
Herkes karşı mahallenin ılımlısını, kendi mahallesinin holiganını seviyor. Bu kolay kolay da yıkılabilecek bir durum değil. Toplumsal vakalarda ayrışmalar anlaşılır ve normal. İnsanın doğasında var olan kendini bir yere ait hissetme güdüsünün bir tezahürü belki de. Ancak toplumsal ilerlemenin önündeki en büyük engel de bu aidiyetin bir “körlük” noktasına varması.
Klasik bir teorem: tez ve antitezin çarpışmasıyla ortaya sentez çıkar. Ancak bugün bu çarpışma gerçekleşmiyor. Çünkü taraflar artık meydanlarda ya da fikir kürsülerinde değil, kendi “yankı odalarında” buluşuyor. Ne tez anti-teze kavuşuyor ne de ortaya bir sentez çıkıyor.
Kendinizden pay biçin; en son ne zaman sizin gibi düşünmeyen birisini dinlediniz? En son ne zaman birisine “doğru söylüyorsun aslında” dediniz?
Toplumun bu durumu kabullenmesi ve üzerine bir de bu kutuplaşma üzerine sörf yapan siyasetçiler işin çözümünü oldukça zorlaştırıyor. Ortalıkta birbirini aratmayan sıfatlar, tanımlamalar dolaşıyor. O zaten şucu, aslında o bucu. Bu yapıştırılan etiketlerle birlikte bırakın dinlenme ihtimalini konuşma hakkı bile insanların elinden alınıyor. İfade özgürlüğüne darbe de burada iniyor zaten.
Hazır sloganların konforu
Ahmet’in söylediği bir sözün birebir aynısını Mehmet söylese hapse girebilir. Oysa Ahmet o sırada büyük düşünür olarak kendi mahallesinde alkış topluyor. Çünkü mahkemede bile ne söylediğin değil “neci” olduğuna bakılıyor artık. Bu da adaletin terazisini değil, mahallelerin gücünü yarıştırıyor.
Bu dinlememe ve etiketleme durumu toplumsal ilerlemeyi engellerken, bireysel tembelliği de körüklüyor. Fikir üretmesi beklenen kişi; “nasılsa ne desem beni alkışlayan var diyor” ve üretmiyor. Entelektüel çaba, yerini hazır sloganların konforuna bırakıyor.
Bu alışılagelen düzen, etiketlenemeyen ve fikirlerin peşinde koşan insanlar için ızdırap haline geliyor. Mahalle baskısı fikir değiştirmeyi, bazı konularda ötekiyle aynı düşünmeyi, karşı tarafın fikirlerini savunmayı imkânsız hale getiriyor. Ötekiyle aynı noktada buluşmak, kendi mahallenizde “hain” ilan edilmeyi göze almak demek.
Bir süre sonra da her güne başka bir etiketle uyanmaya başlıyorsunuz. Dün sizi linç edenler bugün övebiliyor, tersine de daha çok rastlayabiliyorsunuz.
Kendi adıma gazeteciliği böyle bir meslek olarak tanımlıyorum. Gördüğünü söyleyen, bildiğini anlatan. Elbette sanatçı, akademisyen ya da bir ülkenin aydınlarından da beklenen bu olmalı. Aksi halde toplumsal ilerleme ya da dönüşümler nasıl sağlanabilir mi?
Medyascope’taki ilk yazımı biraz da kendi derdimi anlatmaya ayırdım. Bir not olarak burada dursun istedim. Aslında bu kadar yazdığımı Cemil Meriç tek bir cümleyle de özetlemişti:
“İdeolojiler, idraklerimize giydirilen deli gömlekleridir.”







