Uluslararası siyaset, devletler arası diplomatik temaslarla sınırlı bir alan olmaktan ziyade güç, ekonomi ve hukuk ekseninde çok boyutlu rekabet dinamiklerinin işlediği bir sahnedir. Küresel aktörlerin attığı adımlar tesadüfî değil, uzun erimli çıkar hesaplarının planlı sonuçlarıdır. Bu bağlamda Nicolás Maduro vakası ve yaklaşan Davos 2026 Zirvesi, hem bölgesel kırılganlıkların hem de küresel güç mimarisindeki dönüşümün okunabilmesi açısından kritik bir eşik niteliği taşımaktadır.

Siyaset biliminde kabul gören temel bir yaklaşım vardır: Siyasette tesadüf yoktur. Özellikle küresel sistemin normlarını belirleyen, ekonomik ve diplomatik akışları yönlendiren ABD gibi bir aktörün dış politika hamleleri; plansız adımlar değil, uzun vadeli stratejiler üzerine kuruludur. Donald Trump’ın ikinci başkanlık döneminde izlediği agresif dış politika çizgisi, uluslararası sistemde baskının daha da yoğunlaşacağı yeni bir dönemin işaretlerini vermekteydi. Trump dünyayı adeta “Trump Tower”ı yönetir gibi yönetmek istiyor. Ancak bu noktada belirleyici olan sadece onun hamleleri değil, bizim bu hamleler karşısındaki duruşumuzdur.
- Trump Venezuela’dan ne istiyor?
- Chávez’in veliahtıydı: 13 yıllık iktidarı beklenmedik bir şekilde son bulan Nicolás Maduro kimdir?
- Dakika dakika operasyon: Maduro nasıl “yakalandı”?
- Türkiye’nin tepkisi
- Venezuela’yı kim yönetecek?
- ABD’nin saldırısı: Uluslararası hukuk ne diyor?
Başkanlığa geldikten sonraki açıklamalarını ve hedefe koyduğu bölgelere ilişkin yaklaşımlarını belki “Trump klasiği” diyerek hafife aldık; Amerikan hukuk sisteminin ve demokrasisinin buna engel olacağını düşündük. Fakat kabul etmeliyiz ki, Noam Chomsky hariç hepimiz yanıldık. ABD sistemini ve müdahaleciliğini anlamak için Chomsky’nin, özellikle de Amerika Müdahaleciliği kitabının üzerine daha fazla eğilmemiz gerektiği açık.
Küresel fay hatları ve Venezuela
Bu dönemde hedef alınan aktörler ve bölgeler —Kanada, Ukrayna, Gazze, Grönland, Suriye, İran, Venezuela, Avrupa Birliği ve Çin— rastlantısal değildir. Aksine bu liste, küresel güç rekabetinin en kırılgan fay hatlarını yansıtmaktadır. Her bir bölge; enerji, jeopolitik konum, ticaret yolları veya finansal ağlar açısından stratejik bir değere sahiptir.

Maduro’ya yönelik, uluslararası hukuku açıkça ihlal eden bu operasyon, yalnızca bir devlet başkanına dönük müdahale değil; Venezuela ekonomisine nüfuz etmiş çok uluslu çıkar ağlarını yeniden dizayn etme hamlesidir. Zira Venezuela’nın enerji ve maden pazarları uzun süredir İran, Çin, Körfez sermayesi ve Meksika kartellerinin etkisi altındadır. Ülkedeki en büyük sancı ise zengin doğal kaynakların halka yansımamasıdır. Emekli maaşlarının 1 dolar, asgari ücretin 1-5 dolar bandında seyretmesi; devlet kapasitesinin erozyona uğradığını ve toplumsal dayanıklılığın çöktüğünü somut bir biçimde görüp ve duymaktayız.
Davos öncesi “Tiyatral” güç gösterisi
Venezuela operasyonunun zamanlaması oldukça manidardır. 21 Kasım 2025’te Trump ve Maduro’nun diplomatik bir görüşme gerçekleştirdiği ve bazı konularda anlaştıkları biliniyordu. Operasyonun 19-23 Ocak 2026 tarihlerinde İsviçre’nin Davos kasabasında düzenlenecek Dünya Ekonomik Forumu öncesine denk getirilmesi, net bir küresel mesajdır.
Trump yönetiminin, dünya basınında yeterince yer bulmayan en büyük operasyonlarından biri aslında İsviçre’ye karşı yürütülmüştür. Uzun süren gerilim, 2025 Kasım’ında İsviçre’nin ABD’ye 200 milyar Frank yatırım yapmayı kabul etmesiyle yumuşamıştır. Washington’un tarafsızlık geleneğiyle bilinen ülkelere mesajı nettir: “Uluslararası sistem yeniden düzenleniyor; direnmeyin.”
Maduro’nun New York sokaklarında teşhir edilircesine sergilenmesi, uluslararası hukukun pratikte nasıl askıya alınabileceğine dair sembolik ve “tiyatral” bir uyarıdır. Bu durum, Maduro’nun otoriter yönetiminden bağımsız olarak, bir ulusun onurunu hedef alan bir tutumdur. İlginçtir ki bu tür dış müdahaleler, otoriter liderleri zayıflatmak yerine, halk nezdinde “ulusal gurur” mekanizmasını tetikleyerek paradoksal bir destek artışına da neden olabilmektedir.
Tarihteki benzer vakalar
Tarih, liderlerin zorla alıkonulması örnekleriyle doludur. Yakın dönemde Maduro olayına benzerlik teşkil eden üç örnek mevcuttur.
Manuel Noriega – Panama (1989): ABD askerî bir operasyonla Noriega’yı alıkoymuş ve yargılamak üzere ABD’ye götürmüştür.
Jean-Bertrand Aristide – Haiti (2004): ABD askerleri tarafından sarayından alınan Aristide’in durumu, Washington tarafından “güvenli tahliye” olarak adlandırılsa da meşruiyeti hep tartışılmıştır.
Patrice Lumumba – Kongo (1960): Bağımsızlık lideri Lumumba, dış aktörlerin desteğiyle tutuklanmış ve trajik bir şekilde öldürülmüştür.
Türkiye için çıkarımlar ve Davos 2026 gündemi
“Türkiye Venezuela olur mu?” sorusu, yüzeysel bir benzetme gibi görünse de, demokratik rejimlerin nasıl aşındığına dair karşılaştırmalı siyaset literatüründe önemli bir tartışmayı çağrıştırır. Türkiye ile Venezuela arasında NATO üyeliği, AB ile kurumsal bağlar, ekonomik çeşitlilik ve devletin tarihsel sürekliliği gibi temel yapısal farklar, Türkiye’yi hızlı bir çöküş patikasından belirgin biçimde ayırmaktadır.
Bununla birlikte, yargı bağımsızlığının zayıflaması, denge-denetim mekanizmalarının aşınması, medya çoğulculuğunun daralması ve liyakat erozyonu, otoriter sürüklenmenin evrensel erken göstergeleri olarak dikkat çekmektedir. Bu bağlamda “Venezuelalaşma”, doğrudan bir felaket senaryosu değil, kurumsal çürümenin birikimsel ve geri dönüşü zorlaştıran niteliğine işaret eden bir uyarıdır.
Ayrıca kriminal örgütlerin görünürlüğündeki artış ve devlet dışı aktörlerin ekonomik/siyasal alanlara nüfuzu, zayıflayan devlet kapasitesinin tipik semptomlarıdır. Latin Amerika deneyimi, bu tür yapıların kamu otoritesini içeriden aşındırarak karar alma süreçlerini rehin alabileceğini göstermektedir. Türkiye’de bu risk kritik düzeyde olmasa da, bazı örnekler “erken uyarı göstergeleri” olarak görülmelidir.Bu çerçevede, Türkiye’nin kısa vadede Venezuela benzeri bir çöküşe sürüklenmesi düşük olasılıklıdır; ancak demokratik rejimlerin çoğu zaman büyük krizlerle değil, küçük ama süreklileşen aşınmalarla zayıfladığı unutulmamalıdır. Siyasal aktörlerin tutarsız ve manipülatif pratikleri, uzun vadede kurumlara duyulan güveni ve demokratik kültürü erozyona uğratabilir. Bu nedenle kamuoyunun eleştirel bilinç geliştirmesi ve kurumsal özerkliğin korunması, rejim istikrarı açısından belirleyici önemdedir.
Davos 2026, “A Spirit of Dialogue” (Diyalog Ruhu) temasıyla toplansa da asıl gündem; çok kutuplu dünya, yapay zekâ regülasyonları, siber savaşlar ve normların eridiği yeni dünya düzenidir. Eğer bir aksilik olmazsa, ben de orada bulunarak gelişmeleri bu mecra üzerinden sizlere aktarmaya çalışacağım.
Sonuç olarak; Maduro vakası, uluslararası hukukun aşındığı ve jeopolitik dengelerin “güç” ekseninde yeniden kurulduğu bir dönemin sembolik eşiğidir maalesef…














