Yılın ilerleyen aylarında açıklanan Epstein belgeleri ise Amerikan siyasetinin karanlık yüzünü yeniden gündeme taşıdı.
Trump, 2025 sonunda yayımladığı Ulusal Güvenlik Stratejisi ile bu adımların “Amerika’nın yeniden güçlenmesi” için atıldığını savundu. Uzmanlara göre ise bu dönem, ABD öncülüğündeki dünya düzeninin sona erdiğinin ilanı.
Papa Francis’in ölümü, yeni Papa seçilmesi ve Vatikan’ın yeni yönü
21 Nisan’da Papa Francis’in ölümü, yalnızca Katolik dünyasında değil, küresel siyasette de bir boşluk yarattı. On iki yıl süren papalığı boyunca göçmenler, yoksulluk ve iklim krizi gibi konuları merkeze alan Francis’in ardından Vatikan, kısa ama kritik bir geçiş sürecine girdi.

Mayıs ayında yapılan konklavda, ABD doğumlu Kardinal Robert Prevost seçildi. Papa 14. Leo adını alan Prevost, hem ilk Amerikalı Papa olmasıyla hem de sosyal adaleti önceleyen söylemiyle dikkat çekti. Peru’da geçen uzun misyonerlik yılları, onun küresel güneyle kurduğu bağın altını çizdi.
Papa 14. Leo, bir yandan selefinin çizgisini sürdürürken, diğer yandan Vatikan içindeki muhafazakâr çevrelere de güven vermeye çalıştı.
Gazze: Ateşkesle donmuş bir yıkım
2025, Gazze için savaşın bittiği değil, kalıcı bir yıkımın dondurulduğu yıl oldu. İki yılı aşkın süredir devam eden çatışmalar, ekim ayında ilan edilen ateşkesle birlikte yeni bir evreye girdi. Ancak bu ateşkes, barışı değil, yalnızca daha düşük yoğunluklu bir savaşı beraberinde getirdi.

ABD’nin öncülüğünde, Katar, Mısır ve Türkiye’nin arabuluculuğunda şekillenen üç aşamalı plan; rehinelerin serbest bırakılması, Hamas’ın silahsızlandırılması ve Gazze’nin yeniden inşasını öngörüyordu. İlk aşama kısmen hayata geçti: İsrailli rehineler ve Filistinli tutuklular takas edildi, insani yardım girişleri arttı. Ancak Gazze’nin büyük bölümü hâlâ enkaz altında; sağlık sistemi çöktü, altyapı tamamen işlemez hale geldi.
Bu yüzden ikinci aşama kilitlendi. Hamas, silahsızlanmayı reddederken İsrail, “son rehine dönmeden” askeri çekilmeye geçmeyeceğini açıkladı. Bu süreçte İsrail’in Gazze’ye yönelik hava saldırıları tamamen sona ermedi; Hamas da zaman zaman roket atışlarıyla ateşkesi ihlal etmekle suçlandı. Birleşmiş Milletler (BM) ateşkese rağmen Gazze’de açlık, salgın hastalıklar ve kitlesel travmanın derinleştiğini raporladı.
Gazze dosyası, 2025 boyunca bölgesel dengelerden de bağımsız ele alınamadı. İsrail’in Lübnan’da Hizbullah hedeflerine yönelik saldırıları, İran ile yaşanan gerilim ve haziran ayında İsrail-ABD ortaklığıyla İran’a yönelik düzenlenen saldırılar, Gazze savaşını daha geniş bir Ortadoğu denkleminin parçası haline getirdi.
2025, Gazze açısından savaş sonrası değil; sürekli savaş hâlinin normalleştiği yıl olarak kayda geçti.
Ukrayna: Bitmeyen savaş, tükenen sabır
Ukrayna’daki savaş, 2025’te artık “ne zaman bitecek?” sorusunun bile anlamını yitirdiği bir aşamaya girdi. Dördüncü yılına giren çatışma, cephe hatlarında büyük değişimler yaratmadı; ancak hem Rusya hem de Ukrayna için yıpratıcı bir insan ve kaynak kaybına dönüştü.
Rusya, yıl boyunca füze ve drone saldırılarını artırarak Ukrayna şehirlerini ve enerji altyapısını hedef aldı. Elektrik santralleri, demiryolları ve sanayi tesisleri vuruldu. Kış aylarında sivil hayat ağır darbe aldı. Ukrayna ise Rusya içindeki askeri hedeflere yönelik daha cesur ve karmaşık operasyonlara yöneldi. Haziran ayında gerçekleştirilen ve Rusya’daki hava üslerini hedef alan “Örümcek Ağı Operasyonu”, Kiev’in hâlâ saldırı kapasitesine sahip olduğunu gösterdi ancak savaşın genel seyrini değiştirmedi.
Savaşın siyasi boyutunda ABD Başkanı Donald Trump’ın tutumu belirleyici oldu. Trump, Ukrayna’nın “kazanmak için yeterli koza sahip olmadığını” söyleyerek ABD desteğini sınırlı tuttu. Bu yaklaşım, Kiev’i Avrupa Birliği’ne (AB) daha da bağımlı hale getirdi. AB’nin sağladığı yüz milyarlarca dolarlık mali ve askeri destek, Ukrayna’nın ayakta kalmasını sağladı ancak bu destek bile savaşın gidişatını değiştirmeye yetmedi.
2025 sonunda Ukrayna savaşı, bir barış sürecine değil; zamanla çözüleceği varsayılan donmuş bir çatışmaya dönüşmüş durumda. Sahadaki gerçekler ise bu donmanın her gün yüzlerce cana mâl olduğunu gösteriyor.
Yapay zekâ yarışı: Geleceğin savaşı şimdiden başladı
2025, yapay zekânın yalnızca bir teknoloji başlığı olmaktan çıkıp küresel güç mücadelesinin merkezine yerleştiği yıl oldu. ABD ve Çin arasındaki rekabet, askeri kapasite, ekonomik güç ve toplumsal dönüşüm açısından yapay zekâyı stratejik bir silaha dönüştürdü.
Çinli şirket DeepSeek’in ileri seviye Amerikan çiplerine ihtiyaç duymadan yüksek performanslı bir model geliştirdiğini açıklaması, Batı’da alarm zillerini çaldırdı. Bu gelişme, ABD’nin çip ihracatına getirdiği kısıtlamaların ne kadar etkili olduğu sorusunu gündeme taşıdı. Trump yönetimi bir yandan Çin’e yönelik teknoloji kısıtlamalarını genişletirken, diğer yandan Nvidia’nın gelişmiş çiplerinin Çin’e satışına izin vererek çelişkili bir politika izledi.
Yapay zekâya yapılan yatırımlar 2025’te trilyon dolara yaklaştı. Bu büyüme, devasa şirket değerlemelerini beraberinde getirirken “yeni bir teknoloji balonu” endişelerini de artırdı. Aynı dönemde binlerce çalışan, otomasyon ve yapay zekâ entegrasyonu gerekçesiyle işten çıkarıldı. Yanlış bilgi üretimi, telif ihlalleri ve etik sorunlar, yapay zekânın toplumsal bedelini görünür kıldı.
2025, yapay zekânın insanlığı kurtarıp kurtarmayacağından çok, kimlerin elinde nasıl bir güç aracına dönüşeceği sorusunun öne çıktığı yıl oldu.
Louvre soygunu: Güvenli sanılan sembollerin çöküşü
19 Ekim 2025’te Fransa’nın başkenti Paris’teki Louvre Müzesi, modern zamanların en çarpıcı kültürel soygunlarından birine sahne oldu. İşçi yelekleriyle ve gündüz vakti müzeye giren saldırganlar, sekiz dakika içinde yaklaşık 88 milyon euro değerinde mücevheri çalarak kayıplara karıştı.

Soygun, yalnızca maddi bir kayıp değil; kültürel güvenliğin bir illüzyon olduğunu ortaya koyan sembolik bir olaydı. Dünyanın en çok ziyaret edilen, en çok korunduğu varsayılan müzesinde yaşanan bu olay, kamusal alanların ve kültürel mirasın ne kadar kırılgan olduğunu gösterdi.
2025’in sonlarına gelindiğinde Louvre, yalnızca bir müze değil; küresel güvenlik zaaflarının simgesi olarak anılmaya başladı.
Sudan: Dünyanın sırtını döndüğü felaket
Sudan’daki iç savaş, 2025’te de dünyanın en ağır insani krizlerinden biri olmayı sürdürdü. Sudan Silahlı Kuvvetleri ile Hızlı Destek Güçleri arasındaki çatışma, ülkeyi fiilen ikiye böldü. Darfur’da yaşanan katliamlar ve Faşir’in düşmesi, savaşın ulaştığı boyutu gözler önüne serdi.

Milyonlarca insan yerinden edildi. Açlık, salgın hastalıklar ve etnik temelli şiddet yaygınlaştı. Uydu görüntülerine yansıyan toplu mezarlar, 21. yüzyılın ortasında yaşanan bir insanlık felaketini belgeledi. Buna rağmen Sudan, küresel gündemde sınırlı yer buldu. Diplomatik girişimler sonuçsuz kaldı; insani yardım çağrıları büyük ölçüde karşılıksız kaldı.
2025, Sudan için yalnızca bir savaş yılı değil; unutulmuşluk ve terk edilmişlik yılı olarak hafızalara kazındı.
Z kuşağı protestoları: Küresel bir itiraz dili
2025’te Z kuşağı, farklı kıtalarda benzer taleplerle sokaklara çıktı. Fas’ta, Nepal’de, Peru’da, Tanzanya’da ve Madagaskar’da gençler; hayat pahalılığına, yolsuzluğa ve siyasal dışlanmaya karşı protestolar düzenledi. Bu protestolar, çoğu zaman sosyal medya üzerinden örgütlendi ve sınırları aşan bir dil oluşturdu.
Bazı ülkelerde bu hareketler hükümet değişikliklerine yol açtı; bazılarında ise sert biçimde bastırıldı. Nepal’de protestolar başbakanın istifasına kadar uzandı; Tanzanya’da ise gösteriler kanlı şekilde bastırıldı. Japon manga serisi One Piece’in korsan bayrağı, gençler arasında küresel bir direniş sembolüne dönüştü.
2025, Z kuşağının yalnızca öfkeli değil; küresel ölçekte politik bir aktör olarak sahneye çıktığı yıl oldu.
Katliamlar ve terör saldırıları: Şiddetin sınır tanımadığı bir yıl
2025, kamusal alanların olduğu kadar kimliklerin ve toplulukların da hedef haline geldiği bir yıl olarak kayda geçti. Üniversiteler, plajlar, ibadet yerleri ya da kırsal bölgeler; hiçbir mekân, hiçbir topluluk güvenli değildi. Bireysel saldırılar ile organize terör eylemleri arasındaki çizgi giderek silikleşti.
ABD’de Brown University kampüsünde yaşanan silahlı saldırı, üniversitelerin dahi korunaksız olduğunu gösterdi. Akademik özgürlüğün ve güvenli alan olarak görülen kampüslerin hedef haline gelmesi, ülkedeki silahlanma ve ruh sağlığı tartışmalarını yeniden alevlendirdi. Benzer biçimde Avustralya’nın Sidney kentindeki Bondi Plajı’nda gerçekleşen saldırı, gündelik hayatın en sıradan anlarının bile bir anda katliama dönüşebileceğini gösterdi.
2025’in şiddet tablosu, yalnızca bireysel saldırılarla sınırlı değildi. Yıl boyunca farklı coğrafyalarda terör saldırıları ve toplu katliamlar, siyasal ve mezhepsel gerilimlerin ne kadar kolay ölümcül şiddete evrilebildiğini ortaya koydu.
Bunların en çarpıcı örneklerinden biri Suriye’de yaşandı. Savaşın sona ermesi ve Beşar Esad’ın kaçması, herkes için aynı anlama gelmedi.
Aleviler başta olmak üzere azınlıklar, yeni dönemde hem saldırılara hem belirsizliğe maruz kaldı. Geçen ekimde Humus’ta Alevi öğretmen Riham Hamouyeh evine atılan el bombasıyla, iki çocuğunun gözleri önünde öldürüldü. Humus’ta Alevilere yönelik hedefli saldırılar neredeyse günlük rutine dönüştü.
Mart ayında Suriye sahilinde çoğu Alevi sivilleri hedef alan katliamlar, temmuzda ise güneydeki Süveyda’da Dürzilere karşı düzenlenen saldırılar, mezhepsel korkuları tazeledi. Süveyda neredeyse ülkenin geri kalanından izole edildi. Halk, bölgesel özerklik talep eden sert çizgideki Dürzi lider Hikmet El Hicri etrafında toplandı. Birçok Dürzi, Şam’a duyduğu sınırlı güveni de tamamen yitirdi.
Güney Asya’da ise Pahalgam’da düzenlenen terör saldırısı, Hindistan ile Pakistan arasındaki kırılgan dengeyi yeniden sarstı. Turistik bir bölgede sivilleri hedef alan saldırıda onlarca kişi hayatını kaybetti. Saldırıdan Pakistan merkezli silahlı grupların sorumlu tutulması, Keşmir hattında tansiyonu hızla yükseltti ve iki ülkeyi bir kez daha açık çatışmanın eşiğine getirdi. Bu saldırı, terör eylemlerinin yalnızca can kaybı değil, bölgesel savaş riski de ürettiğini gösterdi.
2025’teki bu katliamlar ve terör saldırıları, şiddetin artık belirli coğrafyalarla ya da tekil motivasyonlarla açıklanamayacağını ortaya koydu. Bireysel silahlı saldırılar, ideolojik terör eylemleri ve mezhepsel katliamlar aynı yılın, aynı küresel kırılganlığın parçaları haline geldi.
Bu tablo, 2026’ya girerken dünyanın karşı karşıya olduğu en sert sorulardan birini yeniden gündeme taşıdı: Şiddet neden bu kadar sıradanlaştı?








