Mikroscope’un Genel Yayın Yönetmeni Müge İplikçi ve Günışığı Kitaplığı Genel Yayın Yönetmeni Mine Soysal, 42. İstanbul Kitap Fuarı’nda söyleşi yaptı. Söyleşide İplikçi ve Soysal, Günışığı Kitaplığı’nın 30 yıllık hikâyesini konuştu.

Müge İplikçi: Hepimizin hikâyesi 30 yaşında! Dile kolay, 30 yıl. Son 30 yılımı düşünürken baktım ki, onun bir bölümünde Günışığı Kitaplığı da var. Bu güler yüzlü, ışık saçan ve dünya yayınevi olarak baktığım kurumu bizlerle buluşturduğunuz için, yazarınız olarak teşekkür ediyorum. Evet, bugün “hepimizin hikâyesini” konuşacağız.
Günışığı Kitaplığı dendiğinde, sadece günümüzün çocuklarından ve gençlerinden bahsetmiyoruz. Yıllar içinde büyüyen, o kitaplarla beslenen, o kitaplarla ergenliğini aşan, ilk olgunluk evrelerini geride bırakan çocuklardan ve gençlerden söz ediyoruz. Ben de, Mine de bu serüvene yazarak katkıda bulunanlardanız. Ne mutlu bize. “Çocuklar ve gençler okudukça yazdık, biz yazdıkça onlar okudu,” denklemini çok seviyorum. Böylece bu sıradan bir kitap yazma işi olmaktan çıktı, kuşaklararasında yılları aşan bir anlam kazandı. “Neden hepimizin hikâyesi?” sorusunun cevabı ortada. Hepimiz buradayız. Yazarlar, okurlar, yayıncılar, hepimiz…
30 yılı, o çok sevdiğim “potlaç” sözcüğünün etrafında nakşedebilirim. 30 yıl bir çoğulluk demek. O hep arzuladığımız biçimiyle, paylaşarak çoğalan bir birliktelik. Yayınevinin kurucularından, genel yayın yönetmeni, yazar Mine Soysal’a; diğer kurucular, sevgili Müren Beykan ve Hande Demirtaş adına sormak istiyorum. 30 yıl öncesini bir kenara bırakalım, bugün Türkiye bu koşullardayken de böylesi bir işe soyunur muydunuz?
Mine Soysal: Bugün herhalde 10 defa düşünürdük. 30 yıl önce hem dünyada hem Türkiye’de özgürlük ortamı farklıydı. Bugünse sansür ve otosansürle kısıtlanan, düşünce, ifade, yayımlama özgürlüklerini yok eden anlayışların egemen kılınmaya çalışıldığı bir ülke Türkiye. Herhalde 10 defa düşünürdük. Ama biz “normal” insanlar olmadığımız için, ne kadar düşünsek de yine yapardık. Her şey çocuklardan ve gençlerden başlamalı, edebiyat keyfi yaratma tutkumuz için mutlaka onlarla başlamalıyız der, yine aynı şeyi yapardık sanıyorum.
Müge İplikçi: Yani hepimizin hikâyesini bir kez daha yazardık.
Mine Soysal: Yazardık.
30 yıllık bir edebiyat yolculuğu
Müge İplikçi: Hiç düşünmeden…
Mine Soysal: Çok düşünürdük, çok zorlanırdık, ama sonuçta yine yapardık. Biz üç kadın, farklı disiplinlerden, farklı yaşam alışkanlıkları ve uzmanlıkları biriktirmiş insanlar olarak bir araya geldik. Ama çocukluğun neşesini ve masumiyetini, gençliğin cesaretini, gözü karalığını, deneyimini kucaklamayı, olgunlukla harmanlamayı, onlarla yaşamayı hep müthiş bir mutluluk olarak paylaştık. Bu duyguların ortaklığında üretmek, çalışmak, yaşamak, kuşaktan kuşağa taşınan 30 yıllık bir edebiyat yolculuğunu yarattı. Böylece bizim hikâyemiz hepimizin hikâyesi oldu. Bunun için üçümüz de çok mutluyuz.
Müge İplikçi: Peki, çocuklar bu 30 yılda nasıl değişti? Onların cephesinde neler var? Yetişkinlerin tarafında belki pek değişen yok, ama çocukların tarafında değişen ciddi şeyler var.
Mine Soysal: Çocuklar ve gençlerin dünyasında büyük bir değişim var. Onlara sunmamız gereken bütün hak ve özgürlüklerde ne kadar geri adım atılsa da; ülkece eğitimden sağlığa, barınma hakkından okulda aç kalmamaya kadar en doğal ihtiyaçlarını sağlamak konusunda ne kadar başarısız olsak da; hayatlarına daha fazla şiddet, savaş ve ölüm sokmuş olsak da; çocuklar çok güçlü varlıklar, her şeye karşı yaşama sevinçlerini ve umutlarını sürdürebiliyorlar. Bu bize de öğreten, bizim de öğrenmemiz gereken müthiş bir güç. Ama toplumsal eşitsizlik, adaletsizlik arttıkça onlarda da güven yitimi ve kaygı biriktirme artıyor. Yaşattıklarımız onların kafasını çok karıştıran, onlara zaman kaybettiren şeyler. Aile içi iletişimi kaybetmek de güvensizlik duygusunu pekiştiriyor. Bugün artık çocukların ve gençlerin pek çok ciddi derdi var. Ama beri tarafta kullanabildikleri acayip bir teknoloji var. Onlar dijital devrimin çocukları. Bu da onların sadece yaşamlarını değil, aslında düşünce ve ifade biçimlerini değiştiriyor.
Müge İplikçi: Okuma konusunda bir şey değiştiriyor mu?

Mine Soysal: Teknoloji çok şeyi değiştiriyor. Özellikle gençler eskiye göre daha çok, daha sürekli okuyorlar. Ekranda önlerine gelen bütün içerikleri okuma, tarama ve tüketmede inanılmaz hızlılar. Hız toleransları çok yükseldi, gelişkin birer tarayıcıya dönüştüler. Sürekli tarıyorlar ve geçmişe oranla teknik olarak daha fazla okuyorlar. Bunu görmezden gelen eski kuşaklar, maalesef tepelerinde boza pişirircesine onlara “ekran bağımlısı” diyor. Yetişkin dünya, “Ekranın başında bu kadar zaman harcayacağına git şunu yap, bunu yap,” diyor. Onlar için ne eğitim sistemini oturtabiliyoruz, ne sağlığı, ne de can güvenliğini sağlayabiliyoruz. Üstüne üstlük bir de teknolojiye erişme, kullanabilme lüksü olan çocuklarımızı da yargılıyor, sorguluyor; yapması gerekenleri yapmıyorlarmış gibi boyuna suçluyoruz. Yetişkinler şunu kaçırıyor: Gençler hoşlarına giden bir kitabı okumakla ekran başında vakit geçirmeyi karşıt değil koşut iki eylem olarak görüyor.
Müge İplikçi: Yetişkin dünya bir tür hiyerarşi kurarak kendi varlığını tekrar meşrulaştırıyormuş gibi geliyor bana… Senin “Eyvah Kitap!”ı sular seller gibi okumuştum. On binlerce öğrenciden yola çıkarak oluşturulmuş bir kitaptı o değil mi?
Mine Soysal: On binlerce nottan oluşturulmuş bir kitaptı diyebiliriz. 2000-2005 yılları arasında Türkiye’nin pek çok il ve ilçesinde ortaokul, lise, üniversite öğrencileriyle kitap okuma hallerini, kitaba erişimlerini, kitapla kurdukları bağı ve okuma ihtiyaçlarını anlamamı sağlayan, onlarla birlikte düşünmemi, keşfetmemi sağlayan bir saha çalışması süreci yaşadım. Hayatımı gerçekten çok değiştiren bir dönemdi. Sonunda biriktirdiğim on binlerce notu belli analiz yöntemleri kullanarak bir araya getirdiğimde, ilk baskısı 2006’da yapılan “Eyvah Kitap!”ta yer alan 32 kısa öykü çıktı ortaya. Hepsi ortak dertlerdi.
Müge İplikçi: Neydi o ortak dertler, birkaçını söyler misin?
Mine Soysal: Ortak dertlerin başında gelenler, okunacak kitapları yetişkinlerin dikte etmesi, yetişkinlerin uygun görmediğini okuyamamak ve istedikleri kitaplara ulaşamamaktı. Kitap okuma hak ve özgürlüklerinin gerçek anlamda anlaşılmadığı bir Türkiye vardı. Üstelik bu durum sadece Türkiye’ye has değildi. Dünyanın birçok ülkesinde de yetişkinler, çocukların ve gençlerin ancak kendilerince uygun olanı okuması gerektiği gibi acayip bir takıntı içindeler. Bu yaklaşımı anlamak gerçekten zor.
Müge İplikçi: Peki neden “Yaşasın Kitap!” geldi? Daha çok yeni, değil mi?
Mine Soysal: Evet, “Yaşasın Kitap!” bir ay önce –Kasım 2025’te yayımlandı. “Eyvah Kitap!” bir ilkti. İlk defa çocukların ve gençlerin de tıpkı yetişkinler gibi okuma özgürlükleri olması gerektiğini; okumanın, hele hele edebiyat, şiir, felsefe okumanın kişiye özel gelişen bir yolculuk olduğunu; yaş gruplarına ya da sınıf seviyelerine aynı şekilde ortak kılınamayacağını anlatmaya çalışmıştım. Günışığı Kitaplığı da yetişkin dünyaya karşı kendi okurunu savundu. Okumak her çocuğa, her gence göre değişebilen özel bir konu, onları aynılaştıramazsınız. Korkmayın, kimsenin başına kitaplardan kötü şeyler gelmez diyerek anlatmaya çalıştık. Dönemine göre hayli marjinal bir söylemdi. “Yaşasın Kitap!”a kadar aradan geçen 20 yılda dünyada ve Türkiye’de çok şey değişti. Üzüntü verici olan değişimin olumsuz yanlarının ağır basması. Ancak kitap dünyası ve yayıncılık, sansürden dijital haklara kadar ciddi sorunlarla çalkalandığı bir duraklama süreci yaşarken Günışığı Kitaplığı’nda tam tersi oldu. Sorunlar arttıkça seçimlerimiz ve ilkelerimiz açısından zihnimiz daha çok açıldı. Neyi yapıp neleri yapmayacağımızı daha iyi bilir olduk. “Yaşasın Kitap!” belki biraz da bu olgunlaşmanın ürünüydü. Yeni öykülerimde genç yaşamlara sızan kitapların ve okuma ediminin olağan gerçekliğine odaklanabildim.
Yazar cephesinde neler değişti?
Müge İplikçi: 20 yıl dedin ya, onu biraz irdelemek istiyorum. Çocuk cephesi öyle, ama son yıllarda yazar cephesinde neler değişti diye merak ediyorum.
Mine Soysal: Doğal olarak yazar cephesinde de çok şey değişti. Pandemi nedeniyle evlere kapandığımız Mart 2020’ye kadar Türkiye’de çok renkli bir kitap dünyası vardı. Fuarlar dolup taşıyordu. Herkes umut içindeydi. Çok zorlu olsa da piyasa koşulları için bile hâlâ umutlu konuşulabiliyordu. Kitap dünyası renkliliğini ve temsil ettiği değerleri koruyabiliyordu. Pandemiyle birlikte evlere hapis olmak her yaştan insan için büyük bir şoktu. Elimizdeki kısıtlı olanaklar kitaplar ve dijital dünyaydı. Ne yazık ki önce çocukları kaybettik. 2020’ye kadar, yaklaşık 25 yıl boyunca onlar için büyük emek verdiğimiz okuma keyif yaratma, istedikleri kitabı okuyabilme gibi temel hakları, hem evlerde ailelerce, hem de sıkıntılı uzaktan eğitimle baş etmeye çalışan öğretmenlerce unutuldu. Çocuklar adeta iki yıl süren bir okuma cezası aldılar. Aynı durum yetişkinler için de gerçekleşti. Çevremizdeki görünmeyen izolasyon duvarlarının giderek yükselmesi, yazarlar, çevirmenler, illüstratörler gibi yaratıcı emek sahiplerini örseledi, dönemin olumsuz etkilerini kat be kat yaşadılar. Aylarca kitap okuyamayan edebiyatçılar, yıllarca tek satır yazamayan, çok üretken yazarlar gördük. Gerçekten de odağımızı kaçırdığımız, ağır iki üç yıl yaşadık.
Müge İplikçi: O odak şimdi yerine geldi mi dersin?
Mine Soysal: Şöyle diyebilirim: Edebiyatın hepimizi büyüleyen öykülerinin yerine, sorun odaklı bir yazın alanındayız artık. Yazarlar kendini neyle sağaltabiliyorsa onu yazabiliyor. Diyelim ki yazarın derdi şiddet; toplumsal şiddet, aile içi şiddet, akran şiddeti… Daha çok onları yazmaya odaklanıyor. Ya da iklim krizi nedeniyle hayatımızın nasıl altüst olmakta olduğuna dair yazıyor. İlginçtir, çocuk ve gençlik edebiyatında da şu an doğa, çevre, iklim krizi çok işlenen risksiz konular arasında.
Müge İplikçi: Savaş temalı kitaplar da yayınlıyorsunuz.

Mine Soysal: Evet, ama savaş teması biraz cesaret istiyor. Ölüm, savaş, göçmenlik, ayrımcılık gibi zor konular sorun odaklı yazın için önemli. Bu tarz kitapların çoğu özellikle ergen okurların yaşadığı sıkıntılarla baş etme terapisi amaçlı yazdırılıyor, kullanılıyor. Bu kötü bir şey değil elbette. Keşke daha çok konuda kullanabilsek. Ancak Günışığı Kitaplığı’nın en çok tartıştığı şeylerden biri de bu noktada ortaya çıkıyor: sipariş havası. “Sipariş” kitaplar bizce edebiyatın karşısında duruyor. Dolayısıyla metinde fark ettiğimiz, metnin bizde bıraktığı iz eğer öncelikle bu havadaysa, hangi isimden gelirse gelsin dosyayı yayımlamıyoruz.
Müge İplikçi: Bundan sonrasında da öyle mi olacak? Gelecek 300 yılda.
Mine Soysal: Bundan sonrasında da öyle olacak. Çünkü biz böyle çalışmayı seviyoruz. Karşımızda sürekli yüzlerce çocuk, yüzlerce genç var sanki. Bulunduğumuz mekânda olmaları gerekmiyor. Biz yetişkinlerle kurduğumuz profesyonel ilişkilerde de, üretim ilişkilerinde de, paylaşımlarda da, öncelikle yanımızdaki o yüzlerce gencin varlığı, coşkusu, heyecanı, ihtiyaçları, haklarına göre hareket etmeye çalışıyoruz.
Müge İplikçi: Peki, yayın piyasasında ne oldu?
Mine Soysal: Yayın piyasası, aslında çok güzel şeyler olacakken maalesef siyasi erkin şeffaflıktan uzak, niyetli yaklaşımlarıyla ciddi zarar gördü. Yayıncılığımız uzun zamandır derin bir kutuplaşma içinde, çoğu şey açık açık konuşulamıyor. Ekonomik ve ticari yapıda, mevzuat konularında büyük sorunlarımız var. Ama bunları çözmesi, uğraşması gereken meslek örgütlerimiz parçalanmış durumda. Her konu böyle ne yazık ki. Sorunların bir masa çevresinde oturulup çalışılması, konuşulabilmesi ve ortak paydada çözümlenmesi olasılığı neredeyse ortadan kalkmış durumda. Bu çok üzücü bir tablo.
Müge İplikçi: Tekinsiz bir tablo.
Mine Soysal: Haklısın, tekinsiz bir tablo. Üstelik beklenmedik etkileri de var. Örneğin, çocuk ve gençlik edebiyatı yayıncılığında üçte iki içerik, üçte bir ticari önemde kabul edilmelidir. Bizim sorumluluklarımız, önceliklerimiz yayıncılığın diğer dallarından farklıdır. Herhangi bir yetişkin edebiyatı yayıncısı kârlılıktan gider yönetimine kadar her konuda kendini daha serbest konumlayabilir. Bizse çocuk ve gençlik kitapları yayıncısı olma sorumluluğuyla davranmak zorundayız. Bazen çok kazançlı tekliflere, özündeki hasarlardan ya da yanlış yaklaşımlardan ötürü hayır diyebiliriz. Ya da yüklü bir satış teklifinin arkasında acaba ne var diye durup düşünüyoruz önce. Bu daha az kazanmak, başka firmaların kolayca kabul ettiklerini reddetmek anlamına geliyor. Bizim için kitaplarımız, yazarlarımız, emek sahiplerimiz çok kıymetliler; onları riske atacak, rencide edecek hiçbir durumu yaratamayız. Kendimiz ve çalışanlarımız için de aynı şey geçerli.
“Yayıncılığımıza büyük zarar verebilir”
Müge İplikçi: Kitap fuarları için ne diyorsun? 42. Uluslararası İstanbul Kitap Fuarı’ndayız, daha önce Frankfurt Kitap Fuarı vardı…
Mine Soysal: Fuarlar da büyük bir dönüşüm geçiriyor. Anadolu fuarlarının da İstanbul Kitap Fuarı’nın da eski yıllardaki gibi olmadığını biliyoruz, ama pek çok temel meselemiz gibi bunu da konuşamıyoruz. Son yıllarda fuarlara katılamayan yayınevlerinin sayısı artıyor. Ekonomik koşullar fuar ziyaretçisini olumsuz etkiliyor. Frankfurt Kitap Fuarı’nda Türkiye’nin konuk ülke olduğu 2008 yılında Günışığı Kitaplığı olarak bağımsız stant açmış, çok güzel görüşmeler yapmış, iyi ilişkiler kurmuştuk. Şimdi geldiğimiz noktada, vize alamadığımız için Frankfurt’a gidemeyebiliyoruz. Her konuda benzer gerilemeler var. Ama sorulunca tıpkı siyasetçiler gibi, “Her şey çok güzel gidiyor!” deniliyor.
Öte yandan Milli Eğitim Bakanlığı, seçilmiş öğretmenlere yazdırdığı “uygun” kitapları okullarda ücretsiz dağıtmaya başladı. Çocuklarımıza nitelikli edebiyat, öykü, roman, şiir, felsefe okutmaya çalışarak sağlamaya çalıştığımız değerler, yararlar MEB tarafından yerle bir ediliyor. Bu yanlışı da konuşamıyoruz. Anlaşılmaz algoritmalarla çalışan dijital satış platformlarını konuşamadığımız gibi. Son yıllarda kitap fuarlarına gelen birçok ziyaretçinin stant fiyatlarını internetteki fiyatlarla kıyaslayıp ona göre davrandığını izliyoruz. İndirim oranları farklıysa fuardan kitap almıyor, internetten sipariş veriyor. Hâlâ bir sabit fiyat politikamız yok; okur, yayıncı, kitabevleri sürekli karşı karşıya bırakılıyor. Tekinsiz ortam giderek ağırlaşıyor. Ayrıca, kadınlar yaratıcı emek yönetiminde çok daha aktiflerken erkek egemen bir ticari yapı var. Bu durum değişmezse yayıncılığımıza büyük zarar verebilir.
Müge İplikçi: Güzel bir noktaya geldik. Erkek egemen söylemin oluştura geldiği bir yayın sistemi var ortada. Günışığı Kitaplığı’nda durum farklı. Kurucular, yöneticiler gibi çalışanlarınızın da çoğu kadın. Yayınevinin ana politikalarına yön verenlerin kadınlar olduğunu görüyoruz. Bu açıdan düşündüğümüzde, yayınevindeki dişi yan bir şeyleri dönüştürüp değiştirebilmeye kadir midir?

Mine Soysal: Mutlaka. Biz yayın kurulu kadınlardan oluşan bir yayıneviyiz. Doğamız dişil bizim. Bizim baktığımız noktada sadece insanlar var. Kadın ya da erkeğin seçimleri, kendine biçtiği roller, zevkleri ya da onu belirleyen şeyler değil; özündeki insanın entelektüel ihtiyaçları, zihinsel faaliyeti… Uzun yıllar bir işi tutkuyla yapabilmek, okuru için hâlâ ilk günkü aşkla, sevinçle çalışabilmek dişil bir gücün ürünü belki de. Hassasiyetlerimiz, önceliklerimiz, odaklandığımız meseleler hep insana dair, tek bir cinsiyetin ağırlığı yok. Türlerden yazarlara, temsil ettiklerinden hayata bakışlarına seçimlerimizin bu eşitliği gösterdiğini düşünüyorum.
Müge İplikçi: O dişil sesin eşliğinde geride kalan 30 yıla baktığımızda neler görüyoruz? Ne tür bir ödüllendirme silsilesi yaşadı yayınevi?
Mine Soysal: 1996-2006 arasında ilk 10 yıl gerçek anlamda bir derin dalış yaptık, gerek akademik gerekse ticari anlamda yoğun bir öğrenme sürecinden geçtik. O zamanlar, kitaplarımızı yayımlayabilmek için başka firmalara kitap, dergi hazırlayarak ajans hizmeti de veriyorduk. O işlerden kazandığımız parayla istediğimiz bir kitap daha yapabiliyorduk. Küçük ama emin adımlarla ilerledik. 2006’da “Çıtır Çıtır Felsefe” dizisinin ilk 10 kitabını birden yayınladık. Yine 2006’da “Eyvah Kitap!”ın ilk baskısı yapıldı. Böylece kendimizi çocuk ve gençlik edebiyatı yayıncılığında doğru konumlayabildik.
Peşi sıra 2008’de Köprü Kitaplar koleksiyonumuzu başlattık. Editör dostumuz Semih Gümüş’ün daha ilk konuşmasında Müren Beykan’a, “Tabii yapalım, çok güzel olur,” deyiverdiği Köprü Kitaplar koleksiyonu, edebiyat ustalarımızın çocukların ve gençlerin de okuyabileceği yeni kitaplarıyla ve özgün derlemelerle oluştu. 29 kitaba ulaşan koleksiyon 2010’da Mehmet Fuat Yayıncılık Ödülü ile taçlandı, ki bizim için bu ödülün yeri çok başkadır. 15. yılımızda sevgili Müren Beykan’ın editörlüğünde hazırlanan “Defalarca Kayboldum” seçkisinde edebiyat ustalarımız bir araya geldiler. Bize inandılar, bizi kutladılar, değer verdiler. O kitabın da yeri koleksiyonumuzda çok ayrıdır.
“Çok umutluyuz”
Müge İplikçi: 30 yılın ardından bakıldığında, “Evet gene cesaret eder, gene başlardık,” dedin. Yayınevi için ve yapılanlar için… Umut noktasını ısrarla sormak istiyorum. Mine Soysal ve ekibi umutlu mudur?

Mine Soysal: Çok umutluyuz. Hatta bazen yetişkin dünyaya inat sersemce umutlu olabiliyoruz. Bizim okurlarımızın özgürlüğü yetişkinlerin elinde. Kitaplarımızla onlara sunabildiğimiz zihinsel özgürlükler, keyifler, haz duygusu, kendinde bir şeyleri keşfetme lüksü, müthiş yolculuklara davet… Bazen bu çabamız uğruna yetişkinlerce adeta darp ediliyoruz. Mailler, WhatsApp mesajları, sosyal medya linçleri… korkunç şeyler yazıyorlar. Örneğin, bir kitapta vücudumuzdaki bazı organların adını kullandığınız için “vatan haini” ilan ediliyorsunuz. Bu ortamda umut da sanki gerçeküstü bir şeye dönüştü artık. Çalışırsak umutluyuz, daha çok çalışırsak daha çok umutluyuz.
Müren ve Hande’yle sanıyorduk ki, Günışığı Kitaplığı için bir gün sırf zihinsel emek vererek de güzel projeler yapacağız. Oysa her yıl bir önceki yıldan daha çok çalışıyoruz. Ülke koşulları bize izin vermiyor. Her gün ofiste, işimizin başında olmamız gerekiyor. Olan bitenden şaşakalan çalışanlarımıza her gün destek olmamız gerekiyor. Bazen kitaplarımız arkasında kaç yıllık deneyim, düşünce, birikim olduğuna bakılmaksızın o kadar haksızca suçlanıyor ki. Hayatında hiç kitap okumamış insanlar sosyal medyada kitabımıza ilişkin öyle şeyler yazabilir ki, bir sorunla daha uğraşmaya başlarsınız. Neyse ki, çocuk ve gençlik edebiyatının okuru alev gibi. Bizim asıl gücümüz, işte o alevle yanmak ve yeniden doğmak. Her seferinde onların enerjisinden, gözü karalığından, gelecek umudundan öğreniriz. Günışığı Kitaplığı ilkelerini, yarattıklarını her zaman önce onların onayında, yararında görür.
Müge İplikçi: Sizi gidi Anka kuşları, diyorum o zaman. 1997 yılında çıkmış bir kitap var. Ben o kitaba 1998’de erişebildim. Alice Walker’ın “Devrimci Petunyalar”ı ilk kitaplarınızdan değil mi? O zaman, o devrimci ruhla devam diyorum Mine Soysal’a ve Günışığı Kitaplığı’na.








