İmamoğlu: “Cumhurbaşkanlığı adaylığım kesin biçimde devam etmektedir”

CHP’nin Cumhurbaşkanı adayı Ekrem İmamoğlu, diploma davasının henüz sonuçlanmadığını, cumhurbaşkanlığı adaylığının kesin biçimde devam ettiğini de belirtti. İmamoğlu, “Ancak sonuç ne olursa olsun Cumhuriyet Halk Partisi, milletin iktidarını kurmak için milletimize karşı üzerine düşen vazifeyi yapacaktır” dedi.

Ekrem İmamoğlu
İmamoğlu: “Cumhurbaşkanlığı adaylığım kesin biçimde devam etmektedir”

İstanbul Büyükşehir Belediye (İBB) Başkanı ve CHP’nin cumhurbaşkanı adayı Ekrem İmamoğlu, tutuklu bulunduğu Marmara Kapalı Cezaevi’nden, T24’ten Cansu Çamlıbel’in sorularını yanıtladı.

İmamoğlu: “Cumhurbaşkanlığı adaylığım kesin biçimde devam etmektedir”

İmamoğlu, “Siz de artık bir sonraki seçim için adaylığınızın zora girdiğini kabul etme noktasında mısınız?” sorusu ve aday olamaması durumunda “en kuvvetli aday olarak Mansur Yavaş görülüyor” denilmesi üzerine, şunları kaydetti:

“Maalesef ki bugün bir avuç muhteris, devletimizin yargısını, kurumlarını istismar ederek 35 yıllık diplomamı almaya çalışıyor. Anlaşılan o ki Cumhurbaşkanı adayı olduğunuzda, helal olan haram edilmek isteniyor. Bu kumpas, net bir kara lekedir. Yalnız benim haklarım değil, devletin yargısının ve kurumlarının şeref ve namusu, güvenilirliği de söz konusudur. Biz inşallah siyasi tarihimize ve hukukî değerlerimize bu kara lekenin sürülmesine izin vermeyeceğiz. Adaylık meselesine gelince, ben kendi irademle değil, 15,5 milyon vatandaşımızın iradesiyle Cumhurbaşkanı adayı oldum. Yetkiyi millet verir, millet alır. Diploma davası henüz sonuçlanmamıştır. Adaylığım kesin bir biçimde devam etmektedir. Ancak sonuç ne olursa olsun Cumhuriyet Halk Partisi, milletin iktidarını kurmak için milletimize karşı üzerine düşen vazifeyi yapacaktır. Onlarla yol arkadaşlığı yapmaktan onur duyduğum Sayın Genel Başkanım Özgür Özel ve Sayın Başkan’ım Mansur Yavaş, Türkiye’nin önemli değerleri. 

Cumhuriyet Halk Partisi, birçok Cumhurbaşkanı adayı çıkarabilecek kalitede ve kalibrede bir partidir. İnanın bizim kim aday olacak gibi bir endişemiz yok! Fakat iktidardakilerin Anayasa’mızdaki dönem şartını nasıl aşacağını çok merak ediyorum. Eğer adaylıkta ısrar ediyorsa; 15,5 milyon insanımızın iradesine halel getirmeyecekti, sandıkta karşıma çıkmaktan korkmayacaktı. 400 milletvekili hülyasına kapılırlarsa, çok beklerler. Milletin önüne referandum sandığının koyulacağı günü heyecanla ve hevesle beklediğimizi bilsinler. Ekrem İmamoğlu’nun katılamadığı, özgür bir şekilde yarışamadığı bir seçim, Cumhurbaşkanı’nın meşruiyetinin bittiği bir seçim olur. On milyonların, Ekrem İmamoğlu yerine adaylaştığı bir seçime dönüşür.”

“Türkiye’nin demokratik ülke olmasının yolu Kürt meselesinin adil çözülmesinden geçer”

Yeni çözüm sürecine dair görüşlerini de paylaşan Ekrem İmamoğlu, MHP Genel Başkanı Devlet Bahçeli’nin çağrılarının son derece doğru ama eksik olduğunu söyledi, “Sayın Bahçeli’nin çağrısı son derece doğru, fakat eksik ve geç kalmış bir açıklamadır. Kürt meselesi, yalnız Kürtlerin değil, bütün Türkiye’nin meselesidir. Kürt meselesi, yalnız güvenlik değil, aynı zamanda demokrasi meselesidir. Kürt meselesi yalnız güvenlik meselesi değildir, özünde bir demokrasi ve kader birliği meselesidir. Türkiye’nin demokratik bir ülke olmasının yolu da Kürt meselesinin adil, kalıcı, devlet nezdinde ve yasal bir zeminde çözülmesinden geçer” dedi.

Türkiye’nin yaşadığı güvenlik tehdidinin ise görünenden çok daha büyük olduğunu ileri süren İmamoğlu, “Ülkemizin yaşadığı güvenlik tehdidi ise bugün gördüklerimizden çok daha büyük ve bu büyük tehdidi bertaraf etmek için hepimize görev düşüyor. ‘ABD artık dünyanın komiseri olmayacak’ vaatleriyle başa gelen Sayın Trump, komiserlikten de kötü olan bambaşka bir hevesi, dünyaya ‘güç’ olarak sunuyor. Bu dengesizlik ve belirsizlikten medet uman dünya liderleri, bırakın uluslararası hukuka ve dünyanın geleceğine sahip çıkmayı, ‘bu kaostan nasıl kâr elde ederiz’ hevesleriyle dünyamızın büyük bir bilinmezliğe doğru sürüklenmesine destek oluyor” dedi.

İmamoğlu, Türkiye’nin bu kaosa, istikrarsızlığa ve tehditlere hazır olması gerektiğini belirtti, “Artık bizim için durmak gibi bir ihtimal yoktur. Türkiye’nin yürüyüşünü behemehâl başlatmalıyız! Ekonomide, sanayide, tarımda ve enerjide sağlam temeller üzerine oturan ve en önemlisi demokratik ve hukukî gücünü artıran bir Türkiye, artık tercih değil zorunluluktur” diye konuştu. 

“Türkiye için ana tehdit DAEŞ ve YPG değil, Suriye’de istikrarın sağlanamamış olması”

İmamoğlu, “Size göre IŞİD ve YPG, Türkiye’ye karşı eşit kuvvede tehditler midir?” sorusuna, şu yanıtı verdi:

“Sorunuza cevap vermeden önce, Yalova’da DAEŞ mensubu teröristlerle girdikleri çatışmada şehit olan emniyet görevlilerimizi rahmetle anmak istiyorum. DAEŞ ve YPG, eşit kuvvette değiller. Aynı türden tehdit de değiller. DAEŞ Türkiye için doğrudan ve ani bir tehdit oldu. Hücre yapılanmasıyla, yabancı savaşçı ağlarıyla, kitlesel terör saldırılarıyla. Türkiye bunu acı biçimde yaşadı. Suruç, Ankara, Reina gibi örnekler, devletin ve toplumun hafızasında duruyor. DAEŞ’in hedefi sınır hattı değil sadece. Toplumun gündelik hayatının güvenliği. YPG meselesi ise Türkiye açısından daha çok sınır güvenliği ve uzun süreli stratejik risk başlığına oturuyor. Aynı zamanda, YPG’nin de içinde bulunduğu SDG’nin Suriye hükûmetiyle sürdürdükleri mutabakat süreci, YPG’yi yalnız terör bağlamında değil, diplomatik açıdan da üzerinde durmamız gereken bir alanda tutuyor.

Ama ana tehdit ikisi de değil. Ana tehdit ve risk, Suriye’de istikrarın sağlanamamış olmasıdır. Merkezî otoritenin kaybı, güvenlik, hukuk ve kamu hizmetlerinin parçalanması. Bu boşluk olduğu sürece, bugün DAEŞ zayıflar, yarın başka bir örgüt çıkar. Bugün YPG ile gerilim olur, yarın başka bir milis yapılanması doğar. Harita değişir, sorun kalır. Çünkü sorun örgüt isimleri değil, merkezi otorite ve meşruiyet boşluğu. Bu yüzden Türkiye açısından kalıcı güvenlik, Suriye’de işleyen bir devlet düzeninin kurulmasına bağlı. Ama burada ‘devlet’ dediğiniz şey sadece bayrak ve ordu değil; siyasi meşruiyet üreten bir düzen, kapsayıcı bir yönetim, yerel toplulukların sisteme bağlandığı bir temsil mekanizması, hukukun çalıştığı, keyfiliğin azaldığı bir idare. Suriye’de kapsayıcı bir demokratik temsil ve meşruiyet olmadan merkezî otorite zorla ayakta kalır. Zorla ayakta kalan düzen de yeni kopuşlar üretir. Yeni kopuşlar da Türkiye sınırına yeni tehditler olarak geri döner. Arap, Kürt, Alevi, Sünni, Hristiyan, Dürzi ve bütün topluluklarıyla kardeş Suriye halkı için, Suriye’de kaos ve kriz değil, barış ve istikrarı savunmalıyız.”

Kürt meselesine bakışın bu ülkede farklı olması, konunun, sosyolojik özellikleriyle, özenle ele alınması gerektiğini vurgulayan Ekrem İmamoğlu, “Sayın Demirtaş’ın dediği gibi Diyarbakır’da bir Amedspor-Trabzonspor maçında buluşmalıyız. Milli maçlarımızı Van’da, Şanlıurfa’da hep birlikte izlemeliyiz. Birlikte göndere çektiğimiz bayrağımızla, vatanın bütünlüğüyle ve milletin birliğiyle bizi yoran boş gündemleri çöpe atmak, kişisel siyasi ihtirasları tarihin tozlu raflarına bırakıp büyük bir değişimi başlatmak zorundayız” dedi.

“Bu yola çıkarken her türlü bedeli ödemeyi göze alarak çıktık”

Selahattin Demirtaş’ın tutukluğuna ilişkin de değerlendirmelerde bulunan Ekrem İmamoğlu, şunları kaydetti:

“Selahattin Demirtaş’ın on yıla yaklaşan tutukluluğu, iktidarın hukuk anlayışının nasıl olduğunu ortaya koyan yakıcı bir durumdur. AİHM’nin bağlayıcı kararlarına rağmen özgürlüğüne kavuşamaması, hakkında yeni cezaların verilmesi de yine iktidarın yargı eliyle yaptığı siyasi kumpasların açık delilidir. Demirtaş, Figen Yüksekdağ, Osman Kavala, Tayfun Kahraman, Can Atalay, Selçuk Kozağaçlı ve daha nice siyasetçi, hak savunucusu için tutukluluğun cezaya dönüştürülmesi, çıktığı anda yine cinayet işleyenlere, polis katleden teröristlere ise tahliyelerin kolaylıkla verilmesi, iktidarın dilinden düşürmediği yargı reformlarının, hukuk devleti cümlelerinin lafta olduğunun açık delilidir. Milletimiz de bunu görüyor, biliyor. O yüzden de adalet mücadelesinde her gün meydanlarda bizimle birlikte. Bana gelince, ben kişisel olarak korku duymuyorum. Bu yola çıkarken her türlü bedeli ödemeyi göze alarak çıktık. O nedenle gün hesabı yapacak hâlimiz yok şu anda. Bize bu ülkeyi uçurumun kıyısından döndürme görevi tevdi edildi milletimiz tarafından. Demokraside, adalette, refahta eşitliği sağlama görevidir bu. Ben de kendimi millete emanet ederek yola çıktım.”

“İddianamesine güvenen duruşmaları canlı yayınlar”

İBB davasında, etkin pişmanlık kapsamında ifade verenler hakkındaki soruya da yanıt veren Ekrem İmamoğlu, İBB’nin, görev yaptığı altı yıl boyunca kamu denetçileri tarafından yüzlerce kez denetlendiğini, bu denetimlerin hiçbirinde bugün iddia edilen suçların izinin bulunmadığını söyledi. İmamoğlu, şöyle devam etti:

“Ne hikmetse, Cumhurbaşkanlığı adaylığım konuşulmaya başlandığı anda, geçmişte bulunamayan şeyler birden ortaya çıkıyor. Bunun akla ve hayatın olağan akışına uyan bir tarafı var mı? Savcılığın 2019’u milat alması da tesadüf değildir. O yıl İstanbul’u kazandık; şimdi dosya siyaseten geriye doğru yazılıyor. Peki soruyorum. İddianamede somut delil nerede? Hangi ihale yasaya aykırı yapılmış, hangi para akışı kanıtlanmış? Bu dosyanın büyük bölümü baskı ve tehditle, bir kısmı da tahliye veya davadan çıkarılmak gibi vaatlerle oluşturulmuş ifadelere dayanıyor. Buna tevessül edenleri konuşmaktan öte ülkemizin düşürüldüğü yerin konuşulması lazım. İddianamesine güvenen, duruşmaları canlı yayınlar. Biz orada, milletin önünde, iddiaların tamamına cevap veririz. Artık tek tek iftiralara cevap vermek anlamsız. Canlı yayına cesaret edemeyenler, bu dosyanın bir safsata yığını olduğunu zaten kabul etmiş olur.”

“Sandıkta dört kez yendim, beşincide de yeneceğim

Ekrem İmamoğlu, Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan ile benzetilmelerine dair ise şunları kaydetti:

“Kâğıt üzerinde benzerlikler olabilir. Karadenizli olmamız, ticaretten gelmemiz… Bunlar ortakmış gibi görünebilir. Evet, ben Trabzonluyum. Bununla gurur duyuyorum. Ama ben Batmanlı olsaydım da bununla gurur duyacaktım, Aydınlı olsaydım da. Çünkü ben ülkemi her şeyiyle, her yeriyle seviyorum. Bu sevgim sayesinde tüm İstanbullu hemşerilerime yıllarca hizmet ettim. Ben birleştirici, kucaklayıcı, ılımlı söylemlerde bulunmayı tercih ediyorum. Kutuplaşmayı arttıran, kendisine oy vermeyen seçmeni ötekileştiren söylemleri kınıyor ve 86 milyon vatandaşımızı ayrıştıran bu yönetim biçimini asla doğru bulmuyorum. Bir tahammül edememe durumu söz konusuysa ki öyle olduğuna ben de inanıyorum, bunun nedeni benzerliklerin bulunması değil; aksine farklılıkların açık ve yoğun bir şekilde halkımız tarafından görünmesidir.

Her mikrofon başına geçildiğinde kendisine oy vermeyen vatandaşlarımızı ötekileştireni, hakaret edeni, eşitsizliği körükleyeni, seçim meydanlarında yenemediği rakiplerini yargı eliyle hapsedip siyasi tutsak haline kimin getirdiğini milletimiz çok açık bir biçimde görüyor. Gençler, kadınlar, anneler, babalar, işçiler, akademisyenler, asgari ücretliler, emekliler… Milletimizin tüm kesimleri… Saray hukuku yerine hukukun üstünlüğüne inanan, sosyal adaleti savunan, denge ve denetlemenin hâkim olduğu, şeffaf ve liyakate dayalı bir yönetim modelini benimseyen, çoğulcu demokrasi değerlerine inanan biriyim. Tüm bu farklılıklar sayesinde sandıkta dört kez yendim, beşincide de yeneceğim. Bu nedenle sosyal adaleti, halkçı perspektifi, şeffaf ve liyakate dayalı bir yönetim modelini savunan, hukukun üstünlüğüne inananların, bizden de siyasetimizden de şüphe duymasını gerektiren bir şey yok!”

Medyascope'u destekle. Medyascope'a abone ol.

Medyascope’u senin desteğin ayakta tutuyor. Hiçbir patronun, siyasi çıkarın güdümünde değiliz; hangi haberi yapacağımıza biz karar veriyoruz. Tıklanma uğruna değil, kamu yararına çalışıyoruz. Bağımsız gazeteciliğin sürmesi, sitenin açık kalması ve herkesin doğru bilgiye erişebilmesi senin desteğinle mümkün.