Faik Öcal yazdı: No pasaran

İçinde isyan nehirlerin aktığı bir yazıda dilimin ucuna “no pasaran” şiirin gelmesi kadar doğal bir şey yok: “Bir koridor gibi çın çın öten daracık sokaktan. Ayaklarını vura vura uluslararası birlikler geçiyordu.”

Ben bir başka ölüyordum, bir başka dünyanın hayalini kuruyordum. Hiçbir şey değişmiyordu. Bir kan emici gidiyordu, binlerce kan emici doğuyordu. Birbirini tutuyordu kapitalistler. Mazlumlar hep anafora: Böyle gelmiş böyle gider! Dönmez gayrı, devran. Kıyametin hançeri dayanmıştır emekçinin şah damarına.

Bütün bir hayatım bu ayak seslerini duymakla geçti. Zulmün hep adı olmuştu; eskinin Birleşmiş Milletleri, yeninin Uluslararası Birlikleri. İdeolojilere inancım hiç olmadı. Stalin’in komünizm adına Sovyetlerde katlettikleri, Hitler’in nasyonal sosyalizm için Almanya’da yaktıkları, Mao’nun Çin’de harcadıkları, Fransızların sömürgelerini korumak için sattıkları, İngilizlerin güneş batmayan imparatorluğunu kurtarmak için feda ettikleri ve diğerleri. Bu zulümleri engellemek için kim, ne yaptı?

Faik Öcal yazdı: No pasaran
Faik Öcal yazdı: No pasaran

“Uzun saçlı aydınlar” sadece kendilerine baktılar, kendilerini gördüler ideal aynalarında. Troçki gibi “İnatçı komünistler” soluğu dışarıda aldılar ama akıbetlerinden kaçamadılar, öldürüldüler hiç yoktan. Hiç acımadılar merhamet duygusuyla alay eder gibi yaşayanlar, gününü gün edenler. Onların hiç kimseden korkusu yoktu. Firavunların, Nemrutların, Tiranların yolunda gidiyorlardı son sürat.

“Genç Polonyalılar” barut fıçısına dönmüş yurtlarından hiç çıkamadılar aslında. Ölümlerden ölüm beğendiler güzel ve namuslu bir hayat için. Biliyorlardı o binde bir ihtimali ama vazgeçmediler hayallerinden. Ayakta ölmeyi sürüngenler gibi yaşamaya yeğlediler Genç Polonyalılar, Narodnikler, Jön Türkler, Bedirxaniler, Şeyh Ubeydullahlar, Şeyh Saitler.

Neyin peşindeydi gizli neo-faşistler?

Neyi arıyorlardı “kafası traşlı Almanalar?” Kim bilebilirdi ki? Kim tanımıştı ki onları? Kim onların taş kalplerine dokunabilirdi? Topraktan gelip taşa dönüşmüşlerdi. İçindeki taş fırınların ateşini hiçbir şeyden haberi olmayan çocukların bedenleriyle harlıyorlardı. Neyin peşindeydi gizli neo-faşistler? Burada ve dünyanın her yerinde hep aynı argüman: Ya sev ya da terk et! Ya itaat et ya da git! Ya özgürlük ya da ölüm!

“Cezayirliler” hâlâ bağımsızlık mücadelesi veriyorlar emperyalist Fransızlara karşı. Neden hâlâ cezalılar Cezayirliler? Neden yeryüzünün lanetlilerinden oldular? Suçu günahı neydi Cemile Buhayrad’ın? Nerede şimdi Zehra Zarif’in elleri, Hasibe Bin Buali’nin gözyaşları, Melike Qaid’in hatıraları? Onların çocukları birbirini tanımıyor. Torunları ise birbirinin canına kasetmişler, ellerinde eski bir sömürgecinin silahı.

“İspanyollar ve İtalyanlar” hiç kurtulmadılar Akdeniz’in rehavetinden. Onlar sadece yaşamak istiyorlardı ama birileri inadına onların ölümünü istiyordu; bunu hiç anlamıyorlardı İspanyollar, İtalyanlar. Onların kendine göre bir Hristiyanlık tanrısı vardır. Peygamberleri hizmetlerine her zaman hazır ve nazırdır. Birbirlerinin kanında boğuluyorlardır farkında olmadan. Yaşam kızıl bir düştü İspanyollar için. Ölüm taşların gölgesinde hakikate yazılmaktır İtalyanlar için.

Neyin davasını güdüyorlardı hâlâ?

“Hiç kimselere benzemeyen İngilizler” ne yapmak istiyordu? Onların zihninde barışın nasıl bir karşılığı vardı? İngilizlerin basmadığı yer yoktur yeryüzünde ve onların bastığı yerde ot bitmezdi. Kızılderili atasözüdür: Bir suda iki balık kavga ediyorsa beş dakika önce oradan uzun bacaklı bir İngiliz geçmiş demektir.

Peki “Maurice Thorez’e ya da Maurice Şövalye’ye benzeyen Fransızlar”a ne demeli? Neyin peşindeler? Neyin davasını güdüyorlardı hâlâ? Birbirini tanımıyor havarileri. Bugün varlar yarın yoklar havasındalar. İsyan duvarına yazılmıştır: Herkes kendi mezarını kendi kazarmış hayat küreğiyle, ölüm baltasıyla.

“Her ulustan karmakarışık bir sürü adam Enternasyonal’i bir ağızdan söylemiş olunca” değişmiyordu dünya, bitmiyordu acılar. Ama umut vardı her daim ve iyi geliyordu Madrid’in göğünün altına bir araya gelmiş binlerce yüreğe.

Savaşmak ve ölmek aynıydı. Savaşacaktık karanlıkla, karanlık yüreklerle. Savaşacaktık Francolarla. Biz şairdik, Neruda idik, yenecektik onları. Ölerek çoğalacaktık. Hiç korkmamıştık ölümden ve karanlıktan.

Ayaklarımızın altında İspanyol işçi ve köylülerin cesetleri. Cesetlerimize basa basa vuruşacaktık ve haykıracaktık: “Diz çökerek yaşamaktansa ayakta ölmek yeğdir!”

Medyascope'u destekle. Medyascope'a abone ol.

Medyascope’u senin desteğin ayakta tutuyor. Hiçbir patronun, siyasi çıkarın güdümünde değiliz; hangi haberi yapacağımıza biz karar veriyoruz. Tıklanma uğruna değil, kamu yararına çalışıyoruz. Bağımsız gazeteciliğin sürmesi, sitenin açık kalması ve herkesin doğru bilgiye erişebilmesi senin desteğinle mümkün.