Aynı Yağmur Altında dizisi: Bitmek bilmeyen seküler-muhafazakâr çatışması

ATV’nin yeni dizisi Aynı Yağmur Altında, ilk bölümünde yeni bir hikâye anlatmaktan çok, yıllardır bildiğimiz bir gerilimin konforlu tekrarına yaslanıyor. “Yine bir muhafazakar-seküler çatışması mı?” diye sorduğunuzu duyar gibiyim, hadi ilk bölüme hep birlikte bakalım.

Londra’daki Gazze protestolarını konu alan 1 dakikalık fragmanıyla daha yayınlanmadan “büyük beğeni” topladığı söylenen ve “cesur” ilan edilen ATV’nin Baba Yapım imzalı Aynı Yağmur Altında dizisi, ilk bölümüyle izleyiciyle buluştu.

Aynı Yağmur Altında

Adettendir; yolu açık ve izleyicisi bol olsun diyelim. O kadar set çalışanı, o kadar emek varken daha ilk elden “çok kötü olmuş” deyip kestirip atmak elbette kolaycılık olur. Ama bu iyi niyetli temenniler, dizinin ilk bölümünde neler yaşandığını, nelerin özellikle öne çıkarıldığını, nelerin abartıldığını ya da nelerin alelacele geçiştirildiğini konuşmamıza da engel değil. O hâlde, Aynı Yağmur Altında’nın ilk bölümünde neler olduğuna biraz daha yakından bakalım.

İlk bölümü 2 saat 23 dakika süren dizinin yapımcısı Baba Yapım. Şirket daha önce Kimse Bilmez ve Başım Belada dizilerini de ekrana getirmişti. Dizinin yönetmen koltuğunda Ali Balcı otururken, senaryo Hasan Burak Kayacı, Kemal Çelik ve Hakan Kandal imzası taşıyor.

Uzak Şehir’e rakip

Öncelikle, böyle bir diziyi pazartesi akşamına koyma cesareti gösterdikleri için kanal yönetimini tebrik etmek gerekir. Çünkü pazartesi günü, Ayna Yapım imzalı ve Kanal D’de yayınlanan Uzak Şehir’in günü. Geçen sezon olduğu gibi bu sezon da reytinglerini artırarak yoluna devam eden dizi, haftaya 50. bölümüne ulaşacak.

Uzak Şehir’in başrolleri Ozan Akbaba ve Sinem Ünsal.

Birçok yapımcı, bilerek ve isteyerek Uzak Şehir’in karşısına çıkmamayı tercih ederken Aynı Yağmur Altında’nın bu riski alması dikkat çekici. Zaten dizinin ilk fragmanından itibaren Gazze protestoları ve Türk dizilerinde pek alışık olmadığımız Filistin vurgusu üzerinden güçlü bir PR çalışması yürütüldü. Cem Adrian’ın –büyük ihtimalle bu dizi için bestelediği– “Bir Kuş Uçar” şarkısı da bu atmosferin önemli bir parçasıydı. Hal böyle olunca, dizi henüz yayınlanmadan sosyal medyada konuşulmaya başlamıştı. İlk bölümle birlikte konuşulanlar ise daha çok Hülya Avşar’ın başörtüsü ve dizinin açıkça taraf tutan dili oldu.

İyi bir televizyon ve dizi izleyicisi olarak bu sabah yaptığım ilk işlerden biri Aynı Yağmur Altında dizisini izlemek oldu. Bu satırları kaleme aldığım 13.30 sularında dizinin YouTube hesabında ilk bölümün görüntülenme sayısı 600 bine yaklaşmıştı. Bu da dizinin merak edildiği anlamına geliyor.

Reytinglerde ise tablo ilk bölüm için karamsar. Total’de 3,12; AB’de 2,24 ve ABC1’de 2,88 reyting almış. Rakibi Uzak Şehir ise 49’uncu bölümünde Total’de 14,83, AB’de 10,40 ve ABC1’de 13,45 alarak hâlâ pazartesi günlerinin açık ara farkla birincisi. Elbette dün oynanan Fenerbahçe–Gençlerbirliği maçının reytingler üzerindeki etkisini de not etmek gerekiyor. Daha net bir tabloyu önümüzdeki hafta göreceğiz.

Kimin gerçeği bu?

Dizi, izleyiciyi “gerçek bir hayat hikâyesinden” diyerek karşılıyor. Ne var ki bu gerçekliğin kimin hayatına, hangi deneyime karşılık geldiği ilk bölüm itibarıyla muğlak. Anlatı daha çok semboller, karşıtlıklar ve yüksek sesli çatışmalar üzerinden ilerliyor.

Hikâyenin merkezinde, Londra’daki Gazze protestosuna katılan İspanyol genç kadın Rosa (Nilsu Berfin Aktaş) ile muhafazakâr bir ailenin çocuğu olan Ali’nin (Burak Tozkoparan) yollarının kesişmesi var. Bunun etrafında ise iki güçlü ailenin çatışması kuruluyor.

Levent Ülgen’in canlandırdığı Ali’nin babası Faik Aydan ile Fikret Kuşkan’ın hayat verdiği Umur Karanoğlu arasındaki güç mücadelesi, dizinin ana çatışma damarlarından biri. Ali’nin annesi Hümeyra karakterini Deniz Uğur canlandırıyor. Kadrodaki bir diğer dikkat çekici isim ise Erkan Can. Mürsel karakteriyle Erkan Can, sahaf dükkânı olan, Ali’nin her konuda akıl danıştığı bilge figür olarak karşımıza çıkıyor.

Ve elbette jenerikte de özellikle vurgulanan o ifade: “ve de Hülya Avşar.” Fazilet karakteriyle yıllar sonra televizyona dönen Avşar, ailenin halası. Şık, stil sahibi, özenli giyinen, sırlarla dolu bir karakter. Avşar ve Fazilet karakterine ilerleyen paragraflarda daha ayrıntılı döneceğim; sürprizi kaçmasın.

Ancak ilk bölüm, bu oyunculara derinleşebilecekleri bir alan açmak yerine, onları donuk bir anlatının içine yerleştiriyor.

Dizinin iki ana mekânda geçtiği anlaşılıyor: Aydan ailesinin evi ve Karanoğlu ailesinin evi. Muhafazakâr Aydan ailesinin yaşadığı iki katlı konak, geleneksel motiflerle döşenmiş. İzleyicinin zihninde ister istemez Kızılcık Şerbeti’ndeki Ünal ailesinin evi canlanıyor; gerçi burası o kadar altın varaklı değil. Üstelik bu konak, görsel hafızam beni yanıltmıyorsa, daha önce İstanbullu Gelin dizisinde Esma Hanım Konağı olarak da kullanılmıştı. Yani bu mekânın da kendi başına bir dizi hafızası var.

Isıtıp ısıtıp önümüze sunulan diyaloglar

Dizinin ilk bölümü, sosyal medyada en çok tartışılan sahneleriyle dikkat çekti. Henüz hikâye kurulmadan, karakterlerle bağ kurmadan izleyicinin önüne art arda bırakılan bu sahneler, daha baştan “konuşulacak yerleri” işaret ediyor.

İlk dakikalarda Rosa ile annesi arasında, annenin kızının boynunda Arapça bir kolye görmesinin ardından geçen şu diyalog bunlardan biri:

-Başka dil mi yok! Arapça nereden çıktı? Teröristlerin dili o!
+Ama bu yaptığın ırkçılık anne.
-Hangi Arap verdi bunu sana?
+Arap değil, Türk bir arkadaşım.
-Ne fark eder, hepsi aynı. Müslümanlardan uzak duracaksın, özellikle de Türklerden!

Bir diğer sahne Marmaray’da geçiyor. Seküler ve muhafazakâr olduğu özellikle vurgulanan iki kadın arasında geçen bu sahne, sanki yıllar önce çekilmiş bir diziden bugüne aynen kopyalanıp yapıştırılmış hissi veriyor:

Muhafazakâr kadın: Ben 55 yaşındayım, bu kadar çıplaklık görmedi bu ülke!
Seküler kadın: Zaten her yeri imam hatip yaptınız, bir de sokakta ne giydiğimize karışıyorsunuz. Yeter be!

Diyalog ilerledikçe ton daha da yükseliyor:

Seküler kadın: Müslümanlık öyle giyimle kuşamla olmuyor. Bu beğenmediğiniz insanlar var ya, belki sizden daha Müslüman. Nereden biliyorsunuz?
Muhafazakâr kadın: Evet, kesin.
Seküler kadın: Bunlara kalsa hepimizi çarşafa sokarlar ya! Burası Türkiye Cumhuriyeti, beğenmiyorsan Afganistan’a git.

Bir başka sahnede ise 28 Şubat sürecine doğrudan bir gönderme yapılıyor. Karanoğlu evinde geçen bu sahnede muhafazakâr Hümeyra ile Tülin arasında şu diyalog yaşanıyor:

Tülin: Siz bizimle muhatap olacak seviyede insanlar değilsiniz.
Hümeyra: Ne seviyesinden bahsediyorsun Tülin? İkimiz de aynı üniversiteyi okuduk.
Tülin: Ama sen mezun olamadın. 
Hümeyra: Neden acaba? Böyle bir ayrıcalığın içinden konuşmak senin eski alışkanlığın değil mi? Aynı evine gelen bir insana hakaret etmek gibi.
Tülin: Ah canım.. Yine mi mağdur oldun? Yıllar, yıllar geçti ama hâlâ oradasınız. Nasıl da her şeyden mağduriyet çıkarmayı biliyorsunuz?
Hümeyra: Bizim mağduriyetimizle alay ederek kendinizi haklı çıkarmış olmuyorsunuz, tam tersine haksızlığınızı ikiye katlıyorsunuz. 

Bu üç sahneyi de izlerken insanın içinden aynı soru geçiyor: Yine mi aynı senaryo? Yine ayrıştırma, yine ötekileştirme, yine mağduriyet… Tülin’in “Ah canım, yine mi mağdur oldun?” repliği, dizinin kendisine de yöneltilebilir çünkü izleyicinin bu anlatılardan artık ciddi biçimde yorulduğu çok açık.

Üstelik bugün toplumda bu kadar düz, bu kadar keskin, bu kadar karikatürize bir seküler–muhafazakâr ayrımından söz etmek ne kadar mümkün? Eski Türkiye’nin çatışma dilini bugüne aynen taşımak, yüzleşme yaratmaktan çok kabuk bağlamış yaraları yeniden kanatıyor; üstelik bunu “cesur sahneler” ambalajıyla sunuyor.

Temu’dan aldığımız Kızılcık Şerbeti mi?

Muhafazakâr ve seküler ailelerin çocukları arasında geçen bir aşk hikâyesi denince, ister istemez akla Kızılcık Şerbeti geliyor. Dördüncü sezonunda bile hatırı sayılır bir izleyici kitlesini ekran başında tutan dizi, özellikle ilk iki sezondaki oyunculukları, karakter derinliği ve anlatı diliyle Türk dizi tarihinde kendine sağlam bir yer açmıştı.

Aynı Yağmur Altında benzer bir hikâye hattıyla ekrana gelince izleyicinin bu iki diziyi karşılaştırması kaçınılmaz oldu. Sosyal medyada dolaşan “Temu’dan aldığım Kızılcık Şerbeti” yorumları da tam olarak bu hissi tarif ediyor: tanıdık, benzer, ama daha yüzeysel.

Bu karşılaştırma özellikle Hülya Avşar’ın canlandırdığı Fazilet karakteri üzerinden yapılıyor. Kızılcık Şerbeti’nde Ünal ailesinin anası Pembe karakteri, Sibel Taşçıoğlu’nun performansıyla neredeyse ikonik bir figüre dönüşmüştü. Jestleri, mimikleri, sesi, gözlerini kapatıp “ya sabır” çektiği, “Rabbime hamdüsenalar olsun” deyişiyle hafızalara kazındı. Bu kadar güçlü bir karakterden sonra benzer bir muhafazakâr kadın figürünü izlemek ister istemez kıyaslamayı beraberinde getiriyor.

Aynı Yağmur Altında
Siz Hülya Avşar’ın performansını nasıl buldunuz?

Hülya Avşar’ın Fazilet’i ise giyimiyle, kuşamıyla, vücut diliyle, ses tonuyla Pembe’yi hatırlatıyor ama bu benzerlik karakteri güçlendirmekten çok eksiklerini görünür kılıyor. Açıkçası bu rol Avşar’a pek oturmamış hissi veriyor. Elbette belki de Fazilet’i Pembe ile değil, Deniz Uğur’un canlandırdığı Hümeyra ile karşılaştırmak gerekir; bunu ilerleyen bölümlerde daha net göreceğiz.

Kızılcık Şerbeti’nin nam-ı değer Pinko’su Sibel Taşçıoğlu.

Karşılaştırma yalnızca bu karakterle de sınırlı değil. Marmaray’daki seküler–muhafazakâr gerilimin neredeyse birebir benzeri, Kızılcık Şerbeti’nin ilk bölümünde de karşımıza çıkmıştı. Kıvılcım ile başörtülü kadın arasında geçen şu diyalog hâlâ hafızalarda:

Kıvılcım: Bunlar da her yerde!
Başörtülü kadın: Sen bize laf mı atıyorsun? Özgürlük düşmanı.
Kıvılcım: Medeniyet düşmanı olmaktan iyidir. Böyle özgürlük olmaz olsun
Başörtülü kadın: Faşist.

Bu kadar açık benzerlikler varken, ilerleyen bölümlerde çatışmaların daha da örtüşmesi şaşırtıcı olmayacaktır. Kızılcık Şerbeti de ilk bölümünde çok yüksek reytingler almamış, zamanla yükselmişti. Bakalım Aynı Yağmur Altında da benzer bir ivme yakalayabilecek mi.

Tüm tuşlara basılmış ama…

Erkan Can, Fikret Kuşkan, Levent Ülgen, Hülya Avşar, Deniz Uğur ve Mine Çayıroğlu gibi isimleri aynı projede bir araya getirebilmek kuşkusuz büyük bir başarı. Kime sorsanız “Şampiyonlar Ligi” der. Ancak ilk bölüm, bu güçlü kadroya gerçekten oynayabilecekleri bir alan açmak yerine onları tezli, donuk ve fazlasıyla kontrol edilen bir anlatının içine sıkıştırıyor.

Her şey söyleniyor, her duygu açıkça ilan ediliyor ama karakterlerin çelişmesine, gri alanlarda dolaşmasına pek izin verilmiyor. Senaryo o kadar her şeyi anlatma telaşında ki, hikâyenin kendi kendine akmasına fırsat kalmıyor.

Reytinglere bakıp “Bu dizi en fazla 10–15 bölüm sürer” diyenler var. Buna katılmıyorum. Kızılcık Şerbeti örneği ortada: Senaryosu defalarca tıkanmış, karakterleri değişmiş, hikâyesi uzadıkça uzamış olsa da hâlâ izleniyor. Çünkü bu ülkede izleyici, bu tür çatışmaları izlemeyi seviyor. Ama sevilmesi, iyi olduğu anlamına gelmiyor.

Aynı Yağmur Altında
Aynı Yağmur Altında dizisinin başrolleri Burak Tozkoparan ve Nilsu Berfin Aktaş.

Üzerine konuşulacak çok detay var: Nilsu Berfin Aktaş’ın inandırıcılıktan uzak aksanı, havalimanındaki çarpışma sahnesi, uçağın düşme anı, Aydan ailesinin iflasının müstakbel dünürlerin dilinin ucunda dolaşması… Klişe olacak ama bu kadroya bu senaryo olmamış.

Dizinin ilerleyen bölümlerinde neler yaşanacağını tahmin etmek zor değil. Ancak 21. yüzyılda, televizyonun ve sosyal medyanın hepimiz üzerindeki etkisi bu kadar güçlüyken; sekülerlerin sistematik biçimde soğuk, kibirli ve düşman; muhafazakârların ise sürekli mazlum, haklı ve hor görülen olarak resmedildiği bu kadar tanıdık bir anlatıyı bir kez daha izlemeyi gerçekten kaldırabilecek miyiz?

Belki de sorun, Aynı Yağmur Altında’nın ne anlattığı değil; ne anlatmaya cesaret edemediği. Çünkü gerçekten risk almak, ezberlenmiş mağduriyetleri ve konforlu karşıtlıkları yeniden üretmekten değil, onları bozabilmekten geçiyor. Bu dizi ise ilk bölümü itibarıyla bozmayı değil, tanıdık olanı parlatmayı tercih ediyor. Ve tam da bu yüzden, “cesur” olduğu söylenen bu hikâye, aslında fazlasıyla klişe ve beklenmedik hiçbir yere varamıyor.

Medyascope'u destekle. Medyascope'a abone ol.

Medyascope’u senin desteğin ayakta tutuyor. Hiçbir patronun, siyasi çıkarın güdümünde değiliz; hangi haberi yapacağımıza biz karar veriyoruz. Tıklanma uğruna değil, kamu yararına çalışıyoruz. Bağımsız gazeteciliğin sürmesi, sitenin açık kalması ve herkesin doğru bilgiye erişebilmesi senin desteğinle mümkün.