Okurlarımızı, takipçilerimizi, izleyicilerimizi ve tüm destekçilerimizi görüşlerini Medyascope’ta dile getirmeye davet ediyoruz. Yazınız editoryal ilkelerimize uyar ve Yayın Kurulumuz tarafından da uygun görülürse, web sitemizde imzanızla yayınlanacaktır. Konuşan, tartışan, farklı fikirlerin dile getirildiği bir Türkiye istiyoruz. “İranlı gençleri kim öldürdü?” başlıklı yazıyı okuyucumuz Yasemin Asadi kaleme aldı.

1979 devrimiyle İran’da “ezilenlerin devleti”nin kurulduğu ilan ediliyordu. Bağımsızlık, özgürlük ve sınıfsız bir toplum vaatleriyle ruhban sınıfı, solun geniş kesimlerinin de desteğini almıştı. Antiemperyalist bir ütopyanın mümkün olduğuna inanılıyordu. Bu nedenle devrimin ilk yıllarında tesettür zorunlu hâle getirilirken, kadınların itirazları, söz konusu ütopyanın gerçekleşeceği umuduyla, kimi solcular tarafından bile karşılıksız bırakıldı. Oysa çok geçmeden “ezilenlerin yeni ezenler olacağı” gerçeği kendini göstermeye başladı. Antiemperyalist şeriat devletine tam biat etmeyen solcular ya idam edildi ya da ülkeyi terk etmek zorunda bırakıldı.
Zamanla ülkenin zengin kaynakları başka bir kesime transfer edilmişti; ancak ekonomik eşitsizlik ortadan kalkmamıştı. Buna ek olarak halk, Şah dönemindeki görece sosyal özgürlüklerini de kaybetmişti. Artık insanlar yalnızca siyasi görüşleri nedeniyle değil, giyim kuşamları yüzünden de işkence görüyor; “kutsala ihanet” suçlamasıyla idam ediliyordu.
1980’ler ve 90’larda müzik dinlemek, eğlenmek, kadınların bisiklete binmesi, hatta istedikleri renkte tesettür giymeleri bile yasaktı. Tüm bu baskılara rağmen, özellikle kadınlar, dayatılan çağdışı kalıba girmedi. Baskılar arttıkça direnç de arttı.
Devlet geri, toplum ileri
Ne var ki değişmeyen bir gerçek vardı: Devlet geri giderken toplum ileri gidiyordu. Modern dünyayı görmek isteyen halk, yasaklanan uydu yayınlarına yöneldi. Yasaklar, her zaman olduğu gibi, engelleyici değil yaygınlaştırıcı olmuştu. Bu nedenle halkın büyük bir kısmı, sansürlü devlet kanalları yerine renkli uydu kanallarını izliyor; yüreğinde geçmişe duyduğu özlem giderek derinleşiyordu.
Halk yasaklarla boğuşurken, 1999’da ülke, ilk büyük öğrenci protestosuyla sarsıldı. Reformcu öğrencilerin gazetesi kapatılmış, yurtlara saldırılmış; ölümler, yaralanmalar ve gözaltılar yaşanmıştı. Öğrencilerin en çarpıcı sloganları ise “Üniversitemizden elini çek Taliban” ve “Öğrenci ölür, boyun eğmez” olmuştu.
Yeşil Hareket, Ruhani umudu ve Trump…
On yıl sonra, 2009’da reformcular Yeşil Hareket’le yeniden meydanlardaydı. Seçimlerle değişim umudu vardı. Ancak sonuçlar açıklandığında büyük bir hayal kırıklığı yaşandı. “Benim oyum nerede?” sloganıyla binlerce kişi sokağa çıktı.
Hareketin lideri, eski başbakan Mir Hüseyin Musevi ev hapsine alındı; onlarca protestocu ya mezara ya da hapishaneye gönderildi. Reform umudu bir kez daha söndü. Bir yandan Şii devletinin antiemperyalist politikaları ve ambargoların yükü halkın sırtına bindirilirken, diğer yandan meşru yollarla değişim umudu tükeniyordu.
2013’te Hasan Ruhani, nükleer müzakereler ve ambargoların kaldırılması vaadiyle yeniden umut yarattı. Seçimi kazandı, sınırlı sosyal reformlar yaptı ve Batı’yla anlaşarak ambargoları gevşetti. Halkın büyük desteğiyle ikinci dönemini de kazandı. Ancak 2017’de Trump’ın ABD başkanı olmasıyla tablo değişti. 2018’de Trump, tüm anlaşmalardan çekilerek ambargoları yeniden yürürlüğe koydu.
Bunca olumsuzluğa karşın bazı şeyler iyi gidiyordu. Halkın, özellikle de kadınların eğitim seviyesi yükseliyordu. Bilimde uluslararası alanda elde edilen başarılar vardı. Ambargolar, halkı üretime zorluyor; yerli malı üretim ise yükselişe geçiyordu.
Eş zamanlı olarak yeni uydu kanalları açılıyor, sosyal medya giderek güçleniyordu. Ancak diğer kanallardan farklı olarak, reklamsız bir şekilde maddi kaynakları belirsiz olmalarına rağmen kaliteli Farsça yayın yapan iki kanal öne çıkmıştı. İran halkı, bir zamanlar sansürü delmek için uydu eğlence kanallarına yönelmişken, bu kez farkında olmadan başka bir mecraya çekiliyordu. Bir kanalda Pehlevi nostaljisiyle geçmişe özlem yaratılıyor, diğerinde halka umutsuzluk pompalanıyordu. Dünyadaki tüm kötülüklerin kaynağı İslam devleti ilan edilirken, ABD ve İsrail aklanıyor, hatta İranlılara sevdiriliyordu. Halkın haklı talepleri şiddetli eylemlere yönlendiriliyordu. “Reform mümkün değil”, “dış müdahale olmadan rejimden kurtulmak imkânsız”, “1979 devrimi aptallıktı” gibi fikirler yerleştiriliyor; reformcular ve solcular sistemli biçimde itibarsızlaştırılıyordu. Sosyal medya aracılığıyla bu söylemler sürekli tekrar ediliyor, sonuç olarak solcu ya da reformcu olmak küfürle eşdeğer hale geliyordu. Her zamanki gibi devletin “kara propagandalara” karşı tek icraatı, sosyal medyayı kapatmak ve uydu kanallarını karartmak olmuştu; elbette bu da işe yaramamıştı.
Bir kulağı uydu kanallarında, bir gözü cebinde olan; yolsuzluklar ile ambargolar arasında ezilen bu halk, 2018 ve 2019’da yeniden ekonomik nedenlerle sokağa çıktı. Protestolar artık daha sertti. İran’ın kaynaklarının İranlılara harcanmadığını düşünenlerden “Ne Gazze ne Lübnan, canım İran’a feda” sloganları yükseldi. Belki de ilk kez “Rıza Şah ruhun şad olsun” sloganları bu protestolarda duyuldu. Bu gösteriler de yüzlerce ölümle bastırıldı.
“Kadın, Yaşam Özgürlük”
2020’lerde, kadınların yıllardır süren direnişiyle kısmen gevşetilen başörtüsü meselesi bu kez uydu kanallarının ana gündemi haline geldi. Kadınların haklı isyanının artık dışarıdan bir sesi ve lideri vardı. Masih Alinejad ile Beyaz Çarşamba akımı bu kanallar aracılığıyla başlatıldı. Böylece iç ve dış baskılar artarken, seçmeli başörtüsü talebi sosyal bir talepten çıkarak rejimin varlık-yokluk meselesine dönüştü. 2023’te devlet, kadınlarla inatlaşarak baskıları artırdı ve Mahsa Amini’nin şüpheli ölümüyle toplumdan “Kadın, Yaşam Özgürlük” sloganı yükseldi.
Tam bu sırada söz konusu uydu kanalları ve sosyal medya içerik üreticileri Pehlevi’yi tek lider olarak sunmaya başladı. Bu süreçte Rıza Pehlevi İsrail’e gitti, Netanyahu’yla görüştü. Propagandanın kaynağı bu noktada daha görünür hale geldi; ancak artık çok geçti. 46 yıl boyunca rejim tarafından susturulan muhalifler, bu kez Pehlevi yanlıları tarafından susturuluyordu. Pehlevi’yi eleştirmek, rejimi eleştirmekten bile daha tehlikeli hale gelmişti.
İsrail’in saldırısı
2025’te nükleer faaliyetler bahanesiyle büyük bir medya propagandası eşliğinde İsrail, İran’a saldırdı. Bu saldırı, İsrail’e halkın birçok kesiminden destek sağladı. Geçmişte sokak eylemlerinde halka şiddet uygulayan Devrim Muhafızlarını hedef alan İsrail, bu süreçte halkın gözünde bir kahramana dönüştü. Aynı dönemde Mossad’ın İran içinde, drone fabrikası kurabilecek ölçüde ne denli aktif çalıştığı da açığa çıktı. Toplumsal memnuniyetsizlik ve derin yoksullaşma, halkın bir kesimini yabancı istihbarat ağlarına kadar savurmuştu.
Buna rağmen İran bombalanırken Netanyahu ve Rıza Pehlevi halkı sokağa çağırdı; ancak beklenen karşılık alınamadı. Rejim düşmedi ama belli ki İsrail’den değil, kendi halkından korkmuştu. Savaşın ardından kadınlar ve gençler üzerindeki sosyal baskılar gevşetildi. Artık kadınlar sokaklarda istedikleri gibi giyinebiliyor, açık hava konserleri düzenleniyor, ülkenin dört bir yanından tabu yıkan görüntüler paylaşılıyordu. Bu toplumsal gevşeme, Pehlevi yanlısı muhalefetin pek hoşuna gitmemiş olacak ki, İran’dan servis edilen bu “batıcı” görüntülerin reformcuların propagandası olduğunu savunuyorlardı: “Ey halk kanmayın; biz reform değil devrim istiyoruz”.
Esnaf sokağa çıktı
Tam bu tartışmalar sürerken, İran üzerindeki uluslararası ambargolar daha da ağırlaştı. Zaten kırılgan olan ekonomi iyice çöktü. İran parası hızla değer kaybetti, asgari ücret 100 dolara düştü. Devlet insanlarının çocukları yurt dışında lüks içinde yaşarken, Tahran çarşı esnafı siftah yapamaz hale geldi ve sokağa çıktı. Ancak bu kez tablo farklıydı: Sokaklar her zamankinden daha kalabalık olmasına rağmen güvenlik güçleri geri plandaydı. Günlerce devlet, halkla diyalog kurmaya çalıştı. İran halkı bu manzaraya yabancıydı.
2026 yılına girerken artan protestolara ilk dış mesaj ABD’nin eski Dışişleri Bakanı ve CIA Direktöründen geldi: “Sokaktaki her İranlının yeni yılı kutlu olsun. Yanlarında yürüyen her Mossad ajanının da.” Ardından Trump konuştu: “Eğer İran barışçıl protestoculara ateş açar ve onları öldürürse, Amerika onların yardımına koşacaktır. Tam teyakkuzdayız ve harekete geçmeye hazırız.” Aynı günlerde Netanyahu da geçmişte olduğu gibi İran halkına sesleniyordu: “İsrail, İran halkının özgürlük mücadelesiyle dayanışma içindedir.”

Pehlevi ve Trump’tan mesajlar
Halkın haklı talepleri, dış güçlerin açıklamalarıyla başka bir yöne çekilirken Rıza Pehlevi televizyona çıktı ve zaten sokakta olan halkı yeniden sokağa çağırdı: “Perşembe ve cuma akşamı sokaklara çıkın ve taleplerinizi haykırın. İslam Cumhuriyeti liderini ve Devrim Muhafızlarını uyarıyorum: Dünya ve Amerika Birleşik Devletleri Başkanı sizi dikkatle izliyor. Halkın bastırılması cevapsız kalmayacak.”
Trump’ın da peş peşe açıklamalar yaptığı şu günlerde belki de en dikkat çekici mesajı şuydu: “Tüm İranlı vatanseverlere sesleniyorum: Protestolara devam edin, mümkünse devlet kurumlarını ele geçirin… Katillerin isimlerini kaydedin… Yardım yolda!”
Bütün bu açıklamaların gölgesinde esnafın haklı talepleri görünmez hale geldi. Yıllarca yoğun propagandayla dış müdahaleye hazırlanmış kimi muhalifler için büyük bir umut doğmuştu. Artık kimse onları öldüremezdi; uluslararası koruma altında olduklarına dair bir algı yaratılmıştı. İnsanlar öldürülürse ABD savaş açacak, rejimi düşürecek ve çaresiz halkı kurtaracaktı.

“Rejim Trump’tan çekinir, halka ateş açamaz” derken…
Dışarıdan gelen açıklamaların yarattığı bu atmosferde protestolar daha geniş kitlelere yayıldı. Hiç olmadığı kadar zafere yakın hissediyorlardı. En çarpıcı sloganlardan biri ise “Bu son mücadele, Pehlevi geri dönecek”ti. Kimisi sokakları ateşe verirken bir gözü gökyüzündeydi; ABD uçaklarını bekliyordu. “Bu sefer rejim Trump’tan çekinir, halka ateş açamaz” diye düşünülürken silahlar patladı. Makineli tüfeklerle insanlar tarandı. Binlerce kişi öldürüldü. Sağ kalanlar dış müdahale beklerken Trump “ölümler karşılıklı” dedi. Rıza Pehlevi, “Savaşta kayıp vermek normal” açıklamasını yaptı. Rejim ise Pompeo’nun sözlerini doğruladı: “Sokaklar Mossad teröristleriyle doluydu. Teröristler halka ateş açtı dedi.”
Kurşunlar Mossad’ın namlusundan mı çıktı, yoksa rejimin mi; bunu belki asla bilemeyeceğiz. Ama bildiğimiz bir şey vardı: Sokaklarda binlerce umut dolu genç vardı. Meşru yollarla, reformlarla hayatını bir türlü değiştiremeyen; kendini özgürce ifade edemeyen, siyasi bir partisi olamayan ve bu kez öldürülemeyeceğini düşünen binlerce genç…
Şimdi size soruyorum:
İranlı gençleri kim öldürdü?








